Mâ enzelnâ ‘aleyke-lkur-âne liteşkâ
(2-3) (Ey Muhammed!) Biz, Kur'an'ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah'ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.
Ey Muhammed! Kur'ân'ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik.
Tâhâ Suresi'nin 2. ayeti, Kur'an'ın iniş amacını ve Peygamber'in (s.a.v.) bu vahiy karşısındaki durumunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Özellikle 'inzal' ve 'şakâ' kavramları, vahyin mahiyetini ve muhatabın yükümlülüğünü semantik açıdan aydınlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzûl (نزول), yüksek bir yerden alçak bir yere inmek demektir. İnzal (إنزال) ve tenzîl (تنزيل) ise indirmek anlamına gelir. Kur'an için kullanıldığında, Allah'ın vahyi katından peygamberine aşamalı olarak göndermesini ifade eder. Ayetteki 'enzelnâ' fiili, Kur'an'ın ilahi bir kaynaktan geldiğini ve bir defada değil, belirli bir süreç içinde indirildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Enzelnâ (أنزلنا) kelimesi, Allah'ın Kur'an'ı Cebrail aracılığıyla Peygamber'e (s.a.v.) vahyettiği anlamında mecazi bir kullanımdır. Burada 'indirme' fiili, bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmekten ziyade, ilahi kelamın beşeriyete ulaştırılmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnzal (إنزال) kavramı, Kur'an'ın ilahi kökenini ve insanüstü niteliğini vurgular. Allah'ın kelamının 'indirilmesi', onun yaratılmış değil, Allah'ın zatından bir tecelli olduğunu ve insan aklının ürünü olmadığını gösterir. Bu ayetteki 'enzelnâ', Kur'an'ın sadece bir kitap değil, ilahi bir mesaj olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an (قرآن), 'karae' (قرأ) fiilinden türemiş olup, 'okumak, toplamak' anlamlarına gelir. Allah'ın kelamının toplanmış hali olduğu için bu isim verilmiştir. Ayetteki 'el-Kur'an', Allah'ın insanlığa gönderdiği son ve kapsamlı ilahi mesajı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an (قرآن), 'okunan' anlamına gelir. Bu kelime, Allah'ın vahyinin okunarak anlaşılması ve yaşanması gerektiğini vurgular. Ayetteki kullanımı, bu kitabın sadece bir metin değil, aynı zamanda sürekli okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir rehber olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an kelimesi, 'okuma' eylemiyle doğrudan ilişkilidir ve bu, onun tebliğ ve öğrenme boyutunu öne çıkarır. Ayetteki 'el-Kur'an', sadece bir isim değil, aynı zamanda bu kitabın temel işlevini, yani okunarak insanlara ulaştırılmasını ve onların hayatına yön vermesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şakâ (شقاء), 'sa'âde'nin (saadet) zıddıdır ve zorluk, meşakkat, bedbahtlık anlamına gelir. Ayetteki 'li-teşkâ' (لِتَشْقَىٰٓ) ifadesi, Kur'an'ın indirilmesinin amacının Peygamber'i (s.a.v.) veya müminleri sıkıntıya sokmak olmadığını, aksine onlara kolaylık ve saadet getirmek olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şakâ (شقاء), dünya ve ahiretteki zorluk ve sıkıntıdır. Bu ayetteki 'li-teşkâ' (لِتَشْقَىٰٓ) ifadesi, Kur'an'ın insanları zorluğa düşürmek için değil, onlara doğru yolu göstererek huzur ve mutluluk sağlamak için indirildiğini açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Şakâ (شقاء) kavramı, Kur'an'da genellikle 'saadet' (sa'âda) kavramının karşıtı olarak kullanılır ve hem dünyevi hem de uhrevi mutsuzluğu, zorluğu ifade eder. Ayetteki 'mâ enzelnâ aleyke'l-Kur'âne li-teşkâ' (مَآ أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ لِتَشْقَىٰٓ) ifadesi, Kur'an'ın insanlara yük getirmek yerine, onlara bir rahmet ve kolaylık olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Şakâ (شقاء), nefsin ve bedenin zorluk çekmesi, sıkıntıya düşmesidir. Ayetteki 'li-teşkâ' (لِتَشْقَىٰٓ) ifadesi, Kur'an'ın insan fıtratına uygun, kolaylaştırıcı bir din olduğunu ve onunla amel etmenin insanı zorluğa değil, huzura götüreceğini belirtir.
Tâ-Hâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Yani;
“Ey insanların hidâyetini taleb ve arzû eden Rasûlüm! Biz Azî-müşşân Kûr’ân-ı senin üzerine zorluk için inzâl etmedik velâkin kalbinde korku ve haşyet olan kimselere öğüt ve nasihât olması için inzâl ettik.” Sözün, ilk Âyet-i Kerîme’nin Allah Teâlâ'nın kudretine yemîn oluşuna göre, bu Âyet bu yemîne cevâp olur ve mânâsı da şöyledir:
“Kuvvet ve kudretime yemîn ederim ki biz senin üzerine Kûr’ân-ı sana zorluk olması için inzâl etmedik” demektir.
Sözün, Rasûlüllah'ın ismine işâret ve seslenme oluşuna göre bu Âyet seslenmeye cevâptır ve meâl-i şerîfi şöyledir:
“Ey halkın hidâyetine tâlib olan Rasûl! Sana nidâ ederim ki biz Kûr’ân-ı senin üzerine insanların küfür ve dalâletlerine esef ederek nefsine zorluk vermek için inzâl etmedik velâkin Allah'dan korkanlara nasihât olması için inzâl ettik” demektir.
Fahri Râzi'nin beyânına gören Âyet’in nüzûl sebebinde dört rivâyet vardır;
Birinci rivâyet; Rasûlüllah’ın geceyle teheccüd namazında uzun müddet kaim olmasından etkilenerek ayaklarının şişmesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitâplarında beyân olunduğu yönüyle Rasûlüllah’ın teheccüd namazında uzun müddet durmasında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn “Ya Resulallah! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır” buyurması üzerine bu Âyetin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bu rivâyete göre insanların mükellef oldukları hükümleri lâyıkıyla yerine getirdikten sonra şerîata uygun olarak nefsine hizmet etmesi lâzımdır. Çünkü nefis; insanın kemâlâtını kazanmaya âlet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek câiz olamaz.
İkinci rivâyet; kâfirlerin küfr üzere ısrarlarından Rasûlüllah'ın pek çok eseflenmesi üzerine bu Âyetin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Buna göre Âyetin mânâsı:
“Ya Rasûlü Ekrem! Kâfirlerin küfürleri üzerine kederle nefsine meşekkat verip azâp etme. Zira; Biz Kûr’ân-ı sana nasihât olarak inzâl ettik, yoksa nefsine zorluk için înzâl etmedik. Şu halde îmân edip nefsini ıslâh edenin menfâatı kendine ve küfredenin küfrünün azâbı da kendine aittir. Bundan dolayı; onun küfründen sana esef etmek lâzım gelmez. Çünkü; Senin üzerine vâcib olan tebliğdir. Bu vazîfeyi yerine getirdikten sonra keder lâzım değildir, kavmin küfründen levm olunmazsın ki keder edesin.” demektir.
Bu rivâyete göre âsilere gerekli nasihâtları icra ettikten sonra onların nasihât dinlemeyip itaatsizlikte ısrarlarına Allah’a buğz ile yetinmek ve nefse sıkıntı ve esefle zorluk vermemek lâzımdır.
Üçüncü rivâyet, bu sûre Mekke'de İslâmiyetin başlarında nâzil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Rasûlüllah'ın tâbîleri az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üzerine bu Âyet Rasûlüllah'ı teselli için nâzil olmuştur.
Buna göre Âyetin mânâsı: “Ya Rasûl-ü Ekrem! Sen
kâfirlerin hallerine bakarak mahzun olup, kendini bu halde kalacak zannıyla nefsini zorluğa müptelâ etme. Zira; biz Kûr’ân-ı sana zorluk için inzâl etmedik. Çünkü; senin dinin yüce ve kendin haddi zâtında mükerrem ve muazzam olduğun gibi kâfirlerin nazarında dahi mükerrem ve muazzam olacaksın, kâfirler hakîr ve zelîl olacaklar.” demektir.
Bu rivâyete göre bâtılı tercih edenler her ne kadar başlarda üstün gibi görünseler de sonuçta zelîl, hakir ve Hakk’ı tercih edenlerin üstün olacaklarına işâret vardır.
Dördüncü rivâyet; (Ebu Cehil) ve emsâli kâfirler Rasûlüllah'ın çokça geceyle ibâdetlerini gördüklerinden “Sen babalarımızın ve ecdadının dinini terkle şakî oldun” demeleri üzerine kâfirleri ve inanışlarını red için nâzil olmuştur.
Buna göre Âyetin mânâsı: “Habibim! Kâfirlerin sözlerine mahzun olma. Zira; biz Kûr’ân-ı senin üzerine zorluk için inzâl etmedik, belki kalbinde yumuşaklık ve Allahû Teâlâ'nın korkusu olanlara nasihât ve Kûr’ân-ın emirlerini ve yasaklarını yerine getirenleri saâdete ulaştırması için inzâl ettik.” demektir.
Kûr'an'la menfaâtleneceklerin Allah'dan korkan kimseler olduğuna işâret için Kûr’ân-ın nasihât olması bu Âyette Allah'dan korkanlara tahsis olundu. Halbuki Kûr'ân genel hakkında nasihâttır velâkin genelin hepsi faydalanamayacaklarından menfaâtlenenler zikrolunmuştur.
Bu Kûr’ân en güzelin, en kolayın bulunarak Cenâb-ı Hakk (c.c) yönelinsin diye indirilmiştir. Bu Âyeti kerîme ile aşırı ibâdetler kısıtlanmıştır. Bizler ayaklarımız yarılana kadar ibâdet yapmamalıyız ve Kûr’ân-ı Kerîm’den alacaklarımızla yönümüzü doğrultalım. Elimizde bu kadar güzel bir kitâp var iken bunu değerlendirelim. (Ko.Me.Ve.Hü.Be.C.8)
Şimdi Âyet-i Kerîme’ye biraz daha başka yönden bakalım. “Mâ enzelnâ” (İndirmedik-nüzül ettirmedik) Burada iki husus vardır. Birincisi indirmedik derken daha henüz tamamını indirmedik, çünkü Sûre-i Şerîf’in nüzül sırası (45) tir. 7
İkincisi ise, mânâ âleminde olan Kûr'an-ı Kerîm’in tamamını daha henüz indirmedik’tir. Çünkü o devrede henüz bu âlemler halkedilmiş olmadığından Kûr'an-ı Kerîm’in üzerine indirilecek mekân ve mahal yok idi. Ancak Hakikat-i Muhammediyyenin zuhur mahalli olan sûret-i Rasûlüllah yeryüzünde Risâleti kabul edecek fizikî ve rûhî kemâle ulaşınca, “Aleykel kûr’âne” senin üzerine, indirdik, bu ne demektir,? Evvelâ gönlüne, sonrada bütün vücûd mülküne indirdik demektir. Böyle olunca, Hakikat-i Muhamme-diyye’nin de taşıyıcısı olan sûret-i Muhammed-î, Zât mertebesinin de zuhuru ve huzuru olan Kûr'an-ı Kerîm’i de oraya yüklemiş olmaktadır ki, işte gerçek “Hamele-i Kûr’ân- Kûr’ân’ın” tayıcısı budur. Ve bu Âyet-i Kerîme, Zâtîdir, “Biz” indirdik, “Aleyke” senin üzerine, ne büyük bir oluşumdur. Cenâb-ı Hakk “indirme-nüzül” fiilini bizzat kendinin yaptığını açık olarak belirtmektedir. Kûr'an-ı Kerîm, ilmi câmi olan hakkın zâtında ne tür ilim var ise bu yolla hepsini zuhura çıkması için bu mertebeye nakletmiştir. Böyle olunca bu indirilişin hakikatinde olan bazı özel sırlarda diğer varlıklardan saklanmıştır. Bir bakıma bu hadise ilm-î hubbiyyettir.
“ li teşkâ.” “sana meşakkat (güçlük) olsun diye indirmedik.” Rasûlüllah’ın geceleri teheccüd namazında uzun müddet kâim olmasından etkilenerek ayaklarının şişmesidir. Bilindiği gibi Peygamber efndimizin bir ismi de (Rasûlü sakaleyn-iki ağırlığın Peygamberi) dir. Bunlar İnsanlar ve cinler topluluğudur, Bir omuzunda İnsanların yükü diğer omuzunda da cinlerin yükü vardır. Gerek bu yükleri tutmak için gerekse namaz kılmak için kıyamda ayakta durmak lâzımdır ki bunun için ayaklara ihtiyaç vardır. İşte efendimizin (kademeyn) diye de bir gizli fasfı vardır. İşte bu (kademeyn-iki ayak) sûret-i Muhammed-îyye yi ayakta tumaktadır. Bunlar ise zât-î olan zıt hükümlerdir. Kadîm ve Hadîs, vacip ve mümkün, Evvel ve âhır, vb. gibi işte varlık bunların üzerine kurulmuştur. Bunların bir bölümü zâta bir bölümü de halka aittir. İşte Efendimiz Hakk’ı ve halkı bünyesinde topladığı için yere sağlam basan (kademeyn-iki
ayağı) vardır. İşte biz bu ayakları sana sadece namaz kılmak için vermedik Hakkaniyyet-i ve halkıyyet-i dengeli ve güçlü tutman ve taşıman için de verdik, o halde değerlendirmeni buna göre yap denmektedir.
Bu hakikat-i anlamaya çalışan gerçek tevhid ehli de fiili mânâ da çok fazla ibadet değil, ama onun yerine, ilm-î mânâ da çalışma yapılmasının daha verimli olduğunu ve bu çalışmalar neticesinde de sâlik’in kendi varlığına hakkani yollardan birçok feyiz nüzül edip geleceğine işaret edilmektedir.
إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى
(İllâ tezkireten li men yahşâ.)
(Tâ-Hâ, 20/3) “Huşû sâhiplerine zikir (öğüt) olsun diye.”