Venada'u-lmevâzîne-lkista liyevmi-lkiyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey-â(en)(s) ve-in kâne miśkâle habbetin min ḣardelin eteynâ bihâ(k) vekefâ binâ hâsibîn(e)
Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.
Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.
Enbiyâ Suresi'nin 47. ayeti, Kıyamet Günü'ndeki ilahi adaleti ve hassas muhasebeyi vurgulamaktadır. Ayet, 'mîzân' (terazi) kavramı üzerinden adaletin mutlaklığını, 'zulm'ün (haksızlık) imkansızlığını ve en küçük amelin dahi hesaba katılacağını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vezn (وزن) kelimesi, bir şeyin ağırlığını bilmek anlamına gelir. Mîzân (ميزان) ise tartma aletidir. Kur'an'da 'mevâzîn' (موازين) çoğul olarak kullanıldığında, amellerin tartılacağı adalet ölçülerini ve ilahi muhasebe sistemini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın mutlak adaletini ve amellerin hassasiyetle değerlendirileceğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mevâzîn (موازين) burada mecazi bir anlam taşır; amellerin tartılacağı bir aletten ziyade, Allah'ın adaletini ve hükmünü temsil eder. Kıyamet Günü'nde kurulacak olan bu teraziler, hak ve batılın, iyilik ve kötülüğün ayrıştırılacağı ilahi ölçütlerdir. Ayetteki 'kıst' (adalet) kelimesiyle birlikte kullanılması, bu ölçülerin tam ve eksiksiz olacağını pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'vezn' (tartmak) ve 'mîzân' (terazi) kavramlarının Kur'an'da sadece fiziksel bir ölçümden öte, ahlaki ve kozmik bir dengeyi ifade ettiğini belirtir. Kıyamet Günü'ndeki 'mevâzîn', insanın dünyadaki eylemlerinin ahlaki ağırlığını belirleyen ilahi bir sistemdir. Bu ayette, amellerin en küçük zerresine kadar tartılacağı ve mutlak adaletin tecelli edeceği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıst (قسط) kelimesi, adaleti ve eşitliği ifade eder. 'Kıst' ile hükmetmek, adaletle davranmak demektir. Bu ayette 'mevâzîn' kelimesinin sıfatı olarak gelmesi, kurulacak terazilerin tam bir adaletle işleyeceğini, hiçbir haksızlığa mahal vermeyeceğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kıst (قسط), hak ve adaleti yerine getirmektir. Allah'ın 'kıst' ile hükmetmesi, O'nun mutlak adaletinin bir tecellisidir. Ayetteki 'mevâzîn el-kıst' ifadesi, Kıyamet Günü'ndeki muhasebenin kusursuz bir adaletle gerçekleşeceğini, kimsenin hakkının zayi olmayacağını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zulm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, hakkı sahibine vermemek veya haddi aşmak demektir. Ayetteki 'fela tuzlemu nefsun şey'en' (hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz) ifadesi, Kıyamet Günü'nde Allah'ın mutlak adaleti sayesinde kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacağını açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulm (ظلم), bir şeyi yerinden saptırmak veya hakkını eksiltmektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın adaletinin zıddı olarak kullanılır. Bu ayette, Allah'ın Kıyamet Günü'nde kimseye zulmetmeyeceği, herkesin amelinin karşılığını tam olarak alacağı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da sadece bireysel bir haksızlık değil, aynı zamanda kozmik düzendeki bir bozulmayı da ifade ettiğini belirtir. Allah'ın 'zulmetmemesi', O'nun mutlak adaletinin ve evrensel düzeni koruyuculuğunun bir göstergesidir. Ayetteki kullanım, ilahi muhasebede hiçbir adaletsizliğin söz konusu olmayacağını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sikl (ثقل) kelimesi, ağırlık anlamına gelir. Misqâl (مثقال) ise bir şeyin ağırlığını ölçmek için kullanılan birim veya o ağırlığın kendisidir. Ayetteki 'misqâle habbetin min hardal' (hardal tanesi ağırlığınca) ifadesi, amellerin en küçük ve önemsiz görünenlerinin dahi Allah katında bir ağırlığı olduğunu ve hesaba katılacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Misqâl (مثقال), bir şeyin tartı birimi veya ağırlığıdır. Bu ayette, amellerin ne kadar küçük olursa olsun, hardal tanesi kadar dahi olsa, Allah'ın ilminden ve hesabından kaçmayacağını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu, ilahi muhasebenin hassasiyetini ve kapsamlılığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Habb (حب) kelimesi, tohum veya tane anlamına gelir. Özellikle küçük ve önemsiz görünen şeyler için kullanılır. Ayette 'hardal tanesi' ile birlikte kullanılması, amellerin niceliğinden ziyade niteliğine ve en küçük amelin dahi Allah katındaki değerine dikkat çeker. Bu, ilahi adaletin detaylara verdiği önemi gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habb (حب), bitkilerin tohumu veya tanesidir. Kur'an'da genellikle küçüklüğü ve önemsizliği vurgulamak için kullanılır. Bu ayette 'hardal' ile birlikte zikredilmesi, insanın yaptığı en küçük iyilik veya kötülüğün dahi Allah'ın ilminden gizli kalmayacağını ve Kıyamet Günü'nde karşılığının verileceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasb (حسب) kelimesi, saymak, hesaplamak anlamına gelir. Hâsib (حاسب) ise hesap yapan veya hesap gören demektir. Ayetteki 'kefâ binâ hâsibîn' (Hesap gören olarak Biz yeteriz) ifadesi, Allah'ın amelleri eksiksiz ve kusursuz bir şekilde hesaplayacağını, O'nun muhasebesinin mutlak ve şaşmaz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hesap (حساب), bir şeyin miktarını bilmek ve değerlendirmektir. Allah'ın 'Hâsib' olması, O'nun kullarının tüm amellerini, niyetlerini ve sözlerini eksiksiz bir şekilde bildiği ve karşılığını vereceği anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın hesap görme kudretinin mutlak olduğu ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadığı belirtilir.
Enbiyâ Sûresi
“Venada’u-lmevâzîne-lkista liyevmi-lkiyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey-â(en) ve-in kâne miskâle habbetin min hardelin eteynâ bihâ vekefâ binâ hâsibîn(e)” Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz. (21/47)
“KIYÂMET; ZÂTIN ZUHURU, SIFÂT SALTANATININ SÖNÜŞÜ”DÜR.
İnsan, aklı evvel terazisini, ekmel adaletin kubbesi altında kurduğu zaman, hakikat iktizaları gelir.
Onda bulunan hakikatlerden her biri neyi gerektiriyorsa, ona göre hesabına bakar.
Yahut onun için bir ahadiyet köprüsü kurulur. O zaman da, tabiat metni cehennemi üzerinde yürür.
O köprü, çözümü zor bir şey olması icabı: Kıldan daha incedir. Uzaklığı dolayısı ile kılıçtan daha keskindir.
Bu sırattan geçenlerden bazıları çakan şimşek gibi geçerler. Böyle olan kimsenin irfan babında seri bir bineği vardır. O şekilde geçiş gücünü bundan alır.
Bazıları da dağ ağırlığında yürür. Bunun sebebi de, süflî haline bağlılık durumudur.
Bir kimse, adı geçen sıratı geçer, ölçü nizamı içinde kalırsa, zât cennetine dahil olmuş olur. Sıfât meydanlarında dahi gıdasını alır.
Bu durumda, kendi benliği yoktur. Kendi hüviyetinden sıyrılmıştır.
Kendi nefsi cihetinden bir eser göremez. Ondan bir haber de alamaz. Onun namına, Cebbar olan yüce Allah şöyle seslenir:«Bu gün mülk kimin?» (40/16) Ancak, o yüce varlık, kendi zatından başkasını bulamaz; şöyle cevap eder:
- «Vahid Kahhar Allah’ın..» (40/16)
Bundan sonra artık, ne gaflet vardır; ne de huzur… Bundan sonra, ne ölüm beklenir; ne de dirilme…
Zira, hali anlatıldığı gibi olanın kıyameti, artık olmuştur. Bir açık yanı da yoktur.
Burada anlatılan, küçük KIYÂMET’tir. Küçük KIYÂMET hallerini buna göre kıyas eyle…
Hesap, mizan, sırat yollarını da, sana işaret yollu anlattıklarımızdan çıkar. Sarih anlattıklarımızdan değil…
Aklı başında olana bu kadar işaret yeter.[68]