Kulnâ yâ nâru kûnî berden veselâmen ‘alâ ibrâhîm(e)
"Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol" dedik.
Biz: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol" dedik.
Bu ayet, Allah'ın ateşe İbrahim'e zarar vermemesi için verdiği emri anlatır. Anahtar kavramlar, 'ateş', 'serinlik' ve 'esenlik' olup, ilahi kudretin tabiat kanunlarını nasıl değiştirebileceğini ve İbrahim'e yönelik ilahi korumayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr (نار) kelimesi, ışık ve ısı veren maddeyi ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kudretiyle bu yakıcı özelliğin geçici olarak ortadan kaldırılmasını emretmesidir. Normalde yakıcı olan ateşin, ilahi emirle yakıcılığını kaybetmesi, mucizevi bir durumu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nâr (نار) kelimesi, bilinen ateştir. Burada 'Ey ateş!' hitabı, ateşe bir şahsiyet atfedilerek, ona doğrudan bir emir verilmesini mecazi olarak ifade eder. Bu, Allah'ın her şeye hükmetme gücünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nâr (نار) Kur'an'da hem dünyevi ateşi hem de ahiretteki cehennem ateşini ifade eder. Bu ayetteki 'nâr', İbrahim'i yakması beklenen somut ateştir. Ancak ilahi müdahale ile bu ateşin fonksiyonu değişerek, 'serin ve esenlik' veren bir şeye dönüşür, bu da Allah'ın mutlak iradesini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kûnî (كوني) fiili, 'ol' emrinin müennes tekil formudur. Ateşe hitaben kullanılması, ateşe bir varlık ve irade atfedilerek, Allah'ın emrine doğrudan muhatap kılınmasını gösterir. Bu, Allah'ın 'ol' demesiyle her şeyin oluverdiği kudretini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kevn (كون) kökünden türeyen 'kûnî', bir şeyin bir halden başka bir hale geçmesini ifade eder. Ayetteki kullanımı, ateşin yakıcı halinden serin ve zararsız bir hale dönüşmesini emreder. Bu, tabiat kanunlarının ilahi irade karşısında nasıl değişebileceğinin bir örneğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Berd (برد) kelimesi, sıcaklığın zıttı olan soğukluktur. Ayette 'berden' olarak gelmesi, ateşin yakıcı özelliğinin tamamen ortadan kalktığını, hatta İbrahim için hoş bir serinliğe dönüştüğünü ifade eder. Bu, sadece yakmamasını değil, aynı zamanda rahatlatıcı olmasını da içerir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Berd (برد), bir şeyin hararetinin azalması veya yok olmasıdır. Ayetteki 'berden', ateşin İbrahim'e zarar verecek sıcaklığını kaybetmesi ve onun için bir rahatlık kaynağı olması emrini taşır. Bu, ilahi emrin mutlak gücünü ve mucizevi yönünü gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Berd' kelimesi, Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıyan 'soğuk' anlamında kullanılsa da, bu ayette 'selâmen' kelimesiyle birlikte gelerek olumlu bir anlam kazanır. Ateşin yakıcılığını yitirip İbrahim için bir nimet haline gelmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Selâm (سلام) kelimesi, her türlü afetten ve eksiklikten uzak olmak anlamına gelir. Ayette 'selâmen' olarak kullanılması, ateşin İbrahim'e sadece yakıcı olmaması değil, aynı zamanda hiçbir şekilde zarar vermemesi, onu her türlü tehlikeden koruması emrini içerir. Bu, ilahi korumanın tam ve eksiksiz olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): 'Selâmen' kelimesi, 'berden' kelimesiyle birlikte gelerek, ateşin İbrahim için sadece soğuk olmakla kalmayıp, aynı zamanda ona tam bir güvenlik ve huzur sağlamasını ifade eder. Bu, ilahi emrin kapsamlılığını ve İbrahim'e yönelik özel lütfu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Selâm (سلام) Kur'an'da hem dünyevi barışı hem de ilahi esenliği ifade eder. Bu ayetteki 'selâmen', ateşin İbrahim'e karşı düşmanca tavrını bırakıp, ona dostça ve güvenli bir ortam sunmasını emreder. Bu, Allah'ın iradesiyle düşmanın dahi dost olabileceği mucizevi bir durumu gösterir.
Enbiyâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Kulnâ yâ nâru kûnî berden veselâmen alâ ibrâhîm(e)” Dedik ki: Ey Ateş! İbrâhîm üzerine serin ve selâmet ol. (21/69)
Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme yukarıdakilerden sonra gelen, gene Zât-î Âyetlerdendir. Yânî Cenâb-ı Hakk bizâtihî kendisi, “Dedik ki:” ifadesiyle bu hükmün sadece kendine ait olduğunu açık olarak belirtmektedir.
Esmâ’dan olan “Cebbâriyyet” in (azab-yakıcılık) zuhuru olan “ateş” yönüne, Ey Ateş! Diye Hakk tarafından, Zât-î bir hitap geldi. Bunun üzerine Esmâ kaynaklı olan “ateş” ne yapması lâzım geldiğini anlamak için Zât-î hitabın devamını dinlemeye başladı.
“İbrâhîm üzerine” diye Kelâm-ı İlâhî devam edince, ateş anladı ki; burası husûsî bir makamdır. Çünkü eğer “İbrâhîm’in” üzerine deseydi sadece Hz. İbrâhîm’e tahsis edilmiş olacaktı. “İbrâhim” üzerine, denince bunun bir mertebe olduğunu ve bu mertebenin daha başka zuhur mahallerinin de olabileceğini anlamış oldu. Çünkü gerçekten İbrâhîmiyyet “Halîl-hullet” dostluk mertebesidir ve seyr-ü sülûk ta yaşanacak bir metebedir. Gelecek Âyet-i Kerîmelerde onu göreceğiz.
Hullet, “Esmâ-i İlâhiyye-Esmâül Hüsnâ” nın mânâları ile dokunmuş bir bütün kumaştır ki onu giyebilenlere aslı itibariyle varlıkta hiç bir şey zarar veremez, çünkü Hakk’ın koruması altındadır.
Evet ateş kendine gelen bu özel hitap ile yapacağı işin mahallini anladı ancak daha henüz ne yapacağını bilemiyordu, böylece hitab-ı İlâhiyye’nin sonunu beklemeğe başladı. Hitab-ı İlâhî de, “serin ve selâmet ol.” Diye iki husus ile devam etti. Bunun üzerine yanmakta olan genel ateş ne yapacağını bilerek, kendisine gelmekte olan “Aziz” misafirinin üzerine “cebbariyyet” yapmaması lâzım geldiğini anlayarak, Cebbâriyyet-i kendisi o mahalde kendinden kendi üstüne, yaparak o mahalden Cebbariyyet tecellîsini çevreye yaymak sûreti ile o Halîllik mahallinden kaldırmış oldu. “Serin” olması, aslı itibariyle “Nâr”ın “Nûr” dan meydana gelmesindendir. Nûr yoğunlaştıkça nâr’a dönüşür. İşte Nâr-ateş, aslî haline dönünce Nûr olur, işte orada ateşin sadece aslı olan Nûr’un yakmadan sadece aydınlığının ateş şeklinde görünmesinden başka bir şey kalmamıştı dışarıdan bakanlar ise onu kendi hissî ve beşerî kıyasları ile yanmakta olduğunu zannetmişlerdi. Tur dağında Musâ (a.s.) ma olan tecelli gibi. (Tahâ/20/10-11) Ayrıca sıcağın fizîki karşılığı da, “serinlik” ve bu serinliğin içinde ki, huzur ve rahatlıktır.
“ve selâmet ol.” Bilindiği gibi (selâmet) “Selâm” Esmâsından kaynaklanmaktadır. “Selâm” Esmâsı’nın, “Rahmân” Esmâsı gibi geniş kapsamı vardır. Her varlığa kendi mânâsı istikametinde selâmetini verir. İnsân varlığının ana isimlerinden biri de “Selâm” ismidir. Ayrıca İslâm da; Selâm ve selâmettir, bu yüzden Mü’min’lerin bir vasfıda karşılaştıklarında Selâm üzere mukabelede bulunmalarıdır. Ve Cennet ehline de Rabb’larından Selâmlar vardır. (Yâsîn/36/58) İşte bu yüzden ateşten istenilen ikinci husus, aslı itibariyle kendinde bulunan Selâmet-i İbrâhîm üzerinde uygulaması’dır.
Ateş kendinden istenen “serin ve selâmet üzere ol.” mayı yerine getirerek kendi aslî tabiatının dışına çıkarak Hakk’ın emrini yerine getirmiştir.
İşte seyrü sülûk yolunda olan bir sâlik de belirli aşamalardan geçerek “Tevhîd-i Ef’âl” mertebesine ulaştığın da kendisinde meydana gelebilecek bu hadiseler ile değişik şekilde karşılaşabilir nefsinin ve çevresinin ateşine girebilir, o zaman yapacağı dua Cenâb-ı Hakk’ın Hz. İbrâhîm hakkında belirttiği Kelâm-ı İlâhîsini tekrar etmek olacaktır.
(Kulnâ yâ nârû künî berden ve selâmen alâ İbrâhîme) Ancak bu Kelâm-ı İlâhiyye yi virdeder-zikrederken nefsinden değil, kendi gerçek hakikatinden zikretmesi gerekecektir. İşte o zaman zikreden Hakk’ın kendisi olacağından, kişinin üzerinde oluşan nefsin ve cabbar’ın ateşi (serin ve selâmet olacaktır). Çünkü emir Hakk’ın olduğundan başka çaresi yoktur.
Şimdi bu hâdiseyi zâhir seyri üzere tarihî bir ifadeyle vermeye çalışalım.
* * *
Bu hususta Konyalı Mehmed Vehbi efendinin (Hülâsat’ül Beyân) isimli tefsirin de cilt 9 sâhife 3450-51 den, özetle mevzuumuz ile ilgili bölümünden küçük bir bilgi aktarımı yapmağa çalışalım.
İbrâhim (a.s.) yetişkin hâle gelince, kavminin yolunun batıl ve putlara tapmanın da hamlık olduğunu anlamış olduğundan uygun bir zamanda onları kırmıştı.
Oluşan hadiseyi gören kavmi bu işi İbrâhim’in yaptığını anlayıp onu ateşte yakarak imha etmeye karar verdiler.
Fahri Râzî, Kâzî ve Hâzî’nin beyanlarına göre hâdise özetle şöyle cereyan etmiştir.
Âyette beyan edildiği üzere İbrâhim (a.s.) mın Allah’ın indinde makbul olan (putları kırma) fiili ni, onlar cinâyet olarak kabul ederek azâbın şiddetlisi olan ateşle yakmağa karar verdiler.
İbrâhim (a.s.) mı tutup hapsettiler. Irak’ta Babil’de (Kevsa) isminde bir kasaba civarında etrafı yüksek duvarlarla çevrili ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemâl-i arzularıyla bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını vaad eder, vefat edenler odun alınmasını arttırır odun alırdı.
Bu hâl belirli bir müddet devam etti ve yaptıkları yer fazlasıyla odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar, sekizinci günü İbrâhim (a.s.) mı mancınık ile ateşin ortasına attılar İbrâhim (a.s.) (Hasbünellah ve ni’mel vekîyl) “Allah bana yeter ve ne güzel vekil”dir. (virdine) zikri ne devam eder Cenâb’ı Hakk’ın (yâ nâru.....) hitabı ateşe gelince ateşin içi İbrâhim (a.s.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud’un Yüksek bir yerden bunu seyrettiği rivâyet edilmiştir.
O makamda İbrâhim (a.s.) mın yedi gün kaldığı ve “dünya da en çok lezzet duyduğum o yedi gündür” buyurduğu da rivâyet edilmiştir.
O günde dünya yüzünde bütün ateşlerin sönüp yanmadığı da rivâyet edilmiştir.
Ateşe atıldığı halde sadece (Hasbünellah ve ni’mel vekiyl,) sözleriyle Rabb’ı na ne kadar güven içinde olduğunu mutmain bir gönül ile hadiseleri şikâyet etmeden nasıl karşıladığı ve hiç kimseden yardım istemediği anlaşılmaktadır ki; bu hadise bir yönüyle onun Rabb’ı nın kendisinden râzı olmasını kendisinin de ehli Merdiyye den olmasını sağlamıştır.[83]