Żâlike vemen yu'azzim şe'â-ira(A)llâhi fe-innehâ min takvâ-lkulûb(i)
Bu böyle. Her kim de Allah'ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah'a karşı gelmekten sakınmasından)dır.
Bu böyledir; kim Allah'ın nişanelerine, kurbanlıklarına saygı gösterirse, şüphesiz o kalblerin takvasındandır.
Hac Suresi 32. ayet, Allah'ın nişanelerine saygı göstermenin kalplerin takvasından kaynaklandığını vurgular. Ayet, 'ta'zîm' (yüceltme), 'şeâir' (nişaneler) ve 'takvâ' (sakınma/bilinçli olma) gibi temel kavramlar üzerinden, ibadetlerin ve sembollerin manevi derinliğini ve kalple olan ilişkisini dilbilimsel bir hassasiyetle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azame' (عظم) kelimesinin asıl anlamının 'büyüklük' olduğunu belirtir. 'Ta'zîm' ise bir şeyi büyük görmek, ona saygı göstermek ve kadrini yüceltmektir. Ayetteki 'yü'azzım' fiili, Allah'ın şeâirine karşı gösterilmesi gereken manevi saygı ve hürmeti ifade eder, onları sıradan görmemek gerektiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ta'zîm'i, bir şeyi büyük ve önemli kabul etmek, ona değer vermek olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın belirlediği nişanelere karşı kalpte hissedilen saygı ve bu saygının dışa vurumu kastedilir. Bu, sadece fiziki bir eylem değil, aynı zamanda kalbi bir duruştur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ta'zîm'in Kur'an'daki kullanımının genellikle Allah'a ve O'nun belirlediği kutsallara yönelik olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'yü'azzım' fiili, 'şeâirullah'a karşı gösterilen saygının, kişinin Allah'a olan derin bağlılığının ve O'nun emirlerine verdiği önemin bir göstergesi olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şeâir' kelimesini 'alametler' ve 'işaretler' olarak açıklar. Özellikle hac ibadetiyle ilgili yerler ve uygulamalar için kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise daha genel bir anlamda, Allah'ın dininin belirgin alametleri ve kutsal saydığı her şey için kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şeâir'i 'Allah'ın dininin alametleri' olarak tanımlar. Kelimenin kökündeki 'şuur' (idrak etme, hissetme) anlamından hareketle, bu nişanelerin insanlara Allah'ı ve O'nun dinini hatırlatan, idrak ettiren semboller olduğunu ima eder. Ayetteki bağlamda, bu nişanelere hürmet göstermek, dinin temel prensiplerine bağlılığı gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şeâir'in 'şuur' kökünden geldiğini ve 'bir şeyin alameti' anlamına geldiğini belirtir. Özellikle 'şeâirullah' ifadesi, Allah'ın dininin alametleri, ibadet yerleri ve ibadetler için kullanılan genel bir terimdir. Ayetteki kullanımı, bu alametlere gösterilen saygının, kalpteki takvanın bir yansıması olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şeâir' kavramının Kur'an'da genellikle hac ibadetiyle ilişkili kutsal yerler ve ritüeller için kullanıldığını, ancak genel olarak 'Allah'ın nişaneleri' anlamında da geniş bir yelpazeyi kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'şeâirullah', Allah'ın dininin tüm sembollerini ve kutsallarını ifade ederek, onlara gösterilen saygının önemini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'takvâ' kelimesinin kök anlamının 'korunmak, sakınmak' olduğunu belirtir. Allah'a karşı takvâ ise O'nun azabından sakınmak, O'nun emirlerine uyarak kendini korumaktır. Ayetteki 'takvâ'nın kalplere nispet edilmesi, bu sakınma ve bilinçli olma halinin kalpte yerleşmiş bir duygu ve inanç olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'takvâ'nın asıl anlamının 'bir şeyi korumak' olduğunu, şer'i anlamda ise 'nefsi günahlardan korumak' olduğunu ifade eder. 'Takvâ'nın kalplere izafe edilmesi, bu koruma ve sakınma halinin sadece dışsal eylemlerden ibaret olmadığını, aksine kalbin derinliklerinden gelen bir bilinç ve hassasiyet olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'takvâ'yı Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olarak ele alır ve onu 'Allah'a karşı sorumluluk bilinci' veya 'Allah korkusuyla hareket etme' olarak tanımlar. Bu ayetteki 'takvâ'nın kalplere ait olması, Allah'ın nişanelerine gösterilen saygının, kuru bir ritüel değil, kalpten gelen samimi bir Allah bilinci ve O'na karşı duyulan derin saygının bir tezahürü olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takvâ'nın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'Allah'ın azabından sakınma, O'na itaat etme, O'nun emirlerine uyma' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki 'takvâ'nın kalplere nispet edilmesi, bu kavramın sadece dışsal bir davranış değil, kalbin derinliklerinde yerleşmiş bir inanç ve bilinç hali olduğunu, dolayısıyla Allah'ın nişanelerine gösterilen hürmetin de bu kalbi durumdan kaynaklandığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kalb' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ters çevirmek' olduğunu, ancak mecazi olarak insanın idrak ve duygu merkezi olan organı ifade ettiğini belirtir. Kur'an'da 'kalb', genellikle akıl, idrak, irade ve imanın merkezi olarak kullanılır. Bu ayette 'takvâ'nın kalplere nispet edilmesi, takvanın sadece zihinsel bir bilgi değil, aynı zamanda kalpte hissedilen derin bir duygu ve inanç olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kalb'i, insanın manevi merkezi, idrak ve düşünce gücünün kaynağı olarak tanımlar. Ayetteki 'kalplerin takvası' ifadesi, Allah'ın nişanelerine gösterilen saygının, dışsal bir gösterişten ziyade, kalbin derinliklerinden gelen samimi bir inanç ve Allah bilincinin sonucu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kalb'in sadece fizyolojik bir organ olmadığını, aynı zamanda insanın düşünce, duygu ve irade merkezi olduğunu belirtir. 'Kalplerin takvası' ifadesi, takvanın sadece akli bir kabul değil, aynı zamanda kalbin derinliklerinde hissedilen bir teslimiyet ve Allah'a karşı duyulan derin bir saygı olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın nişanelerine gösterilen hürmetin temelinde yatan manevi boyutu açıklar.
Hac Sûresi
“Zâlike vemen yu’azzim şe’â-ira(A)llâhi fe-innehâ min takvâ-lkulûb(i)” Bu böyle. Her kim de Allah’ın nişanelerini (kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu kalplerin takvasından (Allah’a karşı gelmekten sakınmasından)dır. (22/32)
Bir sonraki âyette gelen kurbanlık nişanesi ile nişanenin meallerde kurb’an olduğu belirtilmiştir. Ayrıca bakara (158) âyetinde nişane olarak;
Safa ve Merve tepeleri Allah’ın işaretlerindendir, yani bir başka ifade ile Allah’lık işaretlerindendir, nasıl ki kişi ikâmet ettiği yerden gidip hacı oluyor sonra tekrar asli vatanına dönüyor işte onun gibi, Safa mutlak safiyet demektir, kendi saflığını idrak etmesi kişinin Safa tepesine çıkmasıdır, safiyete ermesi, Merve de mürüvettini, kendi hakikatini idrak etmesi, iyiliklerini güzelliklerini idrak etmesidir.
Yine konumuza dönersek kurb’anlığını Alalh’lık işareti olması;
Kahhar-ı Cabbarı dahi kullanarak yerinde kullanarak, nefsini işte Hak yolunda kes anlamına geliyor… Giden kurbanla parayla hayvana olur, sevdiğimiz ne kadar şey varsa bunların Hak yolda kesilmesi gerekiyor. Bıçak alıp da değil istikamet üzere ol bu yolda kesilmesi, öylece bunları Hak yoluna dönder, Rububiyet mertebeleri için namaz kıl, Onlara merhamet et, onları yoldan çıkaracak olanların da kellesini kes yani emmarenin yoluna çıkaracaklarını kes. Nefsani hazlarını kes, fedakarlarık et. Yol doğal olarak bunu yaptırıyor, Esma-i ilahiyeyi onların saltanatı sultasından kurtarmak için bu çalışmaları yapmak gerekiyor.[39]
“takvâ-lkulûb” işte Allah’ık işaretini kalb’in takvası-gönlün takvası ile şüphesiz yükseltendir. Kurb’an Kurb ve an yakınlık ve an dır. Yakîn değil “yakın” dır. Burada ki yakın ifadesi iki şeyin birbirine yakın olması ifadesidir. Ve “an” en kısa zaman birimi aynı zamanda kişi için yaşadığı “an”dır. Bu “an” da ne hal üzere ve kimle olduğudur.
Kim ki hangi mertebede gönlünde takva halinde ise işareti;
(1) Ef’âl mertebesindeki işâretleri, (2) Esmâ mertebesindeki işâretleri, (3) Sıfât mertebesindeki işâretleri, (4) Zât mertebesindeki işâretleridir.
Ve şeriat mertebesinin takvası hakk’a kurb’an ettiği zahiri günahlardır.
Tarikat mertebesinin takvası hakk’a kurban ettiği nefsi muhabbetleridir.
Hakikat mertebesinin takvası ise bedeni varlığını hakk’a kurban etmesidir.
Marifet mertebesinde kurb’an yoktur kurb’an kendidir, bu kurb’anın hakk yolunda ihtiyaç sahiplerine dağıtılması, ehil olmayan kişilerden korunmasıdır.