İnna(A)llâhe yudâfi'u ‘ani-lleżîne âmenû(k) inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle ḣavvânin kefûr(in)
Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez.
Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez.
Hac Suresi 38. ayet, Allah'ın müminleri savunmasını ve hainlerle nankörleri sevmemesini konu edinir. Ayet, iman, savunma, ihanet ve nankörlük gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adalet ve müminlere desteği vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'def'' kökünü 'bir şeyi itmek, uzaklaştırmak' olarak açıklar. Ayetteki 'yüdâfiu' fiili ise müfâale babından olup, karşılıklı bir itişme, savunma ve engelleme anlamı taşır. Bu bağlamda Allah'ın müminlere yönelik düşmanların şerrini savuşturması ve onları koruması kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yüdâfiu' kelimesini 'yücâhidü' (mücadele eder) veya 'yücâzi' (karşılık verir) anlamında kullanır. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın müminlere yapılan haksızlıklara karşı durması, onların haklarını koruması ve düşmanlarına karşı onlara yardım etmesi mecazi olarak ifade edilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'def'' kavramının Kur'an'daki kullanımının sadece fiziksel bir itmeyi değil, aynı zamanda bir tehlikeyi veya zararı bertaraf etmeyi de içerdiğini belirtir. Bu ayette 'yüdâfiu', Allah'ın müminlere yönelik her türlü kötülüğü ve düşmanlığı aktif olarak engellemesi ve onlara destek olması anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünü 'korkunun zıttı, güven ve emniyet' olarak tanımlar. 'İman' ise kalbin tasdikiyle birlikte güven ve huzur bulmaktır. Ayetteki 'âmenû' kelimesi, Allah'a tam bir teslimiyetle güvenen ve O'nun vaatlerine inanan kişileri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iman'ı 'tasdik' olarak açıklar. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, Allah'ın birliğine, peygamberlerine ve ahiret gününe kesin bir şekilde inanan, bu inancı kalplerinde yerleştiren ve dilleriyle ikrar eden kimseleri belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir kabulden öte, aynı zamanda bir güven ve teslimiyet eylemi olduğunu vurgular. 'Âmenû' ifadesi, Allah'a karşı tam bir güven besleyen ve O'nun iradesine boyun eğen kişileri tanımlar, bu da Allah'ın onları savunmasının temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havn' kökünü 'emanete riayet etmemek, ahdi bozmak' olarak açıklar. 'Havvân' ise mübalağa sigası olup, çokça ihanet eden, hainliği huy edinmiş kişiyi ifade eder. Ayette Allah'ın sevmediği bir vasıf olarak, güvene layık olmayan ve sürekli ihanet eden kimseleri belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'havvân' kelimesini 'çok hain, hıyaneti çok olan' şeklinde açıklar. Bu kelime, sadece bir kez ihanet etmekle kalmayıp, ihaneti karakter haline getirmiş, güvenilmez kişileri tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bu tür ahlaki bozukluğa sahip kişileri sevmediğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'havvân' kelimesinin 'fa''âl' vezninde mübalağa ifade ettiğini ve 'çok hain' anlamına geldiğini belirtir. Bu, sadece bir eylemden ziyade, bir kişilik özelliğini ve sürekli bir durumu ifade eder. Ayette, Allah'ın bu tür bir karakter yapısına sahip olanları sevmediği açıkça ifade edilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kökünü 'bir şeyi örtmek' olarak açıklar. 'Kefûr' ise mübalağa sigası olup, çokça nankörlük eden, Allah'ın nimetlerini örten ve inkâr eden kişiyi ifade eder. Ayette, Allah'ın nimetlerine karşı şükretmeyen ve O'nun varlığını inkâr eden kimseleri sevmediği belirtilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'küfr' kelimesinin 'nimeti örtmek' ve 'inkâr etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Kefûr' ise bu niteliği sürekli taşıyan, Allah'ın lütuflarını görmezden gelen ve O'na karşı şükürsüzlük eden kişidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın bu tür bir karakteri tasvip etmediğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da hem 'nankörlük' hem de 'inkâr' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Kefûr' kelimesi, bu iki anlamı da yoğun bir şekilde barındırır. Ayette, Allah'ın hem nimetlerine karşı nankörlük edenleri hem de O'nun varlığını ve birliğini inkâr edenleri sevmediği vurgulanır.
Hac Sûresi
“İnna(A)llâhe yudâfi’u ani-llezîne âmenû inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle havvânin kefûr(in)” Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez. (22/38)
Gerçekten Allah iman ehlini müdafaa eder, yani Hakk’ın hukuku önünde imân ehlinin müdfisi Uluhiyet mertebesi yani her mertebenin hakk’ını veren mertebedir. Nasıl zâhiri hukuk önünde kişiyi savunma yetkisi hukuk fakültesi bitirmiş baroya kayıtlı bir avukata verilmişse, mü’min kulumu bizati Allah’ın hükmü karşısında Allah olarak ben savunurum diyor, Allah cc.. O, ne güzel müdafidir.
Allah haini yani hayali vehimi yönünü, hakkın vahdetine perde yapanı sevmez peki kimi sever, “Allahu vitran yuhibbul vitra/Allah birdir, birleri sever” hadisinde de bahsedildiği gibi, Allah birdir, birleri sever. Şimdi burada Allah vahiddir vahidleri sever dememiş. Aslında vahid’de bir demek vitr de bir demek, vitr’in birliği kelime ma’nâ’sındaki birliktir. Sayısal birlik değildir, ma’nâlardaki birliktir. Vitr ma’nâ birliğini ifade etmektedir. Yani insanın bünyesinde bulunan bütün ma’nâların birliğini ifade etmekte o ma’nâ bütünlüğü de, Allah isminin ma’nâsının bütünlüğüdür. Bu ma’nâ bütünlüğü, birliği kişide idrak edildiğinde, o idrak edilen makam/kimlik kendi bünyesinde vitr’dir, o da zaten (13) tür.
O da Hakikatül Ahadiyyetül Ahmediyyedir. Ahad ise sayı değil tektir. Tek’in ise bir ikincisi yoktur. Ama vahidin bir ikincisi vardır. Vitr’inde bir ikincisi yoktur, o da kimlikte tektir. Aynı kimlikten iki tane olmaz. İşte biz kendi hakikatimizi Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak ettiğimizde biz Vitriyyetimizi yaşamış oluruz. İşte buda yatsı namazı günün son namazı olduğundan, vitr de son rek’ati olduğundan, beş vakit namaz da bir sistem olduğundan ve beş vakit namaz Hazaratı Hamse’yi ifade ettiğinden ve günün sonunda namaz da bitmiş, hatim edilmiş olduğundan, bir kemâldir.
Vitriyyetin bir özelliği de, sadece ona ait tek bir yönü olmasındandır, o da vitrin tek tekbiridir. Bu tekbir, namazda, sadece vitre ait olan tekbirdir. Bu da vitriyyetin hakikatidir ve (13) üncü rekâtta kelâm edilmektedir. Hakikat-i Muhammediyye orada günün kemâline ulaşmış olmaktadır. İşte bu anlayış üzere beş vakit namazını kılan kişi eğer idrak ehli ise Vitriyyetin hakikatini yaşamış olur ve tahiyyatta da Hakikat-i İlâhiyye ile Hakikat-i Muhammediy-yenin birliğindeki muhabbeti yaşamış olur. Yani birbirlerine ayna olmuş olur. Tahiyyatta “İşte benim oturuşum Allah içindir………..” hakikati yaşanmış olmaktadır. Bunu idrak etmiş olan kimse kendi hakikatinde bütün âlemi seyrediyor, kendi dünyasının hâkimi oluyor ve tek bir bütün haline gelmiş oluyor. İşte orada vitriyyette tevhidi, birliği oluşturuyor. Vitriyyete gelmezden evvel kesretteyiz, kesrette olmak ise şirktir. Esmâ-i İlâhiyyeyi bölmekte şirktir.
Yani Esmâ-i İlâhiyyenin bazılarını kabul, bazılarını reddetmek onu bölmektir, bu da şirktir. Yine kendi bünyemizdeki gerçek ma’nâdaki birliği toplayamaz isek o zaman yine biz şirkteyiz. Gizli şirkteyiz, Gerçi biz şer’an / zâhiren suçlu olmayız ama kaybeden biz oluruz. Gerçek hedefimize hakikatimize ulaşmadan bu âlemden gitmiş oluruz. O da bizim için çok büyük bir kayıp olur. İşte ilk yapılacak şey kişinin kendi vitriyyetini idrak etmesidir.
Eğer böyle hükümler olmasaydı bu namazların sayısal değerleri, İşte böyle bir vittriyyetten sonra gelen Ferdiy-yet-i Muhammediyye, bütün âlemi kendi varlığında bir bütün ve toplu olarak idrak etmesidir. Peygamber efendimize ait olan bu makamdan, onun ümmeti olmamız dolayısı ile bizler de istifade etmiş oluyoruz. Bizden evvelki kavim/ toplulukların, böyle bir ferdiyyetleri yoktu. Bu husus gerçek ma’nâda anlaşılması mümkün olmayan bir değerdir. Yani bu aklımızın üstünde yirmi tane, elli tane daha aklımız olsa ve o genişlikte de bir faaliyyet yapsak, yine de burada bahsedilen mevzuun hakikatini anlamak ve yaşamak, bu dünya âlemi şartlarında mümkün olamayacaktır. Bu hususu ancak, vicdanî ve zevkî olarak anlamak mümkün olabilmektedir.[52]