Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum(c) keżâlike seḣḣarahâ lekum litukebbirû(A)llâhe ‘alâ mâ hedâkum(k) vebeşşiri-lmuhsinîn(e)
Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat O'na sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.
Elbette onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizin takvanız erecektir. Onları bu şekilde sizin buyruğunuza verdi ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz. (Ey Muhammed!) Vazifelerini güzelce yapan iyilik sevenleri müjdele.
Hac Suresi 37. ayet, kurban ibadetinin özünü, yani Allah'a ulaşan şeyin maddi unsurlar değil, takva olduğunu vurgular. Ayet, kurbanın amacının Allah'ı yüceltmek ve ihsan sahibi olmanın önemini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Neyl (نيل), bir şeye ulaşmak, onu elde etmek demektir. Ayetteki 'len yenâle' (لَن يَنَالَ) ifadesi, kurbanın et ve kanının Allah'ın zatına ulaşmasının veya O'na bir fayda sağlamasının imkansızlığını vurgular. Allah, bu tür maddi şeylerden münezzehtir; O'na ulaşan, kulların niyet ve takvasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Yenâl (ينال) kelimesi burada mecazi bir anlam taşır. Kurbanın et ve kanının Allah'a ulaşmaması, O'nun bunlara ihtiyacı olmadığı, asıl maksadın kulların kalplerindeki niyet ve ihlas olduğu anlamındadır. Yani, Allah'a ulaşan şey, kurbanın kendisi değil, kurban edenin niyeti ve takvasıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Luhûm (لحوم), lahm (لحم) kelimesinin çoğuludur ve hayvanların etlerini ifade eder. Ayette 'luhûmuhâ' (لُحُومُهَا) ifadesiyle kurban edilen hayvanların etleri kastedilir. Bu, kurbanın maddi boyutunu temsil eder ve Allah'ın bu maddi unsurlara ihtiyacı olmadığını, asıl önemli olanın manevi boyut olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lahm (لحم), canlı varlıkların kas dokusunu ifade eder. Ayetteki 'luhûmuhâ' (لُحُومُهَا) ifadesi, kurbanın fiziksel parçasıdır. Allah'ın bu etlere ihtiyacı olmaması, ibadetin özünün şekilden ziyade ruhta ve niyette olduğunu gösterir. Bu, ibadetin amacının Allah'a bir şey sunmak değil, O'na yakınlaşmak olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Dimâ' (دماء), dem (دم) kelimesinin çoğuludur ve kan anlamına gelir. Ayette 'dimâuhâ' (دِمَآؤُهَا) ifadesi, kurban kesimi sırasında akıtılan kanı ifade eder. Bu da etler gibi, Allah'ın zatına ulaşmayan, O'na bir fayda sağlamayan maddi bir unsurdur. Ayet, kan akıtmanın kendisinin değil, bu eylemin ardındaki niyetin önemini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Dem (دم), canlıların vücudunda dolaşan sıvıdır. 'Dimâuhâ' (دِمَآؤُهَا) ifadesi, kurban ibadetinin ritüelistik bir parçası olan kan akıtmayı temsil eder. Ayet, bu kanın Allah'a ulaşmadığını belirterek, ibadetin dışsal görünüşünden ziyade içsel ve manevi boyutuna dikkat çeker. Allah'ın kan veya et gibi şeylere ihtiyacı yoktur; O'nun istediği, kulların takvasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva (التقوى), Kur'an'ın merkezi kavramlarından biridir ve Allah'a karşı duyulan derin saygı, korku ve sorumluluk bilincini ifade eder. Bu ayette takva, kurban ibadetinin özü olarak sunulur. Kurbanın et ve kanı değil, bu ibadeti yerine getiren kişinin kalbindeki Allah bilinci ve O'na karşı duyduğu sorumluluk duygusu Allah'a ulaşır. Takva, kişinin kendini kötülüklerden koruması ve Allah'ın rızasını kazanma çabasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vikaye (وقاية), bir şeyi zarardan korumaktır. Takva (تقوى) ise nefsi korkulan şeyden korumaktır. Şeriat dilinde ise nefsi günahlardan korumak anlamına gelir. Ayetteki 'yenâluhu't-takvâ minkum' (يَنَالُهُ ٱلتَّقْوَىٰ مِنكُمْ) ifadesi, Allah'a ulaşan şeyin, kulların günahlardan sakınarak, O'nun emirlerine uygun bir şekilde ibadet etme bilinci olduğunu açıkça belirtir. Bu, ibadetin sadece dışsal bir eylemden ibaret olmadığını, aynı zamanda içsel bir dönüşüm ve bilinç hali gerektirdiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Takva, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı sorumluluk bilinci, O'nun emirlerine riayet etme ve yasaklarından kaçınma anlamında kullanılır. Hac Suresi 37. ayette takva, kurban ibadetinin ruhunu oluşturur. Kurbanın maddi unsurları yerine, kişinin Allah'a karşı duyduğu derin saygı, ihlas ve O'nun rızasını kazanma niyeti Allah katında değerlidir. Bu, ibadetin şeklinden ziyade özüne odaklanmayı teşvik eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Teskhîr (تسخير), bir şeyi zorla veya kolaylıkla birinin emrine vermek, hizmetine sunmaktır. Ayetteki 'sakhkharahâ lekum' (سَخَّرَهَا لَكُمْ) ifadesi, Allah'ın kurbanlık hayvanları insanların faydalanması ve ibadet maksadıyla kullanabilmeleri için onların emrine verdiğini gösterir. Bu, Allah'ın insanlara olan lütfunu ve nimetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sahhara (سخر), bir şeyi bir iş için kolaylaştırmak ve onu o işe uygun hale getirmektir. Ayetteki 'sakhkharahâ' (سَخَّرَهَا) kelimesi, Allah'ın kurbanlık hayvanları insanların yararlanması ve Allah'ı yüceltmeleri için onların hizmetine sunduğunu ifade eder. Bu, insanın evrendeki konumunu ve Allah'ın ona bahşettiği imkanları gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tekbîr (تكبير), Allah'ı 'Allahu Ekber' diyerek yüceltmek, O'nun büyüklüğünü ilan etmektir. Ayetteki 'litukebbirû' (لِتُكَبِّرُوا۟) ifadesi, Allah'ın kurbanlık hayvanları insanların hizmetine vermesinin amacının, insanların bu nimet karşısında Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini idrak edip O'nu yüceltmeleri olduğunu belirtir. Bu, ibadetin şükür ve tazim boyutunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tekbîr (تكبير), Allah'ın azametini ve ululuğunu dile getirmektir. 'Litukebbirû' (لِتُكَبِّرُوا۟) ifadesi, kurban ibadetinin sadece bir hayvan kesmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda Allah'ın verdiği nimetlere şükretme ve O'nun yüceliğini anma vesilesi olduğunu gösterir. Bu, ibadetin manevi derinliğini ve amacını ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Muhsin (محسن), 'ihsan' kavramından türemiştir ve Allah'ı görüyormuşçasına ibadet eden, yaptığı her işi en güzel şekilde yapan kişiyi ifade eder. Ayette 've beşşiri'l-muhsinîn' (وَبَشِّرِ ٱلْمُحْسِنِينَ) ifadesi, Allah'ın, ibadetlerini takva ile yerine getiren, iyilikte bulunan ve her işini en güzel şekilde yapan kullarını müjdelediğini gösterir. Bu, İslam'da amellerin kalitesi ve niyeti üzerinde durulduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi güzel yapmak veya başkasına iyilikte bulunmaktır. Muhsin (محسن) ise ihsan sahibi olan kişidir. Ayetteki 'el-muhsinîn' (ٱلْمُحْسِنِينَ) ifadesi, Allah'ın emirlerini en güzel şekilde yerine getiren, ibadetlerini samimiyetle yapan ve insanlara karşı iyilikte bulunan kimseleri kapsar. Bu kişilere müjde verilmesi, Allah katında ihsanın ne kadar değerli olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Muhsin (محسن), fiillerini güzel yapan ve başkalarına iyilik eden kişidir. Ayette 'el-muhsinîn' (ٱلْمُحْسِنِينَ) ifadesi, kurban ibadetini sadece şeklen değil, aynı zamanda takva ve ihsan bilinciyle yerine getirenleri işaret eder. Bu kişiler, Allah'ın rızasını kazanmak için çaba gösteren ve amellerini en iyi şekilde yapmaya özen gösterenlerdir.
Hac Sûresi
“Len yenâla(A)llâhe luhûmuhâ velâ dimâuhâ velâkin yenâluhu-ttakvâ minkum kezâlike sehharahâ lekum litukebbirû(A)llâhe alâ mâ hedâkum vebeşşiri-lmuhsinîn(e)” Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanları müjdele. (22/37)
Bedeneleri de, yani hayvanların iri gövdeleri olan ve hacda kurban olarak kesilenleri ki, develerdir. "Kurban olarak bir deve yedi kişi, bir sığır da yedi kişi, için yeterlidir." hadis-i şerifi gereğince sığırın da deve gibi yedi kişi adına kurban edilmesi caiz olduğuna göre, şer'an sığırlar da bedene türünden sayılır. (Elmalı-Tefsiri) Bu deve bizi hacca ulaştıran beden devemizdir. Bizi zâhiren ve bâtıne hacca ulaştırmakta ve vazifesini yerine getirmektedir. Kişi Fenafillah tan geçerek bakabillah hükümleri ile bulunduğu yere yani cemaatine dönebilmesi için bunu kesmesi gerekir. İşte bu Allah’lık işaretlerinden Allah’ın orada Allah ile bulunduğu mahaldir.
“Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü'min kulumun kalbine sığarım.”[43]
Yanları üzerine düştüğü zaman yani hakikat bilgileri onun beden toprağı olan mahalden ilm-i ledün hakikat bilgileri sadr olduğu zaman bu ma’nâ ilminden sizde faydalanın, böyle birini bulduğunuzda diyor.
Muhsinlerin müjdesi ki, İhsanın 5 mertebesi vardır, açıklaması Rahmân sûresindedir.
5. mertesi Muhsinlere müjde niteliğindedir.
“İhsan”ın beşinci mertebesi ise;
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette
اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأاِنْ
innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”
“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.[44]
Buraya küçük bir hatıramı almak istiyorum. Yaklaşık 3 ay önce büyük dayımın torunu olan “İhsan”ın vefat haberini almıştım. Ertesi gün cenaze namazına gittim. Cenaze namazı kılındıktan sonra diğer tarafta bulunan erkek kişinin cenazesine geçilince adının “Muhsin” olduğunu öğrendiğim mevtanın “İhsan ve Muhsin” seyrinin bir müşahadesi olarak beni bu âyet hakkında düşündürmüştü. “İhlas”[45] kompleksi ve camiinde kılınmasıda Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu adeta tasdik ediyordu.
Şimdi âyette biraz geriye dönelim, “litukebbirû(A)llâhe” Allah’ın tekbiri için Kurb’ân bayramında bilindiği gibi teşrik tekbirleri vardır. Bu konu hakkında yazılan tefekkürü buraya alıyoruz.
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْأَعْلَى {الأعلى/1}
“Sebbihi-sme rabbike-l-a’lâ” Rabbinin yüce adını tesbih et. (87/1)
Bu âyet hakkında çalıştığım bu günlerin Kurb’an bayramı, “Teşrik günleri” olması dolayısıyla, tekbir anlamı “Allah her şeyden yücedir” olması ve âyet bağlantısı dolayısı ile bilgi vermeyi uygun gördüm. Genel günlerde “secde” de ifa ettiğimiz “Subhane rabbiyal ala tesbihine bu özel günlerde Teşrik tekbirleri ile her farz namazdan sonra 23 kere yerine getirilen özel yüceltme tesbihi-zikri olarak düşünülebilir.
Teşrik Tekbiri
اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ
Hanefî, Hanbelî, Zâhirî ve Zeydî mezheplerine göre teşrîk tekbirleri;
“Allahu ekber Allahu ekber. Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillâhil hamd.” şeklinde getirillir. Bazı kaynaklarda bu lafızlar Hz. İbrâhim'e nisbet edilmiştir (İbn Âbidîn, II, 178-180; ayrıca bk. es-Sâffât 37/100-110) Anlamı şöyledir: "Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah'a mahsustur." Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes'ûd (r. anhümâ)'ya dayanır.
Sözlükte “doğuya doğru gitmek; eti parçalayıp kayalar üzerine sererek güneşte kurutmak; yüksek sesle tekbir almak, bayram namazını kılmak için musallâya (müşerrak) çıkmak” anlamlarındaki teşrîk, terim olarak zilhiccenin muayyen günlerinde farz namazların ardından özel lafızlarla tekbir getirmeyi ifade eder. Bu tekbirlere “teşrîk tekbirleri” (tekbîrâtü’t-teşrîk), tekbirlerin alındığı günlere “teşrîk günleri” (eyyâmü’t-teşrîk) denilir.
Zilhiccenin 9-13. günleri arasında yoğun bir şekilde icra edilen hac menâsikinin çeşidi, mekânı, vakti gibi hususlar dikkate alınarak bu ayın 8. günü “terviye”, 9. günü “arefe”, 10. günü “nahr/zebh” günü, 11-13. günleri teşrîk günleri diye adlandırılır. Ayrıca dört gün olan kurban bayramının ilk üç gününde kurban kesilebildiği için bu günlere “eyyâmü’n-nahr” adı da verilir. Bayramın birinci gününden sonraki üç güne teşrîk denmesi yaygın olmakla birlikte arefe ve nahr günlerini ilâve etmek suretiyle bunun sayısını beş güne çıkaranlar da vardır.
Teşrîk tekbirlerinin başlangıç ve bitiş vakitleri hususunda Hanefî mezhebinde tercih edilen ve günümüze kadar uygulanan Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in görüşlerine göre arefe günü sabah namazı ile bayramın dördüncü günü ikindi namazı arasında “yirmi üç vakit” farz namazdan sonra, Ebû Hanîfe’ye göre ise sadece arefe günü sabah namazı ile bayramın birinci günü ikindi namazı arasında “sekiz vakit” farz namazın ardından tekbir alınır.[46]
Sözlükte “yüceltmek, büyük olduğunu kabul etmek” anlamındaki tekbîr dinî terim olarak “Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri itibariyle her şeyden yüce ve üstün olduğu” mânasına gelen “Allāhüekber” cümlesini yahut bunu söylemeyi ifade eder. Tekbir başta namaz olmak üzere birçok ibadetin rüknü veya tamamlayıcı öğesidir. Allah’ın adını yüceltme emri peygamberliğin ilk günlerinde nâzil olan, “Ey örtünüp bürünen, kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir” meâlindeki âyet yanında (el-Müddessir 74/1-3) tevhid inancının bir parçası olarak diğer birçok âyette de geçer (meselâ bk. el-Bakara 2/185; el-İsrâ 17/111; el-Hac 22/37).[47]
Muhyiddin-i A’rabi Hazretleri, “İsm-üz-zât, cemi-üs sıfât, esmâ-i mütekabile ve sıfât-ı mütezatte cem’inin ehadiyetine ALLAH c.c.” denir.
Yani Zâtinin ismi, sıfatlarının kapsamı, zıt isimlerin topluluğu ve zatî sıfatlarının tamamının toplu halde aldığı isme, ALLAH c.c. denir diye tarif etmiştir.
Kebir büyük Ekber ise, en büyük demektir. Fakat en büyük derken, sanki başka bazı büyükler varmış da onların arasında ALLAH en büyükmüş, manası çıkarılmamalıdır.
ALLAH-u Ekber, Allah en büyük manasına ama bunu çok iyi düşünmez ve tefekkür mertebesinde hayalimizde var ettiğimiz bir Tanrının büyüklüğü değil, gerçek İlâh olan ALLAH-u Teala hazretlerinin büyüklüğünü anlamaya çalışmamız gerekmektedir.[48]
(اَللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ لاا اِلهَ اِلاَّ اللّه وَاللّهُ اَكْبَرُ اَللّهُ اَكْبَرُ وَلِلّهِ الْحَمْدُ) teşrik tekbirlerinin sayısal değerine kısaca bakarsak; 14 kelime 59 harften oluşmaktadır. Allah: 67, Ekber: 223, Allah: 67, Ekber: 223, Lâ İlâhe İlla Allah: 196, Vallahu: 73, Ekber: 223, Velillahi: 101, Elhamd: 83 dür. Toplarsak; 67+223+67+223+196+73+223+101+83= 1256 dir. 1+2+5+6=14 tür.
14 kelime 59 harf ile 5+9= 14 tür.
(14) Nûr-u Muhammedi dir. Ve her mertebeyi kapsamaktadır.
3 tane olması İlm’el Yakîn, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn yani ilmi, müşahadesi ve yaşantısı olduğunu ifade eder.
Teşrik tekbirinde;
6 Allah,
4 Tekbir,
1 Kelime-i Tevhid,
+ 1 Hamd vardır.
12 yapmaktadır.
(12) de Hakikat-i Muhammedi dir.
14+14+14+12= (54) tür.
(54) Nûrlu Kamerdir. Ve sayısal değerlede ki gibi Hakikat-i Muhammedi ve Nûru Muhammedidir.
Sayı değerleri ve Vakit değerini toplarsak,
54+23= 77 dir. 2 yedili olan Fatiha sûresi ve İnsanın yüzündeki 7 deliktir… Teşrik tekbirleri Elhamd ile bitmektedir. 7+7= 14 tür. Bu da dördüncü 14 olmaktadır. Tüm mertebelerden İslâm’ın şifre sayısı olan Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet mertebelerinden yapılan Teşrik tekbirleri ile Alah’ın adının yücelmesidir.
Teşrik Tekbirinde 6 Allah cc. ismi şerifi vardı. 6 İman mertebeleridir. İman mertebeleri yönünden Allah isminin yüceltilmesidir. Kabe ve âlem 6 yöndür. 6 yönden Allah isminin yüceltilmesidir. Ve Allah bütün âlemleri kuşatıp ihata etmesidir.
4 Tekbir vardır. Bunu da yine namaz kitabına müracaat ederek incelersek, Teşrik tekbirlerinde de aynı sayı bulunmaktadır, bağlantısı aşikardır.
Tekbir getirmek: ALLAH’ın birliğini ilan etmek ve o tektir, birdir demek olduğuna göre, dört defa tekrarlanması, dört mertebesi itibariyle de yüceliğinin anlaşılması gerekir, demek olmaktadır.
İşte eğer sen ALLAH’ın varlığını en geniş manada anlayamazsan, hiç olmazsa birinci tekbir düzeyinden anlamaya çalış. Yani en alt düzeyden, burada ifade edilen ALLAH-u Ekber in ne demek olduğunu anlamaya çalış.
En alt derken, aslında işin altı da üstü de yoktur ama ifade bakımından böyle deniyor.
En alt: Fiiller âlemi ef’âl mertebesi, yaşadığımız bu âlem, bu âlemin karşılığının ifadesidir.
Müezzin veya biz birinci tekbir olarak ALLAH-u Ekber dediğimiz zaman bütün varlıkta Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur, yani lâ fâile illâllah hükmünü gerçek mânâsı ile yaşamamız gerekir.
Bu tekbirde ALLAH-u Ekber dendiği zaman, bütün madde âleminin meydana getiricisi, yaşatıcısı, bakıcısı, devam ettiricisi, özü, varlığı ALLAH’tır, büyük ALLAH demektir.
İkinci tekbiri getirdiğimiz zaman esmâ âleminin düzeyinde yani bu âlemi meydana getiren manalar alemi, Esmâ’ül hüsna ALLAH’ın güzel ve sonsuz isimlerinin bulunduğu alem olduğunu düşünürüz.
İkinci tekbirde Esmâ âlemi de ALLAH’a mahsustur, ondan gayrıya yer yoktur. Tekrar edilen tekbirle bu idrak ve yaşam olgunlaşır.
Üçüncü tekbire geçildiği zaman sıfat mertebesinde de bütün benlikler, varlıklar ve bunların özleri ALLAH’ındır, ALLAH’a mahsustur hükmü gerçek hali ile ortaya çıkar.
Dördüncü tekbire geçtiğimiz zaman orada artık ALLAH-u Ekber lafzı ALLAH-u Ahad olur. Çünkü burası Zât bölgesidir.
İrfan ehli dördüncü tekbirin ALLAH-Ahad olduğunu bilir, fakat yine genel söyleniş şekliyle söyler. Neticede oranın ALLAH-u Ahad olması Ahadiyyet mertebesi itibariyledir.
Ahadiyyet mertebesi, Vahidiyyet mertebesinin üstündedir.
Hal böyle olunca dördüncü tekbirin özelliği değişmektedir. Çünkü alt mertebelerde varlıkların zuhurları, manaları, özellikleri mevcutken Ahadiyyet mertebesine geçildiği zaman, artık orada Ahadiyyeti sırfı zâtî durumu söz konuşu olduğundan herhangi başka bir varlıktan bahsedilmeyeceği için, büyüktür sözü, kendine bir ifade bulamaz.
Orada hüviyeti ve inniyeti ile tek bir Zat, mutlak varlık mevcuttur.
O halde artık orada sadece ALLAH-u Ahad hükmü geçerli olur.
Çünkü (İhlas Suresi 112/1) kul hüvallahü ehad dır.
İşte tekbirleri bu şekilde tefekkür etmeğe çalışmalıyız.[49]
Aynı zamanda bu tekbirler Arefe günü Arif olanların ve bayramın dört günü Arifbillahlık metebesinden okunmaktadır. Birinci gün Ef’âl, İkinci esmâ, üçüncü sıfât ve dördüncü gün zât mertebesinden Arifibillah olanlar gerçek mânâsı ile okurlar diğerleri ise lafzen teşrik tekbirlerini okur ve Allah cc. adını yüceltebilir.
Allahu ekber Allahu ekber.
Zahir ve Bâtın olarak Allah cc. adını yüceltmektir. Şeriat ve Tarikat mertebesidir.
Lâ ilâhe İllâllahu vallahu ekber. Kelime-i Tevhid hakiki eğitimi ile 12 dersin ikmali ile mir’ac yapılabilir. Ve sıfât mertebesinden İrfaniyet ile Arif olarak Allahu ekber, hakikat-i ile Vallahu ekber. Yani yemin ederim, and içerim müşade ediyorum. Allah yücedir. Diye ifade edilir.
Allahu ekber ve lillâhil hamd.
4. olarak gelen Allah-u ekber de Allah-ı yüceltmede Allahu Ahad olmaktadır… Ahadiyet mertebesine geçildiğinden Ahadiyet-i sırf zâti olduğundan burada Allah’ın büyüklüğü, yücedir, büyüktür söz konusu olamaz.
Ve lillâhil hamd,
O zaman Hamd Allah içindir, Allah’a Mahsustur. Kim kime Hamd edecektir. Hamdın 9 mertebesi vardır. Burada Lâm-ı Tarif ile belirtilen “Hamd” Makam-ı Mahmuddur. Bu makamda kulunu övmek Allah’a mahsustur. Aynı zamanda bu mertebede İnsan-ı Kamil-Kamil İnsan kendi mertebesi ve Rabb-i Hası yönünden El-Hamd dır. Yanında El Fatiha – El Hamd söylenemez. O’na mahsustur. Diyerek, Kurb’an bayramında oluşan “Rabbinin yüce adını tesbih et.” (87/1) ile oluşan bağlantıyı bu yönden biraz olsun anlamaya çalışmış olduğumu-olduğumuzu umuyorum.[50]
Yolumuza konumuz kurbanlık olduğu için faydalı olur düşüncesi ile kurban bayramı hakikati ile devam edelim.
(Kevser Suresi 108/1-3 ayetlerinde)
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَعإِذْ ﴿١﴾
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُعإِنْ ﴿٣﴾
inna a’taynakel kevsere (1) fesalli lirabbike venhar (2) inne şanieke hüvel ebterü (3) inna/kesin biz kevseri sana a’ta/ita/ihsan ettik, sunduk, lutfettik (1) artık/hemen senin rabbin için/diye salle/salat, namaz kıl ve enhar/nehar/nahr et, kurban kes/boğazla (2) inne/kesin sana şen/kin, buğz, adavet eden “hüve” ebter/soyu kesik (3)
“Ey Muhammedi doğrusu sana Kevser’i verdik öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurb’an kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir.” Şimdi: Belirli gecelerdeki belirli idrak yaşantılarından sonra,
- yani kişinin evvela Regaibini idrak elmesi,
- sonra Mevluduyla manevi doğumunu yapması.
- Ondan sonra eline ber’atını alması.
- Ondan sonra Mi’raca yükselmesi,
- sonra Kadrini, kıymetini bilmesi.
- Ondan sonra da Ramazan bayramını yapması onun için büyük başarıdır.
Ramazan hayramına “şeker” bayramı denmektedir, aslında o yukarıda kısaca belirtilen özelliklerin yaşanmasına sebeb olduğundan “şükür” bayramıdır.
Cenab-ı Hak gerçekten “Hakikat-i Muhammedi” üzere olan Muhammedilere neler bahşettiğinin şükranesini yapmış oluyoruz ve bunun neşesini yaşamış oluyoruz.
Ramazan bayramının birinci gününün sabahında bayram namazı vardır,
Bu namaz iki rek’at’tır ve hcr rek’atinde dokuz tekbir vardır.
İki rekat olması bu hakikatlerin zahir ve batın yaşanması.
Tekbirlerin dokuz-dokuz, (9+9) on sekiz (18) olması on sekiz bin alemin seyrinin ifadesi içindir.
Kişi Ramazan bayramı ile birlikle bu alemleri seyretmiş olduğunu belirtmiş olmaktadır.
Eğer bayram namazı farz olmuş olsaydı, bütün müslümanlardan bu “seyri sülük” (hakk’a yolculuk) istenmiş olacaktı.
Vacip olması farz-ı kifaye gibidir. Bazı insanlar bu yolculuğu tamamladikların-da diğerlerinin yolculukları da onların şahsında izafi olarak yapılmış kabul edilmekledir.
Nasıl ki bayramı bütün insanlar yaptığı halde, aslında gerçek bayramı yapan kimselerin ne kadar az olduğunu görmekteyiz.
Diğer insanlar, gerçek bayramı yapan kimselere suret ve şekil olarak benzediklerinden, bu benzeyiş yolundan bayramlarını da “bayrama benzer bayram” gibi yapmaktadırlar.
İnsan-ı Kamilin yaptığı bayram ile diğerlerinin yaptığı bayram arasında kıyas edilemeyecek farklar vardır, yaşayan bilir, bu halleri çok iyi düşünmemiz lazım gelmektedir.
Aşıklardan birisi: “Bayram ol gündür bana kim
Göz göre didarını (yüzünü) Görmesem bir gün seni
0l kara gündür bana.” Demiştir.
İşte Ramazan bayramına ulaşan kişi, seyrini tamamlamış, Cemal-i İlahiyi müşahede etmiş ve Cemal tecellisi içerisinde hayatını sürdürür hale gelmiş olmaktadır.
Ramazan bayramı ile Kurb’an bayramı arasında ki fark, Ramazan bayramının, Cemal tecellisi, Cemali tecelli.
Kurban hayramınin ise Celal tecellisi, Celali tecelli olmasıdır.
Biri yumuşak; biri sert zuhurludur, kanlı bıçaklıdır.
Bir ömrün yaşantısı bir senedir, yani ilk bahar, yaz, sonbahar, kıştır, daha başka mevsim yoktur.
Diğer seneler birbirinin aynıdır. Bu sebepten her sene bir “seyri süluk” (Hakk’a yolculuk) hükmü gerçekleştirilmektedir.
Senenin yedi ayı “ettur-u seb’a” “yedi mertebe nefis turu” Üç aylar “ef’al, esma, sıfat” mertebeleri.
İki bayram arası ise Zat ve İnsan-ı Kamil mertebelerinin karşılığı olan yaşam sürelerinin ifadeleridir.
Her sene bunların tekrar ettirilmesi gaflete düşmemek içindir.
Fakat ne yazıkki bu hakikatlerden gafil olduğumuz halde ne yaptığımızı bilmeden taklidi bayramları tekrarlayıp durmaktayız.
Gerçekle ise: Hakikati itibariyle Ramazan bayramını idrak ederek “Baka billah”a “Hakk’ta baki olmak” eren bu kimsenin bu yaşantısını çevresinde bulunan taliplerine de ulaştırması gerekmektedir.
“Baka billah”tan tekrar dünyaya manen görevli olarak gönderilen kimse kabiliyetli olanları elinden tutup Hakk’a doğru yolculuğa çıkarır ve onların da kemale eemelerine vesile olur.
Ramazan bayramında Cemal tecellisi zuhur ediyorken, Kurban bayramında ise Celal tecellisi zuhur etmektedir.
Bu kapıdan geçmek için kişi nefsini kurb’an etmesi gerekmektedir. Bu oluşumuı kişinin kendi kendine uygulaması mümkün değildir, daha evvelce bu yollardan geçmiş birinin rehberliğine ihtiyaç vardır ve Celal tecellisi gerekmektedir.
Eğer İbrahim (as)in oğlunu kesme hadisesi olmasa idi hiç biı mürşit dervişinin “nefsi emmaresi”ni kötülükleri çok emreden içindeki gücü ortadan kaldıramazdı.
İşte Cemal tecellisi ile zuhura gelen “Cemal-i İlahi”nin ikramı için Celal’e ihtiyaç vardır, çünkü “zül Celali vel ikram” dır. Zat-i ikramı, Celalinden zuhur etmektedir.
Nefsi emmarenin, levvamenin, yumuşaklıkla ortadan kaldırılamıyacağı bilinen bir gerçektir.
Dolayısıyla nefsine karşı biraz şiddetin ve Celalin gereği ortadadır. Bu lüzumun ifadesi olarak Kurb’an bayramında suret ve madde olarak bu kurb’an’lar kestirilmekte-dir.
İşte biz o hayvanın başını kesmekle kurb’an ettik zannediyoruz.
Hayvan gitti ortadan; canını veren o, biz ne verdik? “para!” para verdik, para tekrar bulunur fakat can bulunmaz.
Acaba o kadar kolay mı bu işler? İşte bu suretle kesilen kurb’an’lar, manadan kesilen kurb’an’lar hükmüne girmektedir.
Bir fiilin zahirde tahakkuku olacak ki oradan batınına intikal etsin.
Nefsi emmarenin, levvamenin kurb’an edilmesi; zahirde olan bu işlerin batını ifadesidir.
Nasıl ki İbrahim (as)’a nefsinden, yani kendinden meydana gelen çocuğunun kesilmesi ifadeli olarak bildiriliyorsa, bir dervişin de kendi varlığından meydana gelen duygularını, yani çocuklarının kesilmesi gerekiyor.
İşte bu duygular bıçakla kesilemiyecegi için, İbrahim (as) İsmail (as)’a bıçağı vurduğunda kesemeyişi ayrıca bu gerçeğe de binaendir.
Aynı bıçak taşı ve gelen koç’u bir vuruşta kesmiştir.
Kişi nefis terbiyesi ile seyrini sürdürmeye devam ettiğinde “emmare”den, “levvame”den, “mülhime”nin bir kısımı olumsuzluklarından kurtulursa, bundan böyle nefsini ilah edinmesi mümkün değildir.
Eğer kişi içindeki bu eksi güçlerden kurlulamazsa o zaman nefsi onun ilahı olur, farkında bile olmaz.
Bu durumdan kurtulmanın yolu nefsi duyguları kurb’an etmekten geçmektedir. Bu oluştuğu zaman onun Rabb’ı “Rabb’ul erbab” (Rabların Rabb’ı) olur.
İşte kim Hak yolunda kendi nefsini kurb’an etmezse, o nefis ona ilah olmaktadır.
Buluğ çağına doğru, kişinin birimselliği oluşmaya başladığı zaman, dünyaya meyil başlar. Benlik, mal toplama sevgisi, karşı cinse ilgi duyma, üstün olma isteği, ihtiraslar, bencillikler, artmaya başlar.
İşte bunlar kişinin kendinden meydana geldikleri için düşüncede ve fiilde çocukları hükmündedir.
Bunları oluşturan ana güce “nefsi emmare” denmektedir.
İşte dervişlik süresinin başlarında bu güçlerin kurb’an edilmesi gerekmekledir. Ancak insanda daha başka güçler de vardır. Onların faaliyete geçmesi de “veled-i kalb” “kalbin oğlu” ifadesiyle yerini bulmaktadır.
Ramazan bayramının üç gün olması!
Birinci gün, ilmel yakıyn.
ikinci gün, aynel yakıyn.
Üçüncü gün ise Hakk’al yakıyn olarak müşahede edilmesinin ifadesidir.
Kurb’an bayramının dört gün olması;
“Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet” mertebelerinin gerçek yönleriyle müşahede edilmesinin ifadesidir.
- Regaib gecesi ifadesiyle, seyr’ine başlayan derviş yani “manevi yolcu”,
- Mevlüd gecesi ifadesiyle gönül evladını faaliyete geçirir,
- daha sonra beratını alır,
- daha sonra Mi’racını yapar,
- daha sonra kadri’ni yaşar,
- daha sonra da “şükür” Ramazan bayramını yapar.
Bu haller Cemal tecellesidir.
Cemal-i İlahi tecellisi içerisinde gark olmuş kemale ermiş kişinin yavaş, yavaş öğrenip yaşadıklarım başka gönüllere da aktarması gerekecektir, çünkü bu bir manevi görev devir teslimidir.
Bu devri yapabilmesi için kendisinin “Celal” tecellisine ihtiyacı vardır.
Karşı birime fayda sağlamak için bir ifade gerekmektedir. Derviş ilk başlarda yalnız başına “nefs-i emmare”sini yenemez.
İşte daha evvelce bu sistem içinde eğitimini tamamlamış olan bir ehli kemale ihtiyacı vardır ve bu eğitim karşı tarafa bir irade ile aktarılır, bu da Celal tecellisidir.
Ancak bu yolda o kişi kendinde ki nefsi duyguları kese, kese, kurb’an ede ede, “Kurbiyyet”e yani Hakk’a yaklaşmağa başlar.
Kurb’an bayramı;
batını olarak bizlere bunları anlatır.
Zahiri olarak ise fakir kimselerin et yemesine sebeb olur.
Kurb’an bayramı, her günü, bu oluşumları dört (4) mertebede kemal üzere yaşanması için dört gündür yani “şeriat”in hakikatini, “tarikat”ın hakikatini, “hakikat”in hakikatini ve “marifet”in hakikatini gerçek anlamda yaşamak içindir.
Hacı namzedi olan kişi, ihramda olduğu zaman süresi içersin de avlanamıyacağı daha evvelce Ayet-i kerime ile belirtilmişti.
Bunun sebebi, ihrama girme; hakikatte, beşeriyetinden soyunmadır ve İlahi varlığına bürünmedir.
İhram iki parçadır ve üzerinde dikiş yoktur, dikiş demek bir şeylerin birbirleriyle irtibatlandırılmasıdır.
Eğer beşeriyet ve nefsaniyet irtibatı bir ömür boyu devam ederse o kimse ne yazık ki gerçek kimliğini bulamaz.
İhram giymek için elbiselerinden soyunmak, kişinin beşeriyetinden soyunrnası, Hakkani varlığı ile kalmasıdır, dolayısıyla her şeye Rahman ismiyle, rahmet etmiş olması gerekmektedir.
Bu sebebten herhangi bir şeyi öldürmesi de mümkün değildir.
İhramdan çıkma zamanı geldiğinde bu yasaklar kalkıyor, çünkü tekrar beşeriyetine dönmüş, hem beşeri, hemde İlahi kimliği ile yaşamını sürdürmeyi devam ettirmeğe başlamış oluyor.
Böylece irfaniyet yollarından geçerek Kurb’an bayramına ulaşan kimse “baka billah” “Allah da baki olma” yaşamını sürdürmeye devam edecektir.
Kurb’an bayramının birinci, ikinci, üçüncü gününde kurb’an kesilebiliyor, fakat dördüncü günü kesilemiyor.
Çünkü daha evvelce de belirtildiği gibi
- birinci gün şeriat,
- ikinci gün tarikat,
- üçüncü gün hakikat,
- dördüncü günde marifet mertebelerinin ifadelenilir.
Ayrı bir yönden bakıldığında,
- birinci gün Ef’al mertebcsi,
- ikinci gün Esma mertehesi,
- üçüncü gün Sıfat mertebeyi,
- dördüncü gün ise Zat mertebesi, iradesindedir.
Zat-ı mutlak merlebesinde her şey tam bir bütünlük içinde olup, farklılık ve zuhur olmadığından fiil de yoktur, bu sebebten dördüncü gün kurb’an kesilemez.
“Baka billah” “Allah’da baki olma”, “seyr’i fillah” “Allah’da seyr”, “Mea Allah” “Allah ile birlikte seyir,” İşte bu seyrin sonu yoktur, bundan sonra da bayram yoktur.
Kurb’an bayramı insan yaşamının ulaştığı en üst düzey, irfan mertebesidir.
Bu olgu her sene tekrarlanmakladır.
O sene içersinde kaç kişi bu irfan ve idrake ulaşmışsa, gerçek bayramları ancak o kimseler kutlamaktadırlar diğer insanların fizik olarak onlara benzemeleri, benzer bayram yapmalarına vesile olmaktadır ve bu yaşam ömürler boyu şurup gitmektedir.
Böylece mühim olan kişinin bu seyr’i idrak edip, yaşantısını bu seyr üzere sürdürmesidir.
Kevser suresinin zâhir ve bâtın manasını idrak eden kimseler bu hakikate ulaşmış kimselerdir.[51]