Kutibe ‘aleyhi ennehu men tevellâhu feennehu yudilluhu veyehdîhi ilâ ‘ażâbi-sse'îr(i)
Şeytan hakkında, "Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler" diye yazılmıştır.
(O şeytanki) hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem azabına götürür.
Hac Suresi'nin 4. ayeti, şeytanın insan üzerindeki etkisini ve akıbetini ele almaktadır. Ayet, şeytanın dost edinenleri saptıracağını ve onları cehennem azabına sürükleyeceğini vurgulayarak, bu ilişkinin tehlikeli sonuçlarını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ketebe' fiilinin asıl anlamının harfleri bir araya getirerek sözcük oluşturmak olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, bir şeyin takdir edilmesi, farz kılınması veya kesinleşmiş bir hüküm olarak da kullanılır. Bu ayette 'kütibe', şeytanın dost edinenler üzerindeki etkisinin ilahi bir takdir veya kesinleşmiş bir hüküm olduğunu ifade eder, yani bu durumun kaçınılmazlığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kitâbet'in bazen bir şeyin sabit ve değişmez kılınması anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette 'kütibe', şeytanın dost edinenleri saptırma ve azaba götürme fiilinin, ilahi bir irade veya kozmik bir yasa gereği kesinleşmiş bir sonuç olduğunu gösterir. Bu, şeytanın rolünün ve akıbetinin önceden belirlenmiş bir kader gibi olduğunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'velî' kelimesinin 'yakınlık' ve 'yardımcı' anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Tevellâhu' ifadesi, şeytanı kendine dost ve yardımcı edinmek, ona güvenmek ve onun yolunu takip etmek anlamına gelir. Ayette bu, şeytanın telkinlerine uymak ve onu rehber edinmek olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velâye'nin 'yardım' ve 'dostluk' anlamlarına geldiğini, 'tevellâ' fiilinin ise birine yönelmek, onu dost edinmek ve işlerini ona bırakmak olduğunu açıklar. Bu ayette 'men tevellâhu', şeytanı kendine dost ve koruyucu edinen, onun peşinden giden kimseleri ifade eder. Bu, şeytanın etkisine açık olmayı ve onun yönlendirmesine teslim olmayı vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' kavramının Kur'an'da 'koruyucu, dost, yardımcı' gibi anlamlara geldiğini ve bu ilişkinin karşılıklı bir bağlılığı ifade ettiğini belirtir. 'Tevellâhu' ifadesi, şeytanla kurulan bu tür bir 'velayet' ilişkisini, yani şeytanı kendine rehber ve koruyucu edinmeyi anlatır. Bu, kişinin iradi olarak şeytanın tarafına geçmesini ve onunla bir tür ittifak kurmasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dalâl' kelimesinin 'yoldan sapmak' ve 'şaşırmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yudılluhu' ifadesi, şeytanın, kendisini dost edinen kişiyi doğru yoldan, yani Allah'ın yolundan saptıracağını, onu şaşkınlığa düşüreceğini ve hakikatten uzaklaştıracağını mecazi bir dille anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl'in 'doğru yoldan ayrılmak' olduğunu ve bunun bazen kasıtlı, bazen de kasıtsız olabileceğini ifade eder. Ayetteki 'yudılluhu', şeytanın aktif olarak kişiyi doğru yoldan uzaklaştırma, onu şaşırtma ve sapıklığa sürükleme eylemini vurgular. Bu, şeytanın insan üzerindeki yıkıcı etkisini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayetin zıttı' olarak kullanıldığını ve 'doğru yolu kaybetme, sapma' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Yudılluhu' ifadesi, şeytanın, dost edindiği kişiyi bilinçli olarak hidayet yolundan çıkarıp, onu şaşkınlık ve sapıklık içinde bırakacağını ifade eder. Bu, şeytanın insanı aldatma ve yanıltma gücünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' kelimesinin 'tatlı sudan mahrum bırakmak' anlamından türediğini ve 'acı veren şey' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın günahkarlara verdiği elem verici cezayı ifade eder. Bu ayette 'azâb', şeytanın dost edinenleri sürükleyeceği nihai ve acı verici cezayı, yani cehennem azabını anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azâb'ın 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' anlamından geldiğini ve 'acı veren şey' olarak kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'azâb', şeytanın dost edinenleri, doğru yoldan alıkoyarak ve saptırarak ulaştıracağı, elem ve ıstırap dolu bir sonu ifade eder. Bu, şeytanın insanı sürüklediği kötü akıbeti vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sa'îr' kelimesinin 'ateşin tutuşması ve alevlenmesi' anlamından geldiğini belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, cehennemin şiddetli ve alevli ateşini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette 'azâbi's-sa'îr', şeytanın dost edinenlerin karşılaşacağı cezanın, alevli ve yakıcı bir cehennem ateşi olduğunu açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sa'îr'in 'ateşin şiddetli bir şekilde yanması' anlamına geldiğini ve cehennemin isimlerinden biri olduğunu ifade eder. Ayetteki 'es-sa'îr', cehennemin yakıcı ve kavurucu niteliğini vurgulayarak, şeytanın dost edinenlerin maruz kalacağı azabın dehşetini ve şiddetini gözler önüne serer.
Hac Sûresi
“Kutibe aleyhi ennehu men tevellâhu feennehu yudilluhu veyehdîhi ilâ azâbi-sse’îr(i)” Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır. (22/4) Bakara sûresi 257. Âyette Velilerin dostu Allah ve İnkar edenlerin dostu tağut[7] olduğu bildirilmiştir.
(257-) Allahu Veliyyülleziyne amenu yuhricühüm minez zulümati ilenNur* velleziyne keferu evliyaühümüt tağutu yuhricunehüm minen Nuri ilez zulümat* ülaike ashabün nar* hüm fiyha halidun;
* Allah, imân edenlerin dostudur. Onları karanlık-lardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.
O Allah’ki imân edenlerin Veli’sidir;
Veli ismiyle Allah orada zuhur etmiştir. Veli ismi imân edenlerde onları zulmetten Nur’a çıkarmak için zuhura geliyor yani cehlinden akiline çıkarmak için.
Dünyada en büyük zulmet yani karanlık beşeri yönde insânın kendisini var zannetmesi ve kendi beşeriyetine varlık vermesi ve bunu vermekle kendisini ilâh edinmiş olmasıdır işte bundan büyük zulmet olmaz.
Dünya zaten tabiat zulmetinde yoğun olduğundan bunu da var zannetmek Nûr’a en büyük perdedir ve Veli ismi dışında başka türlüde bu zulmetten Nûr’a çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur, hafız ol her gün bir hatim oku, burasını bin defa oku bunun tahakkuku mümkün değildir okumanın o mertebedeki kazancı neyse onu kazanırsın orası ayrı konudur.
Ama o küfür ehline gelince onların velileri de, yol göstericileri de tagut’tur;
Onlar yarasalar gibi karanlıktan hoşlanırlar Nûr onların gözlerini alır ve işte onlarda Nûr’dan zulmete götürürler, tasavvuf eğitimi alıp daha henüz müşahedesi olmayan birisinin şeriat ehlinin sohbetine katılması da aynı şeydir.
İşte onlar ateş ehlidir, Nefsi emmâre ateşinin ehli bunlardır işte, Nûr’dan zulmete düşenler. Bunu genel mânâda düşünürsekte aynı şeydir, Cenâb-ı Hakk bizi Nûr’dan hâlketti getirdi bu zulmetin içine bıraktı işte bizler zulmette kalırsak zâten ateş ehli oluyoruz.[8]
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ {الحج/5}
“Yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî raybin mine-lba’si fe-innâ halaknâkum min turâbin sümme min nutfetin sümme min alekatin sümme min mudgatin muhallekatin vegayri muhallekatin linubeyyine lekum venukirru fî-l-erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen sümme nuhricukum tiflen sümme liteblugû eşuddekum veminkum men yuteveffâ veminkum men yuraddu ilâ erzeli-l’umuri likeylâ ya’leme min ba’di ilmin şey-â(en) veterâ-l-arda hâmideten fe-izâ enzelnâ aleyhâ-lmâe-htezzet verabet veenbetet min kulli zevcin behîc(in)” Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.
Topraktan yani Hz. Âdem babamızın halkiyet hikmetten “ve nefahtü” ile ma’nâ âlemimiz enfüsümüz ve sonra kendi zâhiri babalarımızın atılan suyunda madde bedenimiz halk olunmuştur ve Alaka da Alak suresi 2. Âyette bildirilmiştir.
~~96.2~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
~ ~ ~
(96/2) - Halekal insâne min alâk.
(96/2) - İnsanı bir alâktan yarattı.
ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti.
Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebe-sinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi. Ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.
Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[9]
Nasıl ki bir anneden zâhir bedenlerimiz meydana gelmiş ise bâtıni doğumuz içinde bir gönüle girip Bismillahirrahmanirrahim yani besmele-i şerif olan irfan ehlinin gönlünde bâtıni doğumun gerçekleşmesi lazımdır.
İşte bunların kimisi akl-ı külle ulaşır ve kamil insan olur kimiside bu veled-i kalb devresini tamamlayamadan nefsaniyetinden kurtulamaz ve manen ölür.
Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin.
Ömrün en düşkün çağı ise kişinin düşkün yani miskin hale geli varlığından eser kalmaması ve hiçbir şey bilmez hale gelmeside nefsinin cahili olması ve nefsinden hiçbir şey hale gelmemesidir.
Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.
Bu konu hakkında Fusûs’ül Hikem Mûsâ fassı ile yolumuza devam edelim;
2. Paragraf:
İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yi fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağır kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuvvetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdişâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vaktinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey eceli ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet etmek İçin, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).
Musa (as) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşkul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir.
Çünkü yeni olmuştur. Halbu ki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (sav) efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” Buyurur idi. Yani Hak’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına ba k ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.
Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece Vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Haktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i İlahiye hasıl olamsa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi.
Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle buervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (as) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu.
Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul (sav) de de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın âleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk kuvveti gerçi onlar ama çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.
Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir.
Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor.
Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (sav) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u Şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.
Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir, ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul (sav) i tesir eyledi. Böylece yağmur Resul (sav) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (as) gibi idi.
Haktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (as) da Haktan haber getiriyor ya ama su mevzuunuda bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul (sav) e lisan-ı hal ile hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.
Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine Hazret-i İlahiyeden, yani hakikat ehli mana âleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i İlahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul (sav) e getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz ederdi.
Böylece yağmurdan (sav) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i İlahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı Vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz etmez idi.
Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (CC) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.
21/30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey'in hayy* efela yu'minun;
21/30- O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2 O) oluşturduk... Hâlâ iman etmiyorlar mı?
“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık “ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur.[10]
Ve âyetin başına dönecek olursak dirilişi anlayabilmek için önce Ölüm nedir? Onu anlamamız lazımdır.
SORU: ÖLÜM NEDİR?[11]
Dördüncü soru ise ölüm nedir? Bu hususta bir hadis vardır. Bir yerde rastladım hatta onun fotokopisini de çektim. Son olan o dosyaya da bunu koydum. Ressam dosyasına, ilgili çünkü. Sahihi Buhari tercümesi cil 11 sf 193 de kayıtlı Ebu saidi hudri’den rivayete göre, resullullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur (Ölümü bu kadar güzel açıklayacak başka hiç bir kayıt bu âlemde yoktur) tamamen vahiy bir açıklayış Kur’an değil ama kutsi hadisler bölümünde olması lazım “Kıyamet günü (hesap kitap görüldükten sonra cennete cehenneme gidecekler belirlendikten ve ayrıldıktan sonra), ölüm “ak’lı kara’lı alaca bir koyun suretinde getirilecek.” Ne demek? Ölüm mahluk demek bakın. Yani halk edilmiş yani sonradan olmuş. Asılda olan bir şey değil ölüm, kadimde olan bir şey değil nerede hadisde olan, yani zuhurda sonradan olan bir şey ölüm. Allahın varlığında ölüm diye bir şey yok.
Bir tellal “ey cennet halkı” diye bağıracak. Cennettekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar. Ne kadar güzel bir ifade. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Onlar bir başka şeylerle meşgul oluyorlarken, aralında sohbet yeme içme bir başka âlemdeyken, bir tellal ey cennet halkı diye bağıracak onlarda başlarını çevirip bakacak. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Şimdi bunun üzerine tellal bunu bilir misiniz diye sorar, o koyunu getirip gösteriyor, bunu bilir misiniz diye sorar? Ehli cennetin hepsi onu görerek “evet biliriz, bu ölümdür” derler. Ehli cennet demek ki daha evvelden bunu öğrenmişler. Nerde öğrenmişler. Biliriz diyorlar. Ezbere gidilmemesi lazım.
Sonra tellal ey cehennem halkı diye yüksek sesle seslenir. Onlarda bakarlar. Ve bulundukları berzahdan çıkıp korku içinde bakarlar. Demek ki, henüz azap başlâmamış. Tellal bunu biliyor musunuz diye sorar. Onlarda hepsi görerek “evet biliriz bu ölümdür derler”. Peki, nasıl oldu da her iki bölümde birbirlerine zıt olan cennet ve cehennem ehlinin hepsi ölümün ne olduğunu biliriz dediler o koyunu tanırız dediler. Çünkü hepsinin başıdan bir ölüm geçti.
Bizlerde namzetiz hepimiz ölüme namzetiz. Ve hiç birimizin de hangi gün hangi saatte öleceğimiz belli değildir. İşte bu öleceğimiz zamanında belli olması kazayı mutlaktandır. Eğer Cenâb-ı Hakk bize hangi tarihte öleceğimizi bildirmiş olsaydı, (Bildirmemesi rahmettir) o gün bize gelmezdi. Izdırabın en büyüğü olurdu bilsek ki 5 sene sonra şu şekilde öleceğiz bu ona ızdırap olurdu. Lütufta olsa herhangi bir şeyin vaktinin bildirilmemesi, başımıza gelecek şeyi bilmek kahırda olsa lütufta olsa zaman geçmez. Deseler ki, 5 ay sonra dünyanın en zengini olacaksın o vakit geçmez. Ama deseler ki, 5 ay sonra öleceksin. Gene o 5 ay ızdırapla geçer çok zor geçer. Oyüzden kuranda bir kelime var ba’daten ”ansızın” Kıyametten bahsederken ölüm kıyamet ansızın gelecektir. Gerçi bazı hastalık gibi belirtiler olmakta ama yine de belli olmuyor doktorlar 3-5 gün yaşar diyor, kişi 10 sene daha yaşıyor. Doktorlar yaşar diyor, bakıyorsun ertesi gün gitmiş gene kimse bilmiyor.
Bundan sonra koyun suretindeki ölüm bakın, koyun değil koyun suretinde yani ölüm koyun şeklinde suretlendirilmiş. Alacalı hemde siyahlı beyazlı. Cennetle cehennem arasında boğazlanır (hakkın batınından zatından surete zahire insanlara çıkarmak bu bilgileri ne kadar büyük bir lütufta bulunmuş peygamberimiz bizlere bu bilgileri vermek suretiyle, Normal insan bunları nerden bilebilir).
Ey cennet halkı cennette ebedi yaşayacaksınız (bunların hepsi sağlâm bilgi ) artık ölüm yoktur. Cehennem halkına da ey cehennemlikler sizde karargâhınızda ebedisiniz size de ölüm yoktur. Cehennem ehli Cenâb-ı Hakka dua edecek bizi öldür, öldür diye, ama ölüm bir defa idi burada ölüm yok.
Bundan sonra münadi yani seslenen bu gaflettekiler ehli dünyadır ayetini okur. Ayetin sonu “… vehum la yuminun,” onlar iman etmezler diye, Meryem sureti 19/39; bu ayeti kerimeyi onlara okuyacak orada ebedi kalacaksınız. Bu hususta çok büyük bir senet Cenâb-ı Hakk bunların hakikatini idrak edenlerden eylesin.
Belirtildiği gibi suret olarak koyun neyi ifade etmekteydi, siyah beyaz alacalı koyun nefsi levvameyi ifade etmekteydi demek ki seyri sulukta gerçek manada yaşayarak kimse bu hakikatleri idrak ederek rüyada gördüğü o koyunları keçileri oğlakları eti yenen şeyi gördüğü zaman ölümü öldürmüş oluyor. Ondan sonra kendisi için artık gerçek manada ölmek yok olmak söz konusu değildir. Emmaredeki yırtıcı hayvanları, levvamedeki ehli hayvanları öldürmesi işte seyri sulukun ne kadar gerçekçi bir yaşam olduğunu bu hadisi şerif bile tasdik etmekte. Kullanılan sistem o, bakın o hayvanların öldürülmesi hakkında. Tarihi manada İbrahim’e gelen koçta burada bahsedilen koyun.
İbrahime gökten geldi o koç, ressama da gökten hayvanlar çizdiriliyordu ben içini dolduruyordum diyor, ibrahime dışı da içi de doldurulmuş geldi ressam olmasına gerek kalmadı. Neden çünkü ona lütfedilmişti. Beytullahı koçtan sonra yükseltmeye başladılar. Koç kesildi emmare levvame işleri bitti ondan sonra bakara suresi bir sayfanın baş tarafında geçer “ve izyerfeu ibrahime ve minel kavaidi ve İsmail, Rabbena tekabbul minna. İnneke entes semiul alim” (2-127-128) diye dualarını yaparken beytullahın duvarlarını yükseltiyorlardı. Kabe ismini sonradan aldı. Peygamberimiz zamanında yapılan tamirden sonra kabe ismini aldı dört köşe kabe küb (Dört köşe) demektir.
İşte kişi evvela kendindeki hayvanat bahçesini biraz temizlemesi lazımdır. Ondan sonra yavaş, yavaş beytini gönül beytini kurması gerekmekte. Yapılan çalışmalar bu istikamettedir. Cenâb-ı Hakk herbirimize kolaylıklar ihsan eyleysin. Cenâb-ı Hakk ayeti kerimede bütün nefisler ölecektir demiyor. Bütün nefsler ölümü tadacaktır deniyor. Tatma ise yaşamın ta kendisidir. Yaşamayan kimse tad alâmaz. Tadacaktır diyor yok olacaktır demiyor ne kadar açık. İşte üzerimizde nefsi emmare levvame ahlakları gittikten sonra biz ölümü yani insanoğlu bu mertebeye gelen çok güzel tadacaktır. Ama emmareyle levvameyle yaşayan kimse ölümü acı olarak tadacaktır çünkü ölümü öldürmemiştir öldüremediği içinde ölüm onu öldürecektir.
Cennet ehli için, ölüm kendilerine bir müjde olacak derler. Ayetlerde de var, başlı başına ayrı bir konu ölüm konusu. Ölüm ve hayat Cenâb-ı Hakkın kendisi tarafından verdiği bir hususiyettir.
Birey olarak biz kendimizi bilemez bulâmaz isek aslında hala burada ölü hükmündeyiz. Ölü hükmünde olanında ölmesi diye bir şey söz konusu olmaz. Ne zamanki kendimizi idrak edeceğiz varlığımızı 2.doğuş olan ve veled-i kalp hükmüyle doğacağız o zaman biz yaşamaya başlâmış olacağız. (Yani dirileceğiz. M.D.) Yolumuza Fusûs’ül Hikem Mûsâ a.s fassı ile devam edelim;
5. Paragraf:
İmdi Musa'nın tâbut içinde deryaya ilkâsının sureti, sûret-i helak idi. Zahirde ve bâtında onun için katiden necat oldu. Binâenaleyh nüfûs, ilim ile mevti cehilden dirildiği gibi diri oldu. Nitekim Hak Teâlâ buyurdu: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا [En'âm, 6/122) "O kimse ölü idi", yanî فَاَحْيَيْنَاهُ "Biz onu dirilttik", yanî (ilim ile); "Ve biz ona bir nur yarattık ki nâs içinde onunla yürür" (o da hidâyettir); "Acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi?" (o da dalâlettir). لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا "Ondan hâriç değildir", ya'ni (ebeden doğru yolu bulamaz). Zîrâ emrin kendi nefsinde gayesi yoktur ki onun indinde tevakkuf olunsun. Böyle olunca hüdâ insanın hayrete mühtedî olmasıdır. Şu halde ma'lüm olur ki, muhakkak emr, "hayref'tir. Ve hayret, kalak ve harekettir; ve hareket dahi hayattır. Binâenaleyh sükûn yoktur; şu halde mevt yoktur; ve vücûddur, binâenaleyh adem yoktur. Ve suda dahi böyledir ki, hayât-ı arz onun sebebiyledir. Ve onun hareketi Hakk'ın اهْتَزَّتْ ya'nî "İhtizaz eyledi" (Hac,22/5) kavlidir. Ve onun hamli Hakk'in وَرَبَتْ (Hac, 22/5) ya'nî "Ziyâdeleşti" kavlidir. Ve onun vilâdeti Hakk'ın وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ (Hac, 22/5) ya'nî "Her bir zevci behîcden inbât eyledi" kavlidir. O ancak kendisine benzeyeni, ya'nî kendi gibi tabîi olan şeyi doğurdu, demektir. Binâenaleyh arzdan doğan ve ondan zahir olan şey ile arz için şefiyyetten ibaret olan zevciyyet hâsıl oldu. Ve keza vücûd-ı Hak için dahi. neş'esiyle esmâ-i ilâhiy-yenin hakayıkııu taleb eden âlem cinsinden ondan zahir olan şey sebebiyle kesret; ve muhakkak o şöyledir ve böyledir, diye tadadı esma sabit oldu (5).
Mûsâ’nın tabut içinde deryaya ilkasının sureti suret-i helak idi. Yani dış görünüşüne bakıldığında helaktı yani boğulma, ölme suretiydi. Ama bu durum Firavunun elinden ölmekten daha iyiydi. Onun tabutun, sandığın içine konması katl edilmekten kurtuluşu oldu. Böylece ölü olan nefislerimiz ilim ile cehil ölümünden dirildiği gibi. O da suya atıldığı zaman dirildi, yani hayatiyeti devam etti, suya bırakılmasaydı Firavun tarafından katl edilecekti. Hakteala 6/122 ayetinde buyurur,
اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ
6/122-) Evemen kâne meyten feahyeynahu ve cealna lehu nuren yemşiy Bihi fiynNasi kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha* kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya'melun;
6/122-Ölü iken kendisini (Hakikat ilmi ile) dirilttiğimiz; insanlar içinde onunla yaşaması için basîret nûru oluşturduğumuz kimse(nin durumu); karanlıklar içinde kalıp ondan kurtulamayan gibi olur mu? Hakikat bilgisini inkâr edenlere, yapmakta oldukları böylece süslendirildi.
Ölü idi biz onu dirilttik, yani cehil ile ölü idi biz onu dirilttik. Yani ilim ile dirilttik. Ve biz ona bir nur yarattık verdik ki nas içinde onunla yürür. O nur onda mevcut ama daha evvel bilinmediğinden ortaya çıkmamıştı, yok hükmündeydi, çünkü o herkeste mevcuttur, onu belirli çalışmalarla zuhura çıkaran bakın وَجَعَلْنَا ve cealna “bu işi biz yaptık” buyuruyor. Cebrail yaptı, Azrail yaptı, falan yaptı dolaylu yaptı değildir. “Ben yaptım” da demiyor, bi zatihi “Biz yaptık” diyor. Bizatihi kendi diliyle konuşuyor. Cenab-ı Hak bazı yerlerde “Ben “ de der, “Biz” dediği zaman kendi sıfatlarına şahsiyet vermesindendir. Sıfatlar da Zat’ından ayrı bir şey olmadığından ben böyleyim de böyleyim böyleyim de diye ayırmadan “Biz” ifadesini kullanıyor. Bakanlar kurulunda baş bakan ben yaptım demiyor, biz bakanlar kurulu olarak bu kararı aldık diyor. Cenab-ı Hak Esm-ül hünsasıyla birlikte “Biz” diyor. Ama bazen hiçbir isim ve sıfatına ihtiyaç göstermeksizin Zat’i olduğundan yani sadece Zat fiili olduğundan “Ben yaptım” buyuruyor. “Biz” demesi tecellinin daha geniş olduğunu gösteriyor. Mesela وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Venafahtü fihi min ruhi” Ben ona ruhumdan üfledim buyuruyor, çünkü orada daha Sıfatlar, Esmalar henüz yok zaten. Doğrudan doğruya Hakkın Zat’ının Zati tecellisidir. Yukarıda dediği tabiat alimi kendini tanımıyorsa o nefes alan veren bir varlık dahi olsa fiziken “Hay” hükmünde de olsa ama manen ilmen ölü hükmündedir. Onun için Cenab-ı Hak evvela ölümü sonra hayatı halk etti. Tebareke-i Şerifte öyle buyuruyor. 67/2
خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَوةَ
67/2-) Elleziy halekalmevte velhayate liyebluveküm eyyüküm ahsenu 'amela* ve "HU"vel'Aziyzul Ğafur;
67/2Ortaya koyacaklarınız itibarıyla hanginizin daha mükemmel olduğunu yaşatmak için ölümü ve hayatı yaratan "HÛ"dur! O, Azîz'dir, Gafûr'dur.
Allah evvela ölümü halk etti sonra hayatı halk etti. İşte “ölü olanı biz dirilttik” nurumuzla, “o nur ile insanlar arasında yürür” buyurur. Bunun başka bir ifadesi “Rahmanın kulları halk içerisinde yürür, o halk onun halini tanıyamaz ona takılırlar” işte bu biraz kendinden geçmişi kendi halinde olanı işte abdal, deli gibi onlar da karşılık olarak derler ki “size selam olsun” derler. 25/63
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
25/63-) Ve ıbadur Rahmanilleziyne yemşune alel Ardı hevnen ve iza hatabehümül cahilune kalu Selâma;
25/63-Rahman'ın kulları (Esmâ hakikatlerinin şuurunda olanlar) arzda (beden yaşamında) benliksiz ve şuurlu yaşarlar... Cahiller (hakikatten perdeliler) onlara sataştıklarında: "Selâm!" derler.
İşte içindeki nur hakikatiyle yürüdüğü için böyle derler. İnsanlar içinde yürür demesi suret olarak dolaşan mesela orman içinde yürür gibi, kendini bilmeyen gaflet halinde olan insanların sistemi onların yaşam sistemlerine değişik düşmektedir. Ama çoğunluğa göre hareket edildiğinden ki çoğunluğun yanılgıda olduğu bilinmediğinden, çoğunluk yanılgıdadır sebebi nefsi hareket ettiklerindendir.
Çok az bir kısmı mutlak olarak isabetli olur yaptıkları işte. Zaten her şeyde böyledir. Her ilim dalında da böyledir. Çok isabetli olanlar azınlıktadır. Hangi gurupta çok kalabalık varsa orasının durumu kemalata uzaktır. Yanı çokluk mutlak kemalatta olduğunu göstermez. 6/122
﴿١٢٢﴾ اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِى الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَاكَانُوا يَعْمَلُونَ
“Kendisine nûr verdiğimiz kişi karanlıkta olanlara benzer mi” 6/122
Ölüm yok olmak değildir, ölüm nefsin tattığı şeydir. Yokluk yoktur, ölüm vücuttur. Çünkü ölüm yaratılmış bir şeydir 67/2 ayetinde buna işaret vardır. Su da dahi öyledir ki arzın hayatı onun sebebiyledir. Yani arzın hayatı suyun sebebiyledir, onun hareketi Hakkın ihtiza eyledi yani hareketlendi. 22/5 de buyurur. وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ Her bir zevci behicden meydana getirdi Musa (as) ın sandık içerisinde olduğu halde validesi tarafından suya bırakılması sureti yani bu yaşam hali helak yaşamıydı. Helak suretiydi, zira küçük bir çocuğu bir sandık içine koyup deryaya bırakmak onun helakine çalışmak olur. İşte bu suya, deryayai denize bırakma sureti suret-i helak olmakla beraber zahir ve batında Cenab-ı Musa’nın öldürülmesinden kurtuluşu oldu.
İnsan nefisleri nasıl ki ilim ile cehil ölümden dirilir ve halas olursa Musa (as) dahi öylece diri oldu. Yani İlm-i İlahiye bırakılmak suretiyle ilmi olarak dirildi, zira ilim tahsil ederken nefsini biraz zorlama gerekir. İşte Musa (as) ın deniz içine bırakılması zorlanmasıydı. Deniz içinde dalgalarla çalkalanarak gitmesini nefis mücadelesine benzetilmektedir. Beşerin nefsi zahirde ve batında cehilden diri olur. Yani nasıl denize suya atılmakla ölümden kurtuldu, beşer nefsi de ilim denizine girmekle yani ilim tahsili ile kendi bölümünden cehil mevtinden kurtulmasıdır. Kişinin nefsinin ilim ile hayat bulması 6/122 ayetinde buyurulmuş tur, اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا 6/122-) siz ölü idiniz, bakın burada “siz” buyuruyor. Siz ölüler değimliydiniz diyor. Siz varsınız ama ölü durumundasınız diyor. Dikkat edin buna diyor. Ben size bir hayat verdim ama siz bu hayatı ilim ile süsleyin diyor.
Siz dünyada iken ilim ile dirilin diyor yoksa nefs ölümü tatmak ile dirilmek mümkün değildir diyor. İlim ile aydınlanmak Hakikat-ı İlahiyeyi aydınlatıyor, gündüzün aydınlığı ise eşyayı aydınlatıyor. Hakikat-ı İlahiye zaten aydınlık onun aydınlığına ulaşıyor kendindeki aydınlık ile.
Biz onu ilim ile dirilttik ve ona bir nur verdik ki nas içinde o nur ile gezer. O nur da hidayettir. Zahiren sünnet-i seniyeye uymak, farzları takip etmek, batınen de onların özlerini idrak ederek yaşamaktır. Hakikatlerini idrak ederek yaşamaktır. O kimse acaba karanlıklarda olan kimseye benzer mi, o kimse ebediyen doğru yolu bulamaz.
Deniz vasıtasıyla baka bulan hayat-ı hissiye-i Museviye yani hissi hayatta baki olan deniz vasıtasıyla buraya ulaşan Museviye ilim ile hasıl olan hayat-ı akliyeyi teşbih olunmuştur. Akli hayata benzetilmiştir, suyun ilim sureti olduğuna tembih olunur, zira kendisinden her şey hayat bulan su ile bedenler nasıl hayat bulursa yani suya bırakılmasının sebebi bedenler nasıl suyla hayat bulurlarsa ilim ile dahi nufus-u beşeriye böylece manevi hayat bulur.
Yani insanın nefsi manevi hayatını bulur. Dalaletten ibaret olan zulmetten kurtulur, zulmette kalanlar ise ebediyen doğru yolu bulamazlar. Karanlık dediğimiz gecenin karanlığı manasınada değil, ilimi bilgisizlik veya belirsizliktir, hakikate cehil olmaktır. Malum olsun ki ilim ikidir, birisi ilm-i hakikat, diğeri de ilm-i hayaldir. İlm-i hakikat enbiyanın ve onların varisi olan evliyaların tevdi buyurdukların ilimdir ki hakikat ile hayal arasına camidir. Yani Evliyaullah’ın getirdiği ilim öyle bir ilimdir ki hem hakikat ilmi hem de hayal ilmini birleştirir, arasında berzahtır.
Bu ilmi tahsil edenler hakikat-ı vücut ile hayal arasındaki bağlantıya arif oldukları için hayrete düşerler. Bu hayret hayret-i mahmudedir, yani övülen bir hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir yani ilmin sonunda hayrete düşer. Yani sonsuz hakikat-ı ilahiyeyi idrak ettikçe hayretten hayrete geçer, Efendimizin dediği gibi; “Rabbim Zat’ında olan hayretimi artır” diyor.
Fiilinde Esmasında değil, işte övülen hayret bu hayrettir. Zira ilm-i hakiki neticesidir. Hakiki ilmin neticesinde hayretler oluşur insanda, hem kendi hakikatini hem de ilahi hakikatleri anlamaya vesile olur. Onun için (sav) Efendimiz “Ya rabbi sende olan benim hayretimi ziyadeleştir” dedi.
İlm-i hayal felsefe ehlinin ilmidir. Fen adamlarının meşkul olduğu tabiat ilimleridir. Bu taife Embiya ve Evliyanın tebligatına kulak asmayıp maddeyi tetkik ile hakikat-ı vücudu idrake çalışırlar. Yani maddeyi tetkikle hakikatleri anlamaya çalışırlar. Halbuki madde ve maddeden müteşekkil muhtelif suretler hep hayalattan ibarettir. Bu hayalet ise vücud-u hakikinin Esma gölgesinden başka bir şey değildir. Bu âlemlerin hepsi hayal, hayal de Esma-ı ilahiyenin gölgesinden başka bir şey değildir. Hayellere gark olmuş kimselerin bir hayali bırakıp diğerine yapışmak suretiyle ömürlerini heba edecekle gerçeği bulamayacaklardır.
Onların bu hayreti zem edilmiş hayrettir. Çünkü hayalin verdiği ilmin neticesidir. Bu ilim aynı cehildir. Neden? Bir yere ulaştıramadığı içindir. Cenab-ı Hakkın tecellilerinin sonu yoktur ki burada bir nihayete ulaşabilsin hayali ilim ile. Şu halde bu da insanın hayret-i mahmudeye müstedi olmasıdır. Yani istenilen şey insanın övülen hayrete yönelmesidir, Zati hakikatleri anlamaya çalışmasıdır.
Bu görünen Esmâ-ı İlâhiye O’nun tecelliyatından ibarettir, bu tecellinin nihayeti yoktur ki işte burası müşahedenin nihayetidir deyip orada durabilsin. Bu sebeple hayrete düşer böylece bilir ki muhakkak emr-i vücut hayrettir. İmdi mademki hayret vakıf olamama suretiyle olur, şu halde onların hayreti sıkıntı ve çırpınır durur, hareket olan yerde dahi hayat vardır, hareket olan yerde de sükün olmak mevzu değildir, hareket hayatı gerektirdiğinden hareket içinde ölüm yoktur. Nitekim hadis-i Şerifte buyurulur; “İlim ile diri olan kimse ebeden ölmez” buyurur. Buradaki ilim hayal ilmi değil hakikat ilmidir. Hayat vücuttur yani varlıktır, şu halde a’dem yoktur, yani yokluk yoktur, ilimde hayat mevcut olduğu gibi kendisi ile arzın hayatı hasıl olan suda dahi hayat vardır, arzın hareketi 22/5 ayetinde Hakteala buyurur, وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ