İçeriğe atla
Hac 5Cüz 17 · Sayfa 332

Hac Sûresi 5. Âyet

الحج

Sohbete sor

Yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî raybin mine-lba'śi fe-innâ ḣalaknâkum min turâbin śümme min nutfetin śümme min ‘alekatin śümme min mudġatin muḣallekatin veġayri muḣallekatin linubeyyine lekum(c) venukirru fî-l-erhâmi mâ neşâu ilâ ecelin musemmen śümme nuḣricukum tiflen śümme litebluġû eşuddekum(s) veminkum men yuteveffâ veminkum men yuraddu ilâ erżeli-l'umuri likeylâ ya'leme min ba'di ‘ilmin şey-â(en)(c) veterâ-l-arda hâmideten fe-iżâ enzelnâ ‘aleyhâ-lmâe-htezzet verabet veenbetet min kulli zevcin behîc(in)

Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir "alaka"dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir "mudga"dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

Hac Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Topraktan yani Hz. Âdem babamızın halkiyet hikmetten “ve nefahtü” ile ma’nâ âlemimiz enfüsümüz ve sonra kendi zâhiri babalarımızın atılan suyunda madde bedenimiz halk olunmuştur ve Alaka da Alak suresi 2. Âyette bildirilmiştir.


~~96.2~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
~ ~ ~

(96/2) - Halekal insâne min alâk.
(96/2) - İnsanı bir alâktan yarattı.


ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti.

Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halko-lundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebe-sinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi. Ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.

Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[9]

Nasıl ki bir anneden zâhir bedenlerimiz meydana gelmiş ise bâtıni doğumuz içinde bir gönüle girip Bismillahirrahmanirrahim yani besmele-i şerif olan irfan ehlinin gönlünde bâtıni doğumun gerçekleşmesi lazımdır.

İşte bunların kimisi akl-ı külle ulaşır ve kamil insan olur kimiside bu veled-i kalb devresini tamamlayamadan nefsaniyetinden kurtulamaz ve manen ölür.

Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin.

Ömrün en düşkün çağı ise kişinin düşkün yani miskin hale geli varlığından eser kalmaması ve hiçbir şey bilmez hale gelmeside nefsinin cahili olması ve nefsinden hiçbir şey hale gelmemesidir.

Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur yağdırdığımız zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.

Bu konu hakkında Fusûs’ül Hikem Mûsâ fassı ile yolumuza devam edelim;

2. Paragraf:

İmdi Mûsâ (a.s.) kuvâ-yi fa'âleyi cem' etmekle, ancak ervâh-ı kesîrenin mecmû'u olduğu halde doğdu. Zîrâ sağır kebîrde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin? Hâssıyyetle büyükte tasarruf eder. Binaenaleyh kebîr kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülaabe eder; ve ona çocukça söyler; ve ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o, onun taht-ı teshîrindedir. Halbuki o, vâkıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine ve mesâlihinin tefakkudüne ve te'mînine meşgul kılar, tâ ki sadrı dıyk olmaya. İşte bunun hepsi sağîrin kebîrde olan fiilindendir; ve bu makamın kuv­vetinden nâşîdir. Zîrâ çocuk Rabb'ine hadîs-i ahddir, çünkü yeni olmuştur. Halbuki kebîr eb'addir. İmdi Allah Teâlâ'ya akreb olan kimse Allah Teâlâ'dan eb'ad olan kimseyi teshir eder. Nitekim mukarrabîn olan pâdi­şâhın havâssı, ona mukarrabiyyetlerinden dolayı eb'ad olanları teshir ederler. Resûlullah (s.a.v.) nüzulü vak­tinde kendisini yağmura ibraz ederdi; ve onun isabet etmesi için başını açardı; ve "Onun Rabb'ine olan ahdi yenidir" buyurur idi. İmdi bu Nebinin bu ma'rifet-i billahına bak ki, onu ne şey eceli ü a'lâ ve evzah eyledi! Şu halde yağmur, Rabb'ine onun kurbu olduğu için, efdal-i beşeri teshir eyledi. Binâenaleyh vahy ile nazil olan resul gibi idi. Böyle olunca onu hâl ile bizatihi davet etti. Rabb'inden ona getirdiği şey ona isabet et­mek İçin, kendini ona ibraz eder idi. İmdi ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için fâide-i ilâhiyye hâsıl olmasa idi, kendi nefsini ona ibraz etmez idi. Bu risâlet, suyun risâletidir ki, Allah Tealâ diri olan her şeyi ondan halk eyledi. İyi anla! (2).

Musa (as) fail kuvvetleri toplamakla ancak ervah-ı kesirenin mecmuu olduğu halde doğdu, zira sagir (küçük) kebirde müessirdir. Sen çocuğu görmez misin büyükte tasarruf eder. Böylece sagir kendi riyasetinden ona nazil olup onunla mülabe eder, ona çocukça söyler, ona onun aklıyla zahir olur. Böyle olunca o onun taht-ı tescirindedir. Yani tesiri altındadır. Halbuki o vakıf değildir, yani çocuk buna vakıf değildir. Ondan sonra onu kendi terbiyesine ve himayesine çocuğu meşkul eder ta ki çocuk sıkıntıya girmeye, bunlar küçüğün büyükte olan fiillerindendir. Bu makamın küvvesinden naşidir, zira çocuk rabbına hadis-i ahidir.

Çünkü yeni olmuştur. Halbu ki büyük Allah’tan uzaktır, çocuk yakındır. Allahüteala’ya yakın olan kimse uzak olanı tesir altına alır. Yani Allah’a yakın olan kimse Allah’tan uzak olan kimseyi tesir altına alır. Nitekim Mukarrebin olan padişahın havası yani padişaha yakın olan havası onun yakınlığından dolayı padişahtan uzak olanları tesir ederler. Rasulullah (sav) efendimiz nüzulu vaktinde kendisini yağmura açardı yani yağmur yağarken yağmur altında dolaşırdı ve onun isabet etmesi için başını açardı. Ve “onun rabbine olan ahdi yenidir.” Buyurur idi. Yani Hak’tan yeni gelmiştir, buyurur idi. Şimdi bu Nebi’nin bu marifet-i Billah’ına ba k ki yani Allah’ı bilme marifetine bak ki onu ne şekliyle ala ve üstün getirdi.

Şu halde yağmur Rabbine olan yakınlığı yüzünden rabbından yeni tecelli ettiğinden insanları tesir eyledi. Böylece Vahy ile nazil olan Rasul gibi idi. Yani yağmuru Rasul’e benzetiyor. Haktan yeni geldi taze geldi diyor. Böyle olunca onu hal ile bizatihi davet etti. Rabbından ona getirdiği şey ona isabet etmek için. Yani yağmur hal lisanı ile peygamberi kendine davet etti. Yani yeni gelen vahiy olarak kabul ettiği için. Bu yüzden de kendini ona ibraz eder idi, başını açar idi, ondan ona isabet eden şey sebebiyle onun için faide-i İlahiye hasıl olamsa idi kendi nefsini ona ibraz etmezdi.

Yani başını açıp da yağmurun altına gitmezdi. Bu risalet suyun risaletidir ki Allahüteala diri olan her şeyi ondan halk eylediğini iyi anla. Yani Rasullük sudaki Rasullük suyun risaletidir. Neden, halk edişi yönünden, hayat verişi yönünden yani Efendimiz onun için başını açarmış risalet olarak gördüğü için ona. O da suyun risaleti olarak. Yani Musa (as) kendisine kuvvayı faaliye mesabesinde olan faal kuvvetler durumunda bulunan kesilen çocukların ervahını cem etmekle buervah-ı kesirenin heyet-i mecmuası olduğu halde doğdu. Yani Musa (as) doğduğu zaman kendisi hakkında kesilen çocukların batındaki kuvvetleri ile birlikte doğdu.

Hani bir rivayet vardır, derler ya her peygamber de genel olarak 40 insan gücü vardır. Ama Resul (sav) de de 40 peygamber gücü vardır, dedikleri bu manaya geliyor. Batın âleminden almış olduğu kuvvetlerle kendisi göründüğü halde böyle büyük kuvvetlerle ortaya çıkıyor. Zira çocuk büyükte tasarruf etmek suretiyle müessirdir. Şunu demek istiyor çocuk kuvveti gerçi onlar ama çocuk nasıl babaya tesir ediyorsa işte o çocuklar da o, (Musa onların babası hükmüne girdi) kuvvetler onda tesir etti. Büyük çocuğun mertebesine tenezzül edip onunla oynaşır, yani çocukla şakalaşır oynaşır.

Onun “su” diyeceği yerde “bu” taam diyeceği yerde “mama” ve sıcak diyeceği yerde “cıs” der. İyiye “cici” kötüye de “kaka” der. Ona çocuğun aklı derecesinde görünür. İşte “insanları akılları derecesinde konuşunuz” işte bunu bütün eğitimcilerin bilmesi gereken bir durumdur. Öğrencisinin aklı hangi derecede ise o dereceden hitap etmesi lazımdır, çocuk ise çocuk olması lazımdır ki onunla irtibat kurabilsin. Başka türlü de irtibat kuramaz. Çocukla büyük yan yana olsalar, büyük kendi halinde olsa aralarında birlik olmaz. Çocuğun büyük haline ulaşması mümkün olmadığına göre o zaman büyük küçüğün haline ulaşması gerekir. İşte bu da çocuğun ondaki tesiridir.

Böyle olunca büyük küçüğün taht-ı tesirindedir. Hakikat böyle iken büyük küçüğün tesiri altında olduğuna vakıf değildir. Tabi ki irfan ehli ise o başkadır. Çocuk büyüğü kendi mertebesine tenzil ettikten sonra o büyüğü kendi mertebesine himayesine kendisine munis görünmek suretiyle tesir eder. İşte bu hallerin cümlesi küçüğün büyükte olan tesirinden ve bu tasarruf çocukluk makamının kuvvetinden meydana gelmektedir. Yani çocukta ne kadar büyük kuvvet var ki farkında olmadan biz ona oyuncak diyoruz ama çocuktaki kuvvet büyük kuvvetinden daha fazla ki onu kendisine tabi tutuyor.

Büyüğün küçüğe uymasının sebebi küçük Rabbından yeni geldiği için Rabbındaki muhabbeti ona olan tesiridir, yoksa çocuğun kendi tesiri değildir. Ve o yeni vücut bulmuştur, o Rabbından en yakın zamanda ayrılmıştır, büyük ise çok seneler geçtiğinden Rabbından o derece uzaklaşmıştır. Ama çocuk Rabbına yakındır. Böyle olunca Allahütealaya en yakın olan en uzak olana tesir eder. Zahirdeki sultanların kendisine yakın olanları, padişaha yakın olan kulları padişahın uzak olan kullarına tesir ederler. Sebebi padişaha yakınlıkları dolayısıyladır. Rasulullah (sav) Efendimiz yağmur yağarken vücud-u Şeriflerini yağmura tutarlar yağmurun isabet etmesi için mübarek başlarını açarlar, kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Rabbine olan ahdi yenidir “ buyururlar idi.

Yani rabbinden yeni gelmiştir, zuhura çıkma sözleşmesi yenidir, buyurur idi. Hatem-ül Enbiya olan Efendimizin yüce marifetine bak ki o marifet ne yücedir, ne açıktır yağmur rabbına o zamanda yakın bir bağlantısı olduğu için Resul (sav) i tesir eyledi. Böylece yağmur Resul (sav) e vahy ile nazil olan Rasul yani Cebrail (as) gibi idi.

Haktan yeni ayrıldığı için haberci olmuş oluyor. Cebrail (as) da Haktan haber getiriyor ya ama su mevzuunuda bu mevzuyla bir tuttu diyor. Melek lisanla davetini yapıyor, yağmur da Resul (sav) e lisan-ı hal ile hal lisanı ile bizatihi davet eyledi. Yani zatıyla davet eyledi. Kelamıyla değil.

Zira mükemmel havas-ı zahir ile idrak ettikleri şeyin hepsinde kendilerine Hazret-i İlahiyeden, yani hakikat ehli mana âleminden kendilerine ne gelmişse bunların içinde vahyi ilahi manaları bulurlar, idrak ederler. Yağmur hazret-i İlahiden nazil olan ilmin suretidir. Başını açması bu yöndendir ayrıca su hayat verir. Yağmura nefsini açması ruh-u kamilin kendine ifaza olunan feyzin telakkisine yani idrak edilmesine başın keşfe açılması zuhur-u hakayik içindir. Nasıl ki husl mahali kalptir, rabbından Resul (sav) e getirdiği hayat ve ilim bu yağmurun kendisine isabet etmesi için vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz ederdi.

Böylece yağmurdan (sav) Efendimiz de isabet eden şey ilahi sebebiyle o yağmurdan kendileri için faide-i İlahiye hasıl olmasıydı. Yani kendisini yağmura açması ilmin hakikati, hayatın hakikatinden fayda sağlamak içindi. Yani fayda hasıl olmasaydı Vücud-u Şeriflerini yağmura ibraz etmez idi.

Yağmurun bu risaleti suyun risaletidir ki Allahüteala (CC) Kur’an-ı Kerim’de 21/30 de buyurur.

21/30-) Evelem yeralleziyne keferu ennes Semavati vel Arda kâneta retkan fefetaknahüma* ve cealna minelMai külle şey'in hayy* efela yu'minun;

21/30- O hakikat bilgisini inkâr edenler görmediler mi ki (yıldız oluşumları öncesi uzayda) semâlar ve arz birleşik idi de biz onları (kuvvelerin yoğunlaşmasıyla) yarıp ayırdık! Her diri şeyi sudan (H2 O) oluşturduk... Hâlâ iman etmiyorlar mı?

“Biz her şeyin hayatını sudan başlattık “ beyanı üzere hayat sahibi bulunan her şeyi sudan halk eyledi bu hikmeti iyi anla. Yani neye başını açtı hikmetinin de bir özelliği de budur.[10]

Ve âyetin başına dönecek olursak dirilişi anlayabilmek için önce Ölüm nedir? Onu anlamamız lazımdır.

SORU: ÖLÜM NEDİR?[11]

Dördüncü soru ise ölüm nedir? Bu hususta bir hadis vardır. Bir yerde rastladım hatta onun fotokopisini de çektim. Son olan o dosyaya da bunu koydum. Ressam dosyasına, ilgili çünkü. Sahihi Buhari tercümesi cil 11 sf 193 de kayıtlı Ebu saidi hudri’den rivayete göre, resullullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur (Ölümü bu kadar güzel açıklayacak başka hiç bir kayıt bu âlemde yoktur) tamamen vahiy bir açıklayış Kur’an değil ama kutsi hadisler bölümünde olması lazım “Kıyamet günü (hesap kitap görüldükten sonra cennete cehenneme gidecekler belirlendikten ve ayrıldıktan sonra), ölüm “ak’lı kara’lı alaca bir koyun suretinde getirilecek.” Ne demek? Ölüm mahluk demek bakın. Yani halk edilmiş yani sonradan olmuş. Asılda olan bir şey değil ölüm, kadimde olan bir şey değil nerede hadisde olan, yani zuhurda sonradan olan bir şey ölüm. Allahın varlığında ölüm diye bir şey yok.

Bir tellal “ey cennet halkı” diye bağıracak. Cennettekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar. Ne kadar güzel bir ifade. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Onlar bir başka şeylerle meşgul oluyorlarken, aralında sohbet yeme içme bir başka âlemdeyken, bir tellal ey cennet halkı diye bağıracak onlarda başlarını çevirip bakacak. Bulundukları yerden çıkarak bakacaklar. Şimdi bunun üzerine tellal bunu bilir misiniz diye sorar, o koyunu getirip gösteriyor, bunu bilir misiniz diye sorar? Ehli cennetin hepsi onu görerek “evet biliriz, bu ölümdür” derler. Ehli cennet demek ki daha evvelden bunu öğrenmişler. Nerde öğrenmişler. Biliriz diyorlar. Ezbere gidilmemesi lazım.

Sonra tellal ey cehennem halkı diye yüksek sesle seslenir. Onlarda bakarlar. Ve bulundukları berzahdan çıkıp korku içinde bakarlar. Demek ki, henüz azap başlâmamış. Tellal bunu biliyor musunuz diye sorar. Onlarda hepsi görerek “evet biliriz bu ölümdür derler”. Peki, nasıl oldu da her iki bölümde birbirlerine zıt olan cennet ve cehennem ehlinin hepsi ölümün ne olduğunu biliriz dediler o koyunu tanırız dediler. Çünkü hepsinin başıdan bir ölüm geçti.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)