Liyec'ale mâ yulkî-şşeytânu fitneten lilleżîne fî kulûbihim meradun velkâsiyeti kulûbuhum(k) ve-inne-zzâlimîne lefî şikâkin be'îd(in)
Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler.
Allah, şeytanın karıştırdığını, kalblerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseleri sınamaya vesile kılar. Zalimler şüphesiz (haktan uzak) derin bir ayrılık içindedirler.
Bu ayet, şeytanın vesveselerinin kalbi hasta ve katı olanlar için bir fitneye dönüşmesini ve zalimlerin derin bir ayrılık içinde oluşunu dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'fitne', 'marad' ve 'şikak' kavramları, ayetin ana mesajını oluşturan merkezi unsurlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fitne kelimesi, altını ateşte eriterek saflığını anlamak gibi, bir şeyi denemek ve sınamak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, şeytanın vesveselerinin, insanların imanını ve kalplerinin durumunu ortaya çıkaran bir deneme aracı olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'fitne', Kur'an'da genellikle bir deneme, sınama, musibet veya kargaşa anlamında kullanılır. Bu ayette ise şeytanın eylemlerinin, inananların kalplerindeki zayıflığı veya katılığı ortaya çıkaran bir test işlevi gördüğünü vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, fitneyi 'imtihan' ve 'belâ' olarak açıklar. Ayetteki 'fitne', şeytanın attığı vesveselerin, kalplerinde hastalık bulunanlar için bir imtihan ve sapma sebebi olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Marad, bedendeki hastalığın yanı sıra, Kur'an'da genellikle kalpteki manevi hastalığı, yani şüphe, nifak ve imandaki zayıflığı ifade eder. Bu ayette, şeytanın vesveselerine açık olan, imanı zayıf kalpleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'marad' kelimesinin hem bedensel hem de manevi hastalıkları kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımı, kalplerdeki şüphe, nifak ve hakikati kabul etmeye karşı direnç gibi manevi rahatsızlıkları işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'marad' kavramının Kur'an'da genellikle münafıkların ve imanı zayıf olanların kalplerindeki durumu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, şeytanın etkisine kolayca kapılan, hakikate karşı direnç gösteren kalplerin durumunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasvet, bir şeyin sertleşmesi ve katılaşması anlamına gelir. Kalplerin kasveti ise, onların öğüt almaması, hakikate karşı duyarsızlaşması ve imandan uzaklaşmasıdır. Ayette, şeytanın vesveselerinin bu tür kalpler üzerindeki etkisini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, kalbin kasvetini, onun yumuşaklığını ve duyarlılığını kaybetmesi olarak tanımlar. Bu ayette, şeytanın karıştırdığı şeyin, zaten katılaşmış kalplerin daha da sapmasına yol açtığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, kalplerin kasvetini, onların Allah'ın ayetlerine karşı duyarsızlaşması ve öğüt kabul etmemesi olarak açıklar. Ayette, şeytanın vesveselerinin, bu tür kalplerin sapkınlığını pekiştiren bir etken olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak ve haksızlık etmek anlamına gelir. Kur'an'da genellikle Allah'ın sınırlarını aşan, küfür ve şirk işleyen kimseler için kullanılır. Ayette, şeytanın vesveseleriyle sapan ve hakka karşı gelenleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zalim' kavramının Kur'an'da sadece haksızlık edenleri değil, aynı zamanda Allah'ın birliğini inkar eden, O'na şirk koşan ve peygamberleri yalanlayanları da kapsadığını belirtir. Bu ayette, şeytanın fitnesine kapılarak hak yoldan sapan ve küfürde ısrar edenleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şikak, bir şeyin ikiye ayrılması, parçalanması ve zıtlaşması anlamına gelir. Kur'an'da genellikle derin bir anlaşmazlık, düşmanlık ve muhalefet için kullanılır. Ayette, zalimlerin hakikatten ve müminlerden tamamen ayrılmış, derin bir karşıtlık içinde olduklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şikak' kelimesini 'muhalefet' ve 'düşmanlık' olarak açıklar. Ayetteki 'şikakın ba'îd' ifadesi, zalimlerin hakka ve müminlere karşı olan ayrılıklarının ve düşmanlıklarının çok derin ve geri dönülmez olduğunu mecazi bir anlatımla vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, şikak kelimesinin 'ayrılık' ve 'karşıtlık' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayette, zalimlerin hakikatten ve doğru yoldan tamamen ayrılmış, derin bir zıtlaşma içinde olduklarını ifade eder.
Hac Sûresi
“Liyec’ale mâ yulkî-şşeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim meradun velkâsiyeti kulûbuhum ve-inne-zzâlimîne lefî şikâkin be’îd(in)” Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler. (22/53)
Bu âyet hakkında daha önce 53. Âyetler hakkında yapmış olduğumuz çalışmayı buraya alıyoruz.
(22/53) - “(Allah, şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki) kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme (vesilesi) yapsın. Zalimler, gerçekten (haktan) oldukça uzak bir ayrılık içindedirler.”[61]
“Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri Tevilat’ında” bu âyeti şöyle yorumlamıştır.
“O, bir temennide bulunduğunda…” telvin makamında nefsi temenniyle zuhur ettiği zaman “şeytan… katar…” karıştırır, “onun dileğine” dileğinin kapsamına ona münasip olan bir şeyler katar. Çünkü nefsin zuhur etmesi, kalpte bir karanlık ve siyahlık meydana getirir, şeytan bunun arkasına girip perdelenir ve uyumluluk aracılığıyla burayı vesvesesinin mahalli, telkinlerinin kalıbı haline getirir. “Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.” Ruhun nurunu kalbin üzerine yöneltip aydınlatmak, kutsi yardımını göndermek, nefsin zuhurunun zulmetini izale edip ezmek suretiyle onu iptal edip geçersiz kılar. Ki şeytanın telkininin fasitliği ortaya çıksın, meleğin telkini ondan ayırt edilsin. Şeytanın telkini yok olurken meleğin ilkası yerleşsin.
“Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir.” Tekmin aracılığıyla onları muhkemleştirir. “Allah, hakkıyla bilendir.” şeytani telkinleri ve onları vahyinden ayıklayıp yok etmenin yolunu bilir. “Hüküm ve hikmet sahibidir.” Hikmetiyle ayetlerini yerleştirir, sağlamlaştırır. Hikmetinin bir gereği de şeytanın telkinlerini, şüpheler içinde kıvranan münafıklar, kalpleri Hakk’ı kabul etmeye karşı duyarsızlaşmış, taş kesilmiş perdelenmişler için bir fitne yapması, şüphelerinin ve perdelenmişliklerinin katmerleşerek artması için onlara bir sınama aracı kalmasıdır. Çünkü zulmani, karanlık nefisleri, Hakk’a karşı duyarsızlaşmış katı kalpleri münasebetiyle sadece şeytanın telkinlerini kabul edebilirler. Nitekim, yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.” (Şuara, 221-222) Onlar Hakk’a karşı derin ve uzak bir ayrılık içindedirler. Böyle iken Hakk’ı kabul etmeleri mümkün müdür?
Bu âyetin açıklamasında telvin ve temkin arasında ki fark ortaya konulmuştur. Efendi Babam da temkin yani mekân sahibi bir zât olduğu için kalbine gelen ilhamat ve şeytani vehimleri birbirinden ayırt edecek güçtedir. Bizlerede yapmış olduğu uyarılarda ilhamat ve vehimin birbirinden ayırt etme yolunu göstermektedir.
Hazreti Pir Mevlana Mesnevi-i Şerifinde bu âyete işaret buyurmuştur…
1546. Bizim Mesnevimiz vahdet dükkânıdır. Birin gayrı her ne görür isen o puttur.
Bizim Mesnevîmiz ise vahdet dükkânıdır. Bu dükkânda tâliblere vahdet-i vücûd sırrı satılır ve ta’lîm olunur. Eğer Mesnevî-i Şerîfte o vücûd-i vâhid-i hakîkîden başka kıssalann ve hikâyelerin sûretlerini görür isen, bunlar maksûd-bizzât değildir. Put mesâbesinde olan keserâttır. O vahdeti ta’lîm için kullanılan misâller ve ölçülerdir.
1547. Putu medh etmek âmmenin tuzağı içindir. Bil ki, "el-garânîkul-ulâ" böyledir.
Eğer “Vahdet dükkânı olan Mesnevî de put mesâbesinde olan keserâtın ne faidesi vardır?” diye sorarsan deriz ki: Putu lisâna alıp medh etmek avâmmı vahdet tarafına avlamak için bir tuzaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz Ve’n-Necm sûre-i şerîfesini mü’minler ile kâfirlerden mürekkeb bir cem’iyet içinde okuduğu vakit ya’ni “İlâh olarak Lât ve Uzzâ ve diğer üçüncü Menât’ı mı gördünüz?” (Necm, 53/19) âyetinden sonra lisân-ı şeriflerinden “Bunlar âlî gurnûklardır ve onların şefâatleri elbette ümîd olunur" ibâresi zâhir oldu. Binâenaleyh hem mü’minler ve hem de kâfirler müttahiden secde ettiler. Gerçi mü’minlerin secdesi Hak için ve kâfirlerin secdesi ise putları medh olunduğu için idi. Fakat bu âlem-i sûrette iki zıddın ictimâ’ı vâki’ oldu ve vahdet-i suret husûle geldi. “Gurnûk”, “boynu uzun su kuşu ve yumuşak tenli delikanlı” ma’nâsınadır. “Garânîk”, bu kelimenin cem’idir. Bu kırâatı müteâkıb Cibrîl-i Emîn geldi. Bu ibârenin Kur'ân’dan olmadığım ve şeytanın ilkâsı bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri pek ziyâde kederlendi ve kalb-i şeriflerine büyük bir korku müstevli oldu. Hak Teâlâ hazretleri tesellî buyurup, sûre-i Hacc’da olan “Ey Resûlüm! Biz senden evvel bir resûl ve nebî göndermedik, ancak o resûl ve nebî kendi tarafından bir şey temennî ettiği vakit, şeytan onun murâd ettiği şeye ilkâ ederdi. Müteâkıben Allâh Teâlâ şeytanın ilkâ ettiği şeyi bozar, sonra Allâh Teâlâ kendi âyâtım tahkim eder. Ve Allâh Teâlâ alîm ve hakimdir. Çünkü Allâh Teâlâ şeytanın ilkâ ettiği şeyi, kalblerinde maraz olanlar ve kalbleri kâsiye olanlar için fitne ve imtihân kılar” (Hacc, 22/52-53) âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.
Bu mes’ele hakkında tefsîr âlimlerinin ihtilâflan vardır. Ba’zıları bu haber uydurmadır, aslâ vâki’ değildir; zîrâ şeytan vahye karışamaz, derler. Ve ba’zıları da bu ibâreyi okuyan peygamber değil idi; şeytan idi, derler. Velhâsıl bu ihtilâfâtın esbâb-ı mûcibesiyle burada zikri uzundur. Şeytanın ilkâsı mes’elesi yukanda zikrolunan âyet-i kerîme ile sâbittir. Hz. Pîr aslı olmayan bir nakli Mesnevî Şeriflerinde kale almazlar. Nitekim âtideki beyitte bu vak’ada bir sırr-ı ilâhî olduğu beyân buyurulmuştur.
Vak’anın iç yüzüne gelince, şu mütâlaât vardır.- Abdülkerîm-i Çili (k.s.) el-İnsânü’l-Kâmil ismindeki kitabında 57. bâbının birinci faslında şöyle buyururlar:
“Ma’lûm olsun ki, Allâh Teâlâ vaktâki nefs-i muhammediyyeyi zâtından yarattı, halbuki zât-ı Hak iki zıddı cem’ edicidir. Cemâl ve nûr ve hüdâ sıfatları cihetinden nefs-i Muhammedi (s.a.v.)den melâike-i âlîni yarattı; ve celâl ve zulmet ve dalâl sıfatları cihetinden dahi nefs-i Muhammedi (s.a.v.)den iblîs’i ve etbâ’ım yarattı ilh... ” Bu beyândan anlaşılır ki, hakîkat-i muhammediyye îblîs’i dahi muhittir. Sûre-i Şerife okunan mahalde ashâb-ı cemâl olan mü’minler bulunduğu gibi, ashâb-ı celâl olan kâfirler de var idi. Zıddı câmi’ olan hakîkat-i muhammediyyeden nâzil olan sûre-i şerife, bu câmiiyet hasebiyle, ehl-i dalâle âid olan ibâre dahi, bu hakîkat-i muhammediyyenin lisân-ı celâli ile okunuverdi. Bunun üzerine orada secde etmeyen bir ferd kalmadı; ve bu âlem-i sûrette ve şehâdette dahi, zıddeyni câmiiyetin sim inkişâf etti. Fakat Resûl-i Ekrem hazretlerinin taayyün-i Muhammedîsi ism-i Hâdî’nin mazhar-ı etemmi olduğundan, bu lisân-ı celâlî, lisân-ı cemâlîye muhâlif idi. Bu nokta-i nazardan Hak Teâlâ, lisân-ı cemâlî ile okunan âyât-i kur’âniyyeden, lisân-ı celâlî ile okunan ibâreleri bozdu ve nesh etti ve âyât-i cemâliyyeyi tahkim buyurdu.
1548. Ve’n-Necm sûresinde acele okundu. Fakat o fitne idi, sûreden değil idi.
Ya'ni bu Ve’n-Necm sûresinde lisân-ı celâlî ile acele okunan ibâre sûrenin müştemilâtından olmayıp, kalblerinde küfür ve inkâr marazı olan kimseler için fitne ve imtihân-ı ilâhî idi; ve fitne ve imtihânın sim budur ki: sûre-i şerîfe okunurken hem hidâyet ve hem de dalâlat ibâreleri mezkûr oldu. Orada bulunan efrâd-ı beşerden saâdet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar, ibâre-i hidâyete ve şekâvet-i ezeliyyeleri sâbit olanlar dahi ibâre-i dalâlete nazar edip secde ettiler. Binâenaleyh bir tâifenin hidâyet-i fiiliyyeleri ve bir tâifenin dalâlet-i fiiliyyeleri zuhûra geldi. Zîrâ bu âlem-i şehâdet âlem-i efâldir; ve netîcede "Allâh Teâlâ için hüccet-i bâliğa sâbittir” (En’âm, 6/149) âyet-i kerîmesinin sırn âşikâr oldu.
1549. Bütün kâfirler o Zamân secde edici oldular, Kapıya baş vurdukları dahi bir sır idi.
İbâre-i dalâlete nazaran bütün kâfirler secde edici oldular. Bunlann hepsinin ezdâdı câmi’ olan zât-ı Hakk’ın kapısına baş vurduklan dahi bir sır idi.
1550. Bundan sonra dolambaç ve uzak birtakım söz vardır. Süleyman ile ol ve şeytanlara karışma!
Bizim bu beyânâtımızdan sonra, bu mes’ele hakkında, bu âlem-i keserâta ve ikilik âlemine müteallik dolambaç ve vahdetten uzak birtakım sözler vardır ki, fikirleri bu ikilik vehmi içinde müstağrak olan âlimler tarafından îrâd edilmiştir. Ey sâlik! Kuvve-i vâhime şeytanlanna kanşma! Süleymân-ı zamân gibi olan insân-ı kâmil ile berâber ve ona tâbi’ ol! Ve onun ledünnî ve vehim şeytanından ârî olan kelâmlannı dinle![62]