Mâ kaderû(A)llâhe hakka kadrih(i)(k) inna(A)llâhe lekaviyyun ‘azîz(un)
Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
Allah'ın büyüklüğünü gereği gibi değerlendirip bilemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.
Hac Suresi 74. ayet, insanların Allah'ın kudretini ve azametini tam olarak idrak edemediğini vurgular. Ayet, 'kadr' kavramı etrafında şekillenerek, Allah'ın gerçek değerinin anlaşılamadığını ve O'nun 'Kaviyy' (güçlü) ve 'Azîz' (üstün) sıfatlarıyla bu eksik idrake bir cevap verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kadr' kelimesinin bir şeyin miktarını, değerini ve gücünü bilmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mâ kaderû' ifadesi, Allah'ın azametini ve kudretini tam olarak idrak edememe, O'na layık olduğu değeri verememe anlamında kullanılmıştır. Bu, insanların Allah'ın gerçek gücünü ve yüceliğini kavrayamamasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mâ kaderûllâhe hakka kadrihî' ifadesini 'Allah'ı hakkıyla tanımadılar, O'nun azametini bilmediler' şeklinde açıklar. Burada 'kadr' kelimesi, Allah'ın yüceliğini ve kudretini bilme, idrak etme anlamında mecazi olarak kullanılmıştır. İnsanların bu idrakten yoksun olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kadr' kavramının Kur'an'da hem 'ölçü, miktar' hem de 'değer, itibar' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayette ise 'Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler' ifadesiyle, O'nun mutlak gücünü ve yüceliğini tam olarak kavrayamama, O'na layık olduğu saygıyı ve değeri verememe anlamında kullanıldığını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hakka kadrihî' ifadesini 'O'nun azametine ve yüceliğine layık olduğu şekilde' olarak açıklar. Burada 'kadr', Allah'ın mutlak gücünü ve yüceliğini ifade eden bir ölçü birimi gibidir. İnsanların bu ölçüyü tam olarak kavrayamadığı belirtilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kadr' kelimesinin 'azamet, şeref ve yücelik' anlamlarına geldiğini vurgular. Ayetteki 'hakka kadrihî' ifadesi, Allah'ın sahip olduğu mutlak ve eşsiz yüceliğin, insanların zihinlerinde tam olarak yer edinemediğini, O'na layık olan değerin verilemediğini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kadr' kelimesinin Kur'an'da 'değer, ölçü, güç ve takdir' gibi farklı nüanslar taşıdığını belirtir. Bu ayette 'hakka kadrihî' ifadesi, Allah'ın mutlak kudretini ve yüceliğini tam olarak idrak edememe, O'na layık olan saygıyı ve değeri gösterememe anlamında kullanılmıştır. İnsanların bu konuda yetersiz kaldığına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kuvvet' kelimesinin bir şeyin gücünü ve dayanıklılığını ifade ettiğini belirtir. 'Kaviyy' ise bu gücün zirvesini, mutlak ve sınırsız kuvveti temsil eder. Ayette Allah'ın 'Kaviyy' olması, insanların O'nun kudretini tam anlayamamasının aksine, O'nun gerçek ve mutlak gücünü vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Kaviyy' isminin, her şeye gücü yeten, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağı anlamına geldiğini açıklar. Bu sıfat, Allah'ın yaratma, yönetme ve dilediğini yapma konusundaki sınırsız kudretini ifade eder ve insanların O'nun gücünü küçümsemesine bir cevaptır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'kuvvet'in bir şeyin etkileme ve değiştirme yeteneği olduğunu belirtir. 'Kaviyy' sıfatı ise Allah'ın bu yeteneğinin mutlak ve sonsuz olduğunu gösterir. Ayette bu sıfat, insanların Allah'ın gücünü idrak edememesine karşılık, O'nun gerçek ve sarsılmaz kudretini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azîz' kelimesinin 'nadirlik, güçlük ve üstünlük' anlamlarını taşıdığını belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun yenilmez, galip ve her şeyden üstün olduğunu ifade eder. Bu sıfat, Allah'ın kudretinin ve yüceliğinin tartışılmaz olduğunu, kimsenin O'na karşı gelemeyeceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Azîz' isminin, 'mağlup edilemeyen, kendisine ulaşılamayan, eşi benzeri olmayan' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayette bu sıfat, Allah'ın mutlak gücünü ve yüceliğini pekiştirerek, insanların O'nun kudretini tam olarak kavrayamamasının bir eksiklik olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Azîz' kavramının Kur'an'da 'yenilmez, galip, üstün ve erişilmez' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayette 'Kaviyy' sıfatıyla birlikte kullanılması, Allah'ın gücünün sadece fiziksel kuvvetle sınırlı olmadığını, aynı zamanda O'nun mutlak otoritesini ve yüceliğini de ifade ettiğini gösterir. İnsanların O'nun gerçek değerini anlayamaması, O'nun bu üstün sıfatlarıyla çelişir.
Hac Sûresi
“Mâ kaderû(A)llâhe hakka kadrih(i) inna(A)llâhe lekaviyyun azîz(un)” Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. (22/74)
Allah dilediğini icraya muktedirdir. Allah’ın kazası olan Ayan-ı Sabiteyi yani ilmi ilahi programının kaderini yani icrasını hakkıyla anlayıp bilemediler.
Zata ait isti‟dâdlar aslâ değişmediği gibi, iki zıttı da birleştirmez. Örneğin ilâhî ilimde saâdetle ma‟lûm olan bir a‟yân-ı sâbite, değişerek şekavetle ma‟lûm olmadığı gibi, bir a‟yân-ı sâbite aynı anda hem saâdet ve hem de şekâveti taşımaz. Çünkü bunlar, bir dîğerinin zıttıdır. Nitekim bir şey aynı an içinde hem beyaz ve hem siyâh olmaz.
İlâhî kazâ biri zorunlu, diğeri muallâk olmak üzere iki çeşittir:
“Zorunlu Kazâ” kayıtsız şartsız yerine getirilmesi gerekli olan kazâlardır. Bu kazâ ne sözlü duâ ile ve ne de fiili duâ ile ya‟nî tedbirler ile önlenemez. Zo- runlu kazâda iki i‟tibâr vardır. Birisi Allah indinde “muallâk kazâ” ve melek- ler ve kâmilin indinde “zorunlu kazâ” görünen ilâhî kazâdır. Bu kazâ duâ ve tedbîr ile önlenir.
“Muallak kazâ” kayıt ve şarta bağlı olarak yerine getirilmesi gereken kazâdır. Bu kazâ önleme şartının gerçekleşmesi hâlinde te‟sîrli olmaz. Şart dahî kazâdır. “Kazâ kazâ ile geri döndürülür” hadîs-i şerîfinde bu hakîkate işâret buyrulmuştur.
Zorunlu kazâya örnek: Tavla oyununu oynayan kimse, oyununu iyi oy- nadığı ve pullarını da önüne biriktirip arkadaşından evvel toplamaya başladı- ğı halde, öyle bir zar atar ki, açık vermeğe mecbur kalır. Çünkü başka türlü oynamak mümkün değildir. Burada tedbîr ve mahâretin te‟sîri yoktur. İşte bu zorunlu kazâdır.
Muallâk kazâya örnek: Bilindiği gibi, tavla oyununda oyuncular zarın hükmüne tâbi‟dir. Oyuncu oyununu kazanmak için uygun gördüğü zarın gelmesini ister. Fakat zarı atınca, zarlar genellikle istediğinden farklı olarak gelir. Oyuncu bunda mecbûrdur; mutlaka onu oynayacaktır. Velâkin gelen zar üzerine birkaç türlü oyun mevcût olduğu takdirde, onların en iyisini oyna- makta serbesttir. Bu husûsta mecbûr değildir. Eğer her gelen zarda oyununun en iyisini oynarsa, oyunu kazanabilir. Şimdi istediğinden farklı gelen zara tâbi olma mecbûriyyeti bir kazâdır. Ve kazanmak için oyunun iyisini oynamak da- hi bir kazâdır. İstediğinden farklı gelen zar ile oyunu kaybedebilirken iyi oy- nadığı için kaybetmedi. Bundan dolayı kazâyı, kazâ ile geri döndürdü. Ve bu kazâ muallâk kazâ oldu. Mesnevi:
Tercüme:
“Allah Teâlâ tarafından evliyânın öyle bir kudreti vardır ki, atılmış oku yolundan geri çevirirler” beyt-i şerîfi zorunlu kazâ hakkında değil, muallâk kazâ hakkındadır.
Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin (k.a.s.): “Ben zorunlu kazayı da önle- rim” buyurmaları Allah indine muallâk kazâ ve melekler indinde zorunlu kazâ görünen ilâhî kazâ hakkındadır. Yoksa zorunlu kazâ hiçbir yön ile önle- nemez.
“Kader” kazânın ayrıntılanmasıdır. “Kazâ” bir vakit ile kayıtlanmış olma- dığı halde, “kader” vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin özel sebepler altında mertebelerinin tümünde açığa çıkacak hallerini değerlendirmekten ibârettir. Örneğin “Zeyd saadet ehlidir” diye hakkında bütünsel hükmünün ulaşmasından sonra Zeyd‟in falân vakit şehâdet âleminde açığa çıkması ve kendisinden falân vakitlerde şu ve şu sâlih amellerin meydana gelmesi ve şu kadar sene ömür sürdükten sonra mü‟min olarak berzaha nakledilmesi ve berzahta dahi şu ve şu nimetlere nâil olması vb. gibi haller bu kazânın ayrıntısı olduğundan bunlara “kader” denir.
Şimdi kazâ a‟yân-ı sâbitenin yapılmamış isti‟dâdına bağlı olduğu gibi, ka- der de her bir “ayn”ın mertebelerinin tümünde açığa çıkacak yapılmış is- ti‟dâdına bağlı olur. Bundan dolayı kader sırrı a‟yân-ı sâbiteden her bir aynın vücûtta zâti ve sıfâti ve fiili olarak ancak aslî kābiliyyetinin ve zâtî isti‟dâdının özelliği kadar açığa çıkması esasından ibârettir.
Kader sırrının sırrı dahi budur ki, a‟yân-ı sâbitede ulûhiyyet zâtından ayrı olarak hâriçte açığa çıkan işlerden değildirler. Belki Hak Teâlâ Hazretleri‟nin zâtî bağıntı ve işlerinin sûretleridirler. Ve Hak Teâlâ‟nın zâtî bağıntı ve işleri ise ezelen ve ebeden değişim ve başkalaşmaktan münezzehdir. Bundan dolayı a‟yân-ı sâbite de değişmesi imkânsızdır. Nitekim daha önce îzâh edildi. Kısacası kader kazânın ayrıntılanması olup zaman içinde açığa çıkar ve açığa çıktıkça ma‟lûm ve ma‟lûm oldukça takdir edilmiş olunurlar.[71]
Bu konu hakkında (78) nolu eser Ayan-ı Sabite Kaza ve Kader kitabında eniş bilgi mevcuttur. Gerçekten Allah sonsuz kuvvet sahibi ve dileğince hükmedendir.