(A)llâhu yastafî mine-lmelâ-iketi rusulen vemine-nnâs(i)(c) inna(A)llâhe semî'un basîr(un)
Allah, meleklerden de resuller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Allah hem meleklerden, hem de insanlardan elçiler seçer. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.
Hac Suresi 75. ayet, Allah'ın elçileri seçme kudretini ve bu seçimin hem melekler hem de insanlar arasından gerçekleştiğini vurgular. Ayet, Allah'ın her şeyi işiten ve gören sıfatlarıyla bu seçimin hikmetini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Safvet kelimesi, bir şeyin en halis ve en seçkin kısmını ifade eder. 'İstıfâ' ise, bir şeyi saflaştırmak, arındırmak ve seçkin kılmak anlamına gelir. Ayetteki 'yastafî' fiili, Allah'ın melekler ve insanlar arasından elçilerini en halis ve en uygun olanlardan seçtiğini, onları risalet görevi için arındırıp üstün kıldığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstıfâ, bir şeyi diğerlerinden ayırıp kendine özgü kılmak, onu seçkinleştirmek demektir. Allah'ın 'yastafî' fiiliyle elçileri seçmesi, onların diğer varlıklardan farklı bir konuma sahip olduğunu, ilahi bir iradeyle bu göreve layık görüldüklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'istıfâ' kavramı, ilahi seçimi ve bu seçimin getirdiği özel statüyü ifade eder. Allah'ın elçileri 'yastafî' etmesi, onların sıradan insanlar veya melekler olmadığını, özel bir ilahi lütuf ve görevle donatıldıklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Melekler, Allah'ın elçileri olarak zikredilir. Onlar, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştıran, vahyi taşıyan varlıklardır. Ayetteki 'minel-melâiketi rusulen' ifadesi, Allah'ın melekler arasından da elçiler seçtiğini, bu elçilerin ilahi mesajları iletme görevini üstlendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Melek kelimesi, 'el-elûke' (risalet, mesaj) kökünden türemiştir. Melekler, Allah ile peygamberler arasında elçilik yapan, ilahi emirleri yerine getiren varlıklardır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın melekler arasından da özel görevler için elçiler seçtiği, onların da risalet görevini ifa edebileceği belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Melekler, Kur'an'da genellikle Allah'ın iradesini gerçekleştiren, O'na itaat eden ve çeşitli görevleri olan varlıklar olarak tasvir edilir. Ayetteki 'minel-melâiketi' ifadesi, Allah'ın seçme kudretinin sadece insanlar üzerinde değil, melekler üzerinde de geçerli olduğunu, onlara da özel elçilik görevleri verebildiğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Resul, gönderilen, elçi demektir. Allah'ın 'rusulen' seçmesi, onların ilahi bir görevle gönderildiğini, Allah'ın mesajını insanlara veya diğer varlıklara ulaştırmakla yükümlü olduklarını ifade eder. Ayette hem meleklerden hem de insanlardan elçiler seçildiği belirtilerek, risaletin kapsamı genişletilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Resul, bir mesajı iletmek üzere gönderilen kişidir. Kur'an'da 'rusul' kelimesi, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermek ve ilahi emirleri tebliğ etmek için gönderdiği peygamberleri ifade eder. Ayetteki 'rusulen' kelimesi, bu elçilerin hem melekler hem de insanlar arasından seçilebileceğini, her iki türün de risalet görevini üstlenebileceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Resul kavramı, Kur'an'da merkezi bir öneme sahiptir. Resul, Allah'ın iradesini ve mesajını insanlığa ileten aracıdır. Ayetteki 'rusulen' ifadesi, bu elçilik görevinin evrenselliğini ve Allah'ın bu görevi hem ruhani varlıklara (meleklere) hem de beşeri varlıklara (insanlara) tevdi edebileceğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Semî' kelimesi, işiten demektir. Allah'ın 'Semî'' olması, O'nun her şeyi, gizli veya açık, yüksek veya alçak her sesi işittiğini ifade eder. Ayetteki 'innallâhe semî'un' ifadesi, Allah'ın elçileri seçme eyleminin, onların dualarını, niyetlerini ve tüm sözlerini işiterek gerçekleştiğini, bu seçimin tam bir bilgi ve işitme üzerine kurulu olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Semî', Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun her şeyi duyan, hiçbir şeyin işitme alanının dışında kalmadığı anlamına gelir. Ayetteki 'semî'un' ifadesi, Allah'ın elçileri seçerken onların çağrılarını, yakarışlarını ve tüm durumlarını işittiğini, bu seçimin ilahi bir işitme ve bilgiyle yapıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Basîr, gören demektir. Allah'ın 'Basîr' olması, O'nun her şeyi, gizli veya açık, büyük veya küçük her şeyi gördüğünü ifade eder. Ayetteki 'basîrun' ifadesi, Allah'ın elçileri seçme eyleminin, onların tüm hallerini, iç ve dış dünyalarını görerek gerçekleştiğini, bu seçimin tam bir bilgi ve görme üzerine kurulu olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Basîr, Allah'ın sıfatlarından olup, O'nun her şeyi gören, hiçbir şeyin görüş alanının dışında kalmadığı anlamına gelir. Ayetteki 'basîrun' ifadesi, Allah'ın elçileri seçerken onların tüm durumlarını, amellerini ve potansiyellerini gördüğünü, bu seçimin ilahi bir görme ve bilgiyle yapıldığını vurgular.
Hac Sûresi
“(A)llâhu yastafî mine-lmelâ-iketi rusulen vemine-nnâs(i) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)” Allah, meleklerden de Resuller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (22/75)
"Yok' dediler, 'Biz sana, onların şüphe ettikleri cezayı getirdik ve sana emr-i Hak ile geldik, emin ol biz sadık kimseleriz. Hemen gecenin sonunda aileni yola çıkar, sen de arkalarından git, içinizden hiç kimse dönüp ardına bakmasın, size emredilen yere geçin gidin.' Ona şu kesin emri vahyettik: 'Sabaha çıkarlarken onların kökü kesilmiş olacaktır!' Şehir halkı da misafirlerin geldiğini duyup eğlenmek için gelmişlerdi. 'Bunlar benim misafirlerim!' dedi, 'Ne olur beni mahcûp etmeyin. Allah’tan korkun da beni rüsvay etmeyin.'” (Hicr,15/ 61-69)
“Vaktaki İbrâhim’in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde geldi, hemen tuttu Lût’un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu. (Melekler dediler) 'İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.'"
"O elçilerimiz Lût’a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: 'Gerçekten bugün pek çetin bir gün!' dedi. Esasen kötü işler yapa gelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lût’a geldiler…” (Hud, 11/74-78) Âyet meallerinde görüldüğü gibi görevli irsal edici haber getirici melekler-kuvvetler insan olarak seçilen resüllere haber getirmektedirler.
Fusûs’ül Hikem Mukaddime bölümünde;
Unsursal melekler, sonsuz kesîf âlemlerin idâresine me’mûrdurlar. Bunların sayıları bir araya toplanıp sayılmaya gelmez. Melekler hiss ve şehâdet âleminde kesîf şahıslar gibi görünmezler, çünkü rûhturlar. Hayâl âleminde çeşitli sûretlerle sûretlenerek görünür olurlar. Bu sûret-lenme, görenin halleri ve inançları ile bağlantılıdır. Hz. Cibrîl’in cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kirâmın Lût (a.s.) vesâir nebîlere (aleyhimü’s-selâm) ve evliyâya ve sâlihlere sûretlenmeleri gibi. Onların bu sûretlenmeleri esnâsında görenin yanında hâzır olanlar, bu melekleri müşâhede edemezler. Çünkü hayâl âlemine dâhil olan ancak o görendir. Şu kadar ki yanındakilerden de hayâl âlemine dâhil olanlar bulunsun. Bu sûretlenmeyi bunlar da görebilir. Meleklerin tasarruf yönleri “kanatlar”a benzetilmiştir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
(Fâtır, 35/1)
“El Hamdu Lillahi Fatıris Semavati vel Ardı Caılil Melaiketi Rusülen ülıy ecnihatin mesna ve sülase ve ruba' yeziydü fiyl halkı ma yeşa'”
“Hamd göklerin ve yerin Fatır’ı, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı Rasuller olarak kılan Allah içindir. Halkedilişte dilediğini arttırır” .
Bundan dolayı bu kuvvetlerin göklerde ve yeryüzünde çok çeşitli te’sîrleri vardır. Mutlak vücûdun mertebeler ve çeşitli durumlardaki idâresi bu kuvvetler vâsıtasıyladır. Bunlar ulûhiyyet tarafından her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler. Ya’nî ba’zıları nebîlere vahiy ile ve ba’zıları evliyâya ilhâm ile ve diğer insânlardan her birine ve hayvânlara ve bitkilere ve ma’denlere kısacası bütün eşyâya çok çeşitli işlerin tasarruf ve idâresi için gönderilirler. Herhangi bir meleğin kendisinden te’sîr alan şeye bir te’sîr ile bağlanması onun “kanad”ıdır. Bundan dolayı her bir te’sîr yönü, bir “kanat” olmuş olur. Meleklerin kanatları, ya’nî te’sîrlerinin yönleri sayıyla sınırlı değildir; belki onların te’sîrlerinin çok çeşitli olması sebebiyle kanatlarının sayılması mümkün değildir. Onun için (s.a.v.) Efendimiz mi’rac gecesinde Cebrâil (a.s.)’ı altı yüz kanatlı olarak müşâhede ettiklerini hikâye buyurmuşlardır. Yüksek maksatları:
(Fâtır,35/1)
“yeziydü fiyl halkı ma yeşa'”
“halkedilişte dilediğini arttırır” âyet-i kerîmesi gereğince te’sîrlerinin yönlerinin çokluğuna işâret buyurmaktır.
Şimdi ulûhiyyetin unsurlar âlemine muhît olan dört küllî kuvveti vardır ki, onlara şerîat dilinde, Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (a.s.) ismi verilir. Bunlara tâbi’ olan meleklerin haddi ve hesâbı yoktur.
1. Cebrail (a.s.) İlâhî gayb hazînelerinde olan gizli ma’nâları sûret âlemine ulaştırır ve feyizlendirir. Bundan dolayı her bir ferdin kalbine gayb âleminden inmiş olan ma’nâları konuşma kuvveti vâsıtasıyla harf ve ses ile açığa çıkarması ve bâtınından haber verip açması Cibrîl tarafından bir yönün tesîrî ile gerçekleşir. Hz. Cibrîl, hakîkat-ı Muhammediye mertebesinden taayyün-i Muhammedî mertebesine bütün yönleriyle indiğinden Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında:
(En’âm,6/59)
“ve la ratbin ve la yabisin illâ fiy Kitabin mübiyn”
“Ne yaş ne de kuru bir şey yoktur ki Kitab-ı Mübin” de bulunmasın” buyrulmuştur. Cibrîl (a.s.) bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir. Bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr, onun idâresi altında sayısız ve hesapsız melekler vardır. Ve ona “Rûhu’l- Emîn” derler.
2. Mîkâîl (a.s.) mahlûkātın çeşitli sınıflarından her birerlerine mahsûs olan rızıkların muhafazasına tartıyla ve ölçüyle ve adetle ve miktarla her bir hakkı hak sâhibine vermeye vekil ta’yin edildiği için bu kuvvete “Mîkâîl” ismi verilmiştir. Bu husûsta Hz.Mîkâîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlantısı vardır. Ve bu te’sîri ile o dahi âlemleri ihâta etmiştir. Ve aynı şekilde bu vazîfenin ayrıntılarını tatbîk etmeye me’mûr onun idâresi altında sonsuz melekler vardır. Hattâ yeryüzüne düşen her yağmur damlası bir kuvvet ile iner. Ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine âit olan kuvvetlerden hiçbirinde tekrarlanma ve aynı oluş yoktur. Ve hattâ sen bir şeyi tarttığın veyâ saydığın veyâ değer verdiğin zaman, sende Mîkâîl’in yönlerinden bir yönün te’sîri gerçekleşir.
3. Azrâîl (a.s.) ma’nâdan ibâret olan rûhu, sûretten ibâret olan bedenlerden ayırır. Ve zâhir âlemde mevcût olan her bir kesîf sûret bir ma’nânın açığa çıkması içindir. O ma’nâ, o sûretin rûhudur. Bundan dolayı zerreye varıncaya kadar zâhir âlemde gerçekleşen bozulmalar, Azrâîl’in tasarrufu ile oluşur. Şimdi, Azrâîl (a.s.) dahi bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Ve onun emri altında dahi sonsuz melekler mevcûttur. Ve sen mevcût sûretlerden birini bozduğun vakit, sende Azrâîl’den bir yönün te’sîri gerçekleşir.
4. İsrâfîl (a.s.) her bir sûretin kendi türüne hâs olarak oluşan hayâtı “Sûr”u ile üfler. Ve fikrin önermelerde ilk hüküm ile kesin bilgiyi doğurması dahi, sende cenâb-ı İsrâfîl’in te’sîrlerinden bir yön ile gerçekleşir. Şimdi hayât üflemeye me’mûr o kadar melâike(kuvvet) vardır ki, hesâba ve sayıya sığmaz. Ve hepsi Hz. İsrâfîl’in irâdesi altındadır. Ve âlemde hayât sahibi olmayan bir şey yoktur. Nitekim buyrulur:
(İsrâ, 17/44)
“Ve in min şey’in illâ yusebbihü bi hamdiHİ”
“O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” Ve hamd ve tesbih ancak hayât sâhibi olan şeyde olur. Bundan dolayı cenâb-ı İsrâfîl’in dahi her mahlûka bir te’sîr ile bağlanması vardır. Ve bu te’sîri ile bütün âlemleri ihâta etmiştir.
Tabîî meleklerden kasıt bizim anladığımız ma’nâda tabîata bağlı anlamında değildir, fıtrî olarak herhangi bir maddeye dayanmadan olan meleklerdir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e melekler görünmediği için ölümlerinin nasıl olduğunu sormuşlar, (s.a.v) Efendimiz de: “Zikirlerinin kesilmesi onun ölümüdür” buyurmuşlardır.[72]