İçeriğe atla
Mü'minûn 1Cüz 18 · Sayfa 342

Mü'minûn Sûresi 1. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Kad efleha-lmu/minûn(e)

Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

Mü'minûn Sûresi

Mü'minûn Sûresi'nin ilk (11) âyeti, mü'minlerin vasıfları ve âkıbetleri hakkında bilgiler vermektedir.

"Mü'minûn", "îmân edenler" demektir. Îmân genelde "dil ile ikrâr, kalp ile tasdîk" şeklinde ifâde edilir. Özelde ise Hakk'ın "Mü'min" esmâsının insân aynasında tecellî etmesidir.

Hakîkî îmâna seyrin dört kapısı vardır:

Bu kapılardan ilki, "İslâm" yâni "teslîm" olmak, inancını diliyle ikrâr (beyân) etmek ve şerîatın beş şartını yerine getirmektir. Bunları yapan kişiye "Müslüman" denir.

Bundan sonra kişi, sâlih amellerle ve temiz bir niyetle yoluna devâm ederse, daha evvel dilinde olanı kalbi de tasdîk etmeye başlar, böylece ikinci kapıya yâni "îmân" kapısına ulaşıp "mü'min" olur.

Kişi yine seyrine ve çalışmalarına devâm ederse, meşhûr Cibrîl (a.s.) hadîsinde ifâde edilen, "Hakk'ın her an kendisini gördüğü bilincine" yâni "ihsân" kapısına ulaşır ve ona artık "muhsîn" derler.

Buraya kadarki îmân anlayışı "isneyniyyet" yâni "ikilik" üzerinedir. "Hakk" ve "kul" olarak iki ayrı varlık vehmine dayanır. Eğer kişi, "çık aradan kalsın yaradan" hükmüne uyar da o ikiyi bire düşürür ve Hakk'a dâir şüphesiz ve tereddütsüz bir ilme, "ikân"a, yâni "yakîn"e ulaşıp Hakk'a vâsıl olursa, "ârif"lerden olur.

Yakîne ulaşıncaya kadar kişi "lâfzen mü'min" iken, diğer ifâdeyle "taklîdî îmân" sâhibi iken, buraya varınca "Hakk'an mü'min" yâni hakîkaten mü'min olur, Hakk esmâsının zuhûru olur.

"Hakkan mü'min" ifâdesiyle nasıl bir îmânın kastedildiğini şu hadîs-i şerîf bizlere bildirmektedir:

Bir gün, Hz. Resûlullâh (s.a.v.) evlâtlığı Hz. Zeyd b. Hârise'ye (r.a.) sordu: "Yâ Hârise, nasıl sabahladın?" O da cevâ-ben: "Hakkan mü'min olarak sabahladım," dedi. Buyurdular ki: "Her bir şeyin bir hakîkati vardır; imdi senin îmânının hakîkati nedir yâ Hârise?" Hz. Zeyd dedi ki: "Nefsimi dünyâ-dan uzaklaştırdım, indimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî (eşit) oldu. Ve gündüz susuz ve gece uykusuz oldum ve ke-ennehû (sanki) açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum ve ehl-i cennete nazar ediyorum ki, orada birbirlerini ziyâret ederler; ve ehl-i cehenneme nazar ediyorum ki, birbirlerine havlarlar." Nebî (s.a.v.) buyurdular ki: "Doğru söyledin, sus fâş etme!" Hz. Hârise'nin bu cevâbı, taklîdî îmândan tahkîkî îmâna geçişin en net târifidir:

"Nefsimi dünyâdan uzaklaştırdım" ifâdesi, izâfî varlığından ve kesret âleminden yüz çevirip Hakk'a yönelmesini anlatır.

"İndimde taşı ve kerpici ve altını ve gümüşü müsâvî oldu" sözü, kesret âlemindeki zıtlıkların ve itibarî değerlerin, Vahdet ve hakîkat mertebelerinde ortadan kalkmasıdır.

"Sanki açıktan açığa Rabb'imin arşına nazar ediyorum" beyânı, gayba olan îmânın, şuhûdî bir îmâna dönüştüğünü bildirir. Arş, Rahmân isminin tecellîgâhı ve ilâhî tedbirin merkezidir. Bu mertebede Hz. Hârise, âlemin ilâhî isimlerle nasıl yönetildiğini seyretmektedir.

Cennet ve cehennem ehlini görmesi ise, Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîlerini ve bu tecellîlerin mazharları olan insânlardaki tezâhürlerini bizzat müşâhede ettiğini ifâde eder. Bir başka yönden daha evvel yaşamış ve kıyâmetleri kopmuş olan Âdem nesillerinin âkıbetlerinin kendisine Hakk tarafından gösterilmesidir.

Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine "Doğru söyledin, sus fâş etme!" buyurması ise bu sırların, onu taşıyamayacak olan avâma açıklanmaması gerektiğine işârettir.

Şimdi, yeri gelmişken, "yakîn" hakkında bazı özet bilgileri 15-Hicr Sûresi kitabımızdan buraya aktaralım.


İslâm düşüncesinde bilgi türleri genellikle zann, ilm ve yakîn şeklinde derecelendirilir. Yakîn, bu kategoriler içinde en üst seviyede olup, herhangi bir şüphe veya ihtimâle yer bırakmayan kesin bilgiyi ifâde eder.

İbn Arabî Hz.'leri, "el yakîn-i hüve'l hakk" yâni "yakîn, Hakk'ın ta kendisidir" buyurmuşlardır. Yâni, "yakîn", kulun kendine âit zannettiği bütün fiillerin, esmâların ve sıfatların hakîkatte Hakk'a âit olduğunu ve kendi varlığında Hakk'ın varlığından başka hiçbir şey olmadığını kesin olarak idrâk ve müşâhede etmesidir. Bir başka ta'bîrle yakîn, Hakk'ın kendi kendini iki mertebesi ile (Hakk ve halk olarak) müşâhede etmesidir.

Ehlullâh "yakîn"i üç mertebeye ayırmıştır:

İlme'l-yakîn: Hakîkate ilmî yoldan ermektir ki, bir şeyi delîl ve burhân ile bilmektir. Meselâ, bir kimse ateşi görmese dahi, uzaktan dumanını görüp orada ateş olduğu sonucuna ulaşsa, bu ilme'l-yakîndir.

Ayne'l-yakîn: Hakîkati bizzat müşâhede etmektir. Meselâ, kişi ateşi gözüyle görse ve seyretse, bu ayne'l-yakîndir.

Hakka'l-yakîn: Hakîkati bizzat yaşayarak ve ona vâsıl olarak bilmektir. Meselâ, kişi ateşe girse ve onun hakîkatini bizzât tecrübe etse, bu hakka'l-yakîndir.

Bu mertebeler birbirinden ayrı ve münferit değildir; her mertebe kendinden öncekine câmi olup, onu kemâle erdirir.


Şimdi de, şeriât, tarîkat, hakîkat ve ma'rifet mertebelerindeki îmân anlayışlarını Terzi Baba'nın 11-Vahy ve Cebrâil kitabından kısa bir özet halinde buraya alalım.[1]


Îmân, şerîat mertebesinde, ikilik perdesi ("kul" ve "Hakk" ikilisi) üzerine binâ edilmiştir.

Îmân, tarîkat-esmâ mertebesinde, duygusallık ve muhabbet üzerinedir.

Îmân, hakîkat-sıfat mertebesinde, ikilikteki tekliği bulmaktır.

Îmân, ma'rifet-Zât mertebesinde, kendindeki "ulûhiyyet" ve "abdiyyet" mertebelerinin hakkını vererek tek olarak yaşamaktır. " İz- -T-B- "


Buraya kadarki bölümde, "mü'minûn" kelimesi üzerinde durduk. Şimdi de "felâha erdiler" ne demek, onu anlamaya çalışalım.

"Eflehâ" kelimesi, "kurtuluşa ermek, selâmete çıkmak, başarıya ulaşmak, talep ve arzu ettiği şeye ulaşmak" anlamlarına gelir. Zâhiren, cehennemden kurtulmak, cennete kavuşmak ma'nâsındadır. Bâtınen ise, daha bu dünyâdayken beşerî benliğinden ve nefsânî sıfatlarından kurtularak, Hakk'a vâsıl olmak ve ilâhî sıfatlarla bezenmektir.

Sûrenin müjdelediği "felâh", müezzinlerin her gün beş vakit "hayye ale'l-felâh" diyerek tüm mü'minleri çağırdığı kurtuluşun ta kendisidir. Sûrenin ilerleyen âyetleri bizlere bu kurtuluşun yol haritasını sunacaktır.

Meseleye bir başka yönden bakarsak, "felâh" kelimesi, "yarmak, toprağı sürmek" ma'nâsına gelen "f-l-h" kökünden türemiştir. Felâh, çiftçinin sert ve verimsiz toprağı sabanla yararak onu ekilmeye, tohumu kabul etmeye ve ürün vermeye hazır hâle getirmesi gibidir. İşte yarılması gereken bu sert, katılaşmış toprak, kişinin hayâta kesret gözlüğüyle bakan ve kendine müstakil bir varlık vehmeden eğitilmemiş nefsidir. Felâh, bu kesret perdesini ve onu algılayan vehmî benliği yâni ikilik perdesini "yarmakla" olur.

Toprak nasıl sabanla yarılıp içindeki zararlı otlardan temizleniyorsa, sâlikin beşerî benlik toprağı da "mücâhede" ve "riyâzat" sabanıyla sürülür ve mâsiva dikenlerinden arındırılır. Bu hazırlanmış kalp tarlası, mürşid-i kâmilin hayât ve ilim pınarından akan ma'rifet sularıyla sulanarak yumuşar.

Artık hazır hâle gelen gönle, vahdet tohumu ekilir. Sâlikin yolculuğu, bu ilâhî tohumu içinde büyütme, ilâhî muhabbet güneşi ve irfânîyyet suyuyla besleme sürecidir. Ve nihayet felâh, o tohumun çatlayıp filizlenmesi ve varlığın kemâle ermiş meyvesini vermesidir. Bu meyve, artık kendi vehmî benliğinden değil, Hakk'ın varlığıyla var olan, sözü ve ahlâkı ilâhî isimlerin aynası hâline gelen "İnsan-ı Kâmil"dir. Gerçek kurtuluş ve nihaî başarı, bu ilâhî meyveyi kendi varlık ağacında müşâhede etmektir.

"Kad eflehâ" (felâha erdiler): "Eflehâ" fiilinin başına gelen "kad" edatı, fiile "muhakkak, şüphesiz, kesinlikle" anlamı katar ve tamamlanmışlık vurgusu yapar. Bu, mü'minlerin kurtuluşunun sâdece geleceğe dönük bir vaat değil, Allâh katında Levh-i Mahfûz'da yazılmış, hükmü verilmiş bir hakîkat olduğuna işârettir. Hakk'ın ilminde geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur; her şey bir "ân-ı dâim" içerisinde mevcuttur ve O'nun nazarında olup bitmiştir. Âyet, mü'minlerin "a'yân-ı sâbite"lerinin, yani onların ilâhî ilimdeki ezelî hakîkatlerinin "felâh" üzere programlandığını bizlere haber vermektedir.

Ancak, burada dikkat edilmesi gereken mühim bir husûs vardır: A'yân-ı sâbiteler ceâl edilmiş (yâni sonradan yapılmış) şeyler (mahlûk) değildir. Hakk'ın Zâtıyla birlikte ezelî olarak vardır. Cenâb-ı Hakk kullarına "sen mü'min ol, sen kâfir ol" diye cebretmez. Kulun ezelî hakîkati ne ise, o hakîkat üzere Hakk'tan vücûd talep eder, Cenâb-ı Hakk da kulunu bu hakîkate uygun bir isti'dâd ve sûret ile zuhûra getirir. Allâh, kullarına kendi isti'dâdlarının gerektirdiği şeyin dışında bir şeyle hükmetmez, çünkü bu zulüm olurdu. Eğer ortada bir zulüm varsa, o kulun kendinden kendinedir (Not: Bu husûsta daha geniş îzâhât daha sonraki âyetlerin yorumlarında verilecektir.)

"Kad eflehâ" ifâdesini bir başka açıdan yorumlarsak, daha evvel bizim dünyâmızda yâhut fezânın farklı yerlerinde yaşamış, kıyâmetleri kopmuş, hesapları görülmüş olan mü'minlerin âkıbetlerini bildirmektedir, diyebiliriz.[2]


Âyet 2

اَلَّذٖينَ هُمْ فٖى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُون

~ ~ ~
Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn.

Onlar ki, salâtlarında derin saygı içindedirler.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)