Elleżîne hum fî salâtihim ḣâşi'ûn(e)
Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.
Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,
Mü'minûn Suresi'nin 2. ayeti, müminlerin temel özelliklerinden biri olan namazdaki huşu halini vurgular. Ayet, 'salat' ve 'haşiun' kelimeleri üzerinden, ibadetin sadece şeklî bir eda değil, aynı zamanda kalbî bir yöneliş ve derin bir saygı gerektirdiğini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salat' kelimesinin asıl anlamının 'dua' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an'da bu kelime, belirli rükünleri olan, Allah'a yöneliş ve tazim ifade eden özel bir ibadet şekli için kullanılmıştır. Ayetteki 'salatihim' ifadesi, müminlerin bu özel ibadeti yerine getirmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde'ye göre 'salat', 'dua' ve 'istiğfar' anlamlarına gelir. Kur'an'da ise bu kelime, Allah'a yönelişin ve O'na tazimin bir sembolü olarak, bilinen ibadet şeklini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'a olan bağlılıklarını bu ibadetle gösterdiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salat' kavramının Kur'an'daki gelişimini inceler ve başlangıçta daha genel bir 'dua' ve 'yöneliş' anlamı taşıyorken, zamanla belirli ritüellerle şekillenmiş bir ibadete dönüştüğünü belirtir. Ayetteki 'salat', müminlerin Allah ile kurdukları bu ritüelistik ve manevi bağı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'huşu' kelimesini 'sükunet, tevazu ve boyun eğme' olarak açıklar. Ayetteki 'haşiun' ifadesi, müminlerin namaz esnasında kalplerinin ve bedenlerinin Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve saygı içinde olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb'a göre 'huşu', 'tevazu' ve 'boyun eğme' anlamlarına gelir. Özellikle namaz bağlamında kullanıldığında, kalbin Allah'a yönelmesi, O'nun azameti karşısında küçüklüğünü idrak etmesi ve dış azaların da bu içsel duruma uygun bir sükunet içinde olmasıdır. Ayet, müminlerin namazda bu derin içsel ve dışsal saygıyı taşıdıklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'huşu'nun kalpteki korku ve tevazuun dışa yansıması olduğunu belirtir. Namazdaki huşu, kalbin Allah'a yönelmesiyle birlikte, gözlerin yere bakması, sesin kısılması gibi bedensel belirtilerle de kendini gösterir. Ayetteki 'haşiun', müminlerin namazda hem kalben hem de bedenen Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve saygı içinde olduklarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'huşu' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan derin saygı, tevazu ve korku ile ilişkilendirildiğini belirtir. Namazdaki huşu, sadece fiziksel bir duruş değil, aynı zamanda kalbin Allah'ın huzurunda olduğunu idrak etmesi ve O'na tam bir teslimiyetle yönelmesidir. Ayet, müminlerin namazda bu manevi derinliği yaşadıklarını ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
"Hâşiûn" kelimesi "huşû" kökünden türemiştir. "Hâşi", huşû içinde olan demektir; "hâşiûn" ise onun çoğuludur.
"Huşû"nun lügat ma'nâsı "eğilmek, alçalmak, boyun eğmek"tir. Bu kelime, sâdece fiziksel bir duruşu değil, aynı zamanda kalbî bir tevâzu ve teslîmiyet hâlini ifâde eder.
"Huşû"nun bir diğer ma'nâsı, "kuru toprağın yağmurla yumuşayıp canlanması"dır. Bu, katılaşmış benliğin ilâhî feyz ile yumuşayıp mânen dirilmesine işâret eder.
Bâtınen "huşû", kulun kendi hiçliğini idrâk edip âlemin Hakk'ın bir tecellî mahalli olduğunu müşâhede etmesiyle oluşan derin bir kalp huzûru ve hayret hâlidir.
Âyette "huşû"nun bir fiil (eylem) olarak değil de bir nitelik (isim) olarak "hâşiûn" şeklinde geçmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu kullanım, huşû'nun mü'minlerin şahsiyetine sinmiş kalıcı ve sürekli bir vasfı olduğunu gösterir.
"Huşû"nun mertebelere göre farklı îzâhları vardır:
Şerîat mertebesinde huşû, gaybî bir Mâbud'a, azamet ve celâlini düşünerek "korku ve ümit" (havf ve recâ) ile titreyerek tâzim etmektir.
Tarîkat mertebesinde huşû, "heybet ve muhabbet" ten doğar. Burada, Sevgili'nin huzûrunda bulunmanın verdiği lezzet ile O'na layıkıyla yönelememe endişesi iç içedir.
Hakîkat mertebesinde huşû, beşerî benliğin ilâhî benlik karşısında eriyip yok olmasından ortaya çıkan bir "fenâ ve hayret" hâlidir.
Ma'rifet mertebesinde huşû, salâtı kılanın da, kendisine salât kılınanın da, salâtın da Hakk olduğunu müşâhede etmenin getirdiği "sükûn" hâlidir.
Bu bağlamda, huşû ile kılınan salât, kulun kendi varlığından geçerek ulaştığı fenâ'nın ve ilâhî bir kimlikle yeniden dirildiği bakâ'nın âdeta bir provasıdır.[3]
وَالَّذٖينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ
~ ~ ~
Vellezîne hum anil lağvi muğridûn.
Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.