İçeriğe atla
Mü'minûn 20Cüz 18 · Sayfa 343

Mü'minûn Sûresi 20. Âyet

المؤمنون

Sohbete sor

Veşeceraten taḣrucu min tûri seynâe tenbutu bi-dduhni vesibġin lilâkilîn(e)

Yine o su ile Sina dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.

Mü'minûn Sûresi

"Tûri Seynâ'" (Tûr-i Sînâ): "Tûr" kelimesi Arapça'da "dağ" anlamına gelir. "Sînâ" ise Mısır'daki Süveyş kanalıyla İsrâil arasındaki yarımadanın adıdır. "Tûr-i Sînâ" Sînâ yarımadasında yer alan, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) ilâhî hitâba mazhar olduğu ve kendisine Tevrât'ın verildiği mukaddes dağın ismidir. Bu dağın diğer adı Cebel-i Mûsâ'dır.

Enfüsî olarak bakarsak, dağdan maksad kişinin maddî ve mânevî varlığıdır. "Tûr-i Sînâ"ya tırmanmak, nefs ile yapılan mücâdele ve mücâhede neticesinde fikren yükselerek Muse-viyyet (esmâ) mertebesi itibâri ile mi'râc etmek ve ilâhî tecellîlere mazhar olmaktır. Burası, kişide ilâhî tecellîye açık olan gönül âlemini ve nûrâniyyeti temsîl eder.

Terzi Baba'nın çeşitli sohbetlerinde ve kitaplarında ifâde ettiği gibi, "Tûr-i Sînâ" bir başka yönden, kişinin "sine"sindeki yâni gönlündeki turlardır. Museviyyet mertebesi itibâriyle bunlar nefs mertebelerinde yapılan turlardır. Muhammediyyet mertebesi itibâriyle yapılan ise hazerât-ı hamse turlarıdır.

"Şecereten tahrucu" (çıkan ağaç): Ağacın kökü toprakta sâbit olup, dalları göğe (tecellî âlemine) uzanır.

Kul nefsiyle yaptığı mücâhede neticesinde "Tûr-i Sînâ"ya çıktığında, orada ma'rifet suyuyla yeşermiş olan bir ağaç bulur. Bu ağaç, tevhîd ağacıdır. Aynı zamanda, âlem ağacıdır, "şecere-i mübârek"tir.

Âyette ağacın türü belirtilmemesine rağmen, meyvesinin hem yemekle birlikte tüketilmesi hem de yağından yararlanılmasına ilişkin bilgiler ışığında müfessirler, bunun zeytin ağacı olduğu sonucuna varmışlardır.

Zeytin, "kesretteki vahdetin" (çokluktaki birliğin) işâ-retidir. Zeytin ağacının meyveleri tek tektir, ancak bunlar preslenip yağ haline geldiği zaman "vahdet" olur. Ayrıca, zeytinin tek çekirdekli bir meyve olması da yine "vahdet"in ifâdesidir.

Zeytin hasat edildiğinde hemen yenebilen bir meyve değildir, rengi yeşil ve tadı acıdır. Acılığının ve hamlığının gitmesi için, üstü çizildikten sonra belirli bir süre tuzlu suda ya da asitli bir karışımın içerisinde kapalı bir ortamda bekletilir. Bu süreç enfüsî yönden, ham nefsin "riyâzat ve mücâhede" ile terbiye edilmesinin, acı ve isyankâr tabîatının teslîmiyet suyuyla tatlanmasının ifâdesidir.

Nefs, bu riyâzat sürecinden geçtikten sonra, iki paha biçilmez ürün verir:

"Duhn" (Yağ): Bu yağ, Nûr Sûresi 5/35 âyetinde de belirtildiği gibi, ateş değmeden ışık verecek kadar saf olan "ilâhî ilim ve hikmet"tir. Bu, dışarıyı aydınlatan fizikî bir "ışık" değil, varlığın özünü ve hakîkatini ortaya çıkaran mânevî bir "nûr"dur.

"Sıbgın lil-âkilîn" (Yiyenler için bir katık/boya): "Sibğ", hem "katık, lezzet veren şey" anlamına gelir, hem de "boya" yâni "sibğatullah" (Allâh'ın boyası) demektir. İlâhî ilim ve feyizlerle mânen beslenenler, sâdece bilgi almakla kalmazlar, aynı zamanda "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanırlar" (tahallûk bi ahlâkillah). Onun hikmeti, yiyenlerin varlığına bir "lezzet" katması ve onların ahlâkını ve fikriyâtını ilâhî bir "renk" ile boyamasıdır.[9]


Âyet 21

وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِهَا وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ

~ ~ ~
Ve inne lekum fil en'âmi le ibreh, nuskîkum mimmâ fî butûnihâ ve lekum fîhâ menâfiu kesîretun ve minhâ te'kulûn.

Hayvânlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)