Veşeceraten taḣrucu min tûri seynâe tenbutu bi-dduhni vesibġin lilâkilîn(e)
Yine o su ile Sina dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.
Tûrı Sinâ'da (dahi) yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir.
Bu ayet, Allah'ın yaratma kudretini ve insanlara sunduğu nimetleri, özellikle Tur-i Sina'dan çıkan zeytin ağacı üzerinden anlatmaktadır. Ayet, bu ağacın hem yağ hem de katık olarak faydalarını vurgulayarak, rızık ve bereket kavramlarına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şecere kelimesi, kökü olan ve dalları yayılan her bitki için kullanılır. Ayetteki 'şecereten' ifadesi, Tur-i Sina'ya nispet edilerek, oranın bereketiyle özel bir ağaca, yani zeytin ağacına işaret etmektedir. Bu, sadece bir bitki değil, aynı zamanda Allah'ın bir nimeti ve mucizesi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şecere, burada bilinen ağaç anlamında olup, özellikle zeytin ağacına atıfta bulunur. Ayetteki kullanımı, bu ağacın coğrafi konumunu (Tur-i Sina) ve faydasını (yağ ve katık) vurgulayarak, mecazi bir anlamdan ziyade somut bir nimeti belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hurûc, bir şeyin bir yerden zuhur etmesi, ortaya çıkmasıdır. Ayetteki 'tahrucu' fiili, zeytin ağacının Tur-i Sina'da yetiştiğini ve oradan çıktığını, yani o bölgenin karakteristik bir bitkisi olduğunu belirtir. Bu, ağacın menşeini ve dolayısıyla bereketini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hurûc, bir şeyin bulunduğu yerden ayrılması veya belirginleşmesi anlamına gelir. Ayetteki 'tahrucu min Tûri Sînâe' ifadesi, zeytin ağacının o dağdan fışkırarak, o bölgenin toprağından beslenerek büyüdüğünü ve varlığını sürdürdüğünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nebt, topraktan bitkinin filizlenip büyümesidir. Ayetteki 'tenbütü bi'd-duhni' ifadesi, ağacın sadece yetişmekle kalmayıp, aynı zamanda yağ (duhn) ile birlikte büyüdüğünü, yani yağ üreten bir bitki olduğunu vurgular. Bu, ağacın temel özelliğini ve faydasını açıklar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nebt kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak bitkilerin yerden çıkışını ve gelişimini ifade eder. Bu ayette 'tenbütü bi'd-duhni' ifadesi, zeytin ağacının yağ ile birlikte, yani yağ üretme potansiyeliyle birlikte büyüdüğünü, bu özelliğin onun yaratılışında var olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duhn, yağ anlamına gelir ve özellikle zeytinyağı için kullanılır. Ayetteki 'bi'd-duhni' ifadesi, zeytin ağacının temel ürününün yağ olduğunu ve bu yağın hem besin olarak tüketildiğini hem de aydınlatma gibi başka amaçlarla kullanıldığını ima eder. Bu, ağacın çok yönlü faydasını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Duhn, Kur'an'da maddi bir nimet olarak geçer ve zeytin ağacıyla ilişkilendirilir. Zeytinyağı, sadece bir besin maddesi değil, aynı zamanda bereketin ve faydanın sembolüdür. Ayetteki kullanımı, bu yağın insanlara sunulan ilahi bir lütuf olduğunu ve yaşamın idamesindeki önemini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sıbğ, yemeğe katılan, yemeği güzelleştiren ve lezzetlendiren her şeydir. Ayetteki 'sıbğın li'l-âkilîn' ifadesi, zeytinyağının sadece bir yağ olarak değil, aynı zamanda ekmeğe banılarak veya yemeğe katılarak lezzet verici bir unsur olarak kullanıldığını belirtir. Bu, zeytinyağının beslenme kültüründeki yerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sıbğ, yemeğe katılan ve ona renk veya tat veren şeydir. Zeytinyağı, ekmekle birlikte tüketildiğinde ekmeğe bir 'katık' görevi görür. Ayetteki bu kullanım, zeytinyağının sadece bir besin maddesi olmanın ötesinde, yemeği tamamlayıcı ve lezzetlendirici bir unsur olarak değerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âkilîn, yemek yiyenler, beslenenlerdir. Ayetteki 'li'l-âkilîn' ifadesi, zeytin ağacının ürünlerinin (yağ ve katık) doğrudan insan tüketimi için yaratıldığını ve insanlara bir rızık olarak sunulduğunu açıkça belirtir. Bu, Allah'ın insanlara olan lütfunu ve nimetini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ekl kökü, Kur'an'da genellikle beslenme ve rızık alma bağlamında kullanılır. 'Li'l-âkilîn' ifadesi, bu nimetin (zeytinyağı ve katık) özellikle yiyip içenler, yani insanlar için hazırlandığını ve onların ihtiyaçlarını karşılamak üzere var edildiğini gösterir. Bu, ilahi rahmetin bir tecellisidir.
Mü'minûn Sûresi
"Tûri Seynâ'" (Tûr-i Sînâ): "Tûr" kelimesi Arapça'da "dağ" anlamına gelir. "Sînâ" ise Mısır'daki Süveyş kanalıyla İsrâil arasındaki yarımadanın adıdır. "Tûr-i Sînâ" Sînâ yarımadasında yer alan, Hz. Mûsâ'nın (a.s.) ilâhî hitâba mazhar olduğu ve kendisine Tevrât'ın verildiği mukaddes dağın ismidir. Bu dağın diğer adı Cebel-i Mûsâ'dır.
Enfüsî olarak bakarsak, dağdan maksad kişinin maddî ve mânevî varlığıdır. "Tûr-i Sînâ"ya tırmanmak, nefs ile yapılan mücâdele ve mücâhede neticesinde fikren yükselerek Muse-viyyet (esmâ) mertebesi itibâri ile mi'râc etmek ve ilâhî tecellîlere mazhar olmaktır. Burası, kişide ilâhî tecellîye açık olan gönül âlemini ve nûrâniyyeti temsîl eder.
Terzi Baba'nın çeşitli sohbetlerinde ve kitaplarında ifâde ettiği gibi, "Tûr-i Sînâ" bir başka yönden, kişinin "sine"sindeki yâni gönlündeki turlardır. Museviyyet mertebesi itibâriyle bunlar nefs mertebelerinde yapılan turlardır. Muhammediyyet mertebesi itibâriyle yapılan ise hazerât-ı hamse turlarıdır.
"Şecereten tahrucu" (çıkan ağaç): Ağacın kökü toprakta sâbit olup, dalları göğe (tecellî âlemine) uzanır.
Kul nefsiyle yaptığı mücâhede neticesinde "Tûr-i Sînâ"ya çıktığında, orada ma'rifet suyuyla yeşermiş olan bir ağaç bulur. Bu ağaç, tevhîd ağacıdır. Aynı zamanda, âlem ağacıdır, "şecere-i mübârek"tir.
Âyette ağacın türü belirtilmemesine rağmen, meyvesinin hem yemekle birlikte tüketilmesi hem de yağından yararlanılmasına ilişkin bilgiler ışığında müfessirler, bunun zeytin ağacı olduğu sonucuna varmışlardır.
Zeytin, "kesretteki vahdetin" (çokluktaki birliğin) işâ-retidir. Zeytin ağacının meyveleri tek tektir, ancak bunlar preslenip yağ haline geldiği zaman "vahdet" olur. Ayrıca, zeytinin tek çekirdekli bir meyve olması da yine "vahdet"in ifâdesidir.
Zeytin hasat edildiğinde hemen yenebilen bir meyve değildir, rengi yeşil ve tadı acıdır. Acılığının ve hamlığının gitmesi için, üstü çizildikten sonra belirli bir süre tuzlu suda ya da asitli bir karışımın içerisinde kapalı bir ortamda bekletilir. Bu süreç enfüsî yönden, ham nefsin "riyâzat ve mücâhede" ile terbiye edilmesinin, acı ve isyankâr tabîatının teslîmiyet suyuyla tatlanmasının ifâdesidir.
Nefs, bu riyâzat sürecinden geçtikten sonra, iki paha biçilmez ürün verir:
"Duhn" (Yağ): Bu yağ, Nûr Sûresi 5/35 âyetinde de belirtildiği gibi, ateş değmeden ışık verecek kadar saf olan "ilâhî ilim ve hikmet"tir. Bu, dışarıyı aydınlatan fizikî bir "ışık" değil, varlığın özünü ve hakîkatini ortaya çıkaran mânevî bir "nûr"dur.
"Sıbgın lil-âkilîn" (Yiyenler için bir katık/boya): "Sibğ", hem "katık, lezzet veren şey" anlamına gelir, hem de "boya" yâni "sibğatullah" (Allâh'ın boyası) demektir. İlâhî ilim ve feyizlerle mânen beslenenler, sâdece bilgi almakla kalmazlar, aynı zamanda "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanırlar" (tahallûk bi ahlâkillah). Onun hikmeti, yiyenlerin varlığına bir "lezzet" katması ve onların ahlâkını ve fikriyâtını ilâhî bir "renk" ile boyamasıdır.[9]
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِهَا وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ كَث۪يرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۙ
~ ~ ~
Ve inne lekum fil en'âmi le ibreh, nuskîkum mimmâ fî butûnihâ ve lekum fîhâ menâfiu kesîretun ve minhâ te'kulûn.
Hayvânlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.