Hattâ iżâ eḣażnâ mutrafîhim bil'ażâbi iżâ hum yec-erûn(e)
Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.
Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.
Bu ayet, Allah'ın azabıyla karşılaşan şımarık ve varlıklı kimselerin durumunu tasvir etmektedir. Ayet, 'ahz' (yakalamak), 'mütrefe' (şımarıklar), 'azab' (ceza) ve 'ye'cerûn' (feryat etmek) gibi kavramlar üzerinden, ilahi adaletin tecellisini ve inkarcıların çaresizliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ahz' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi elle tutmak olduğunu belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, hem maddi hem de manevi anlamda ele geçirme, yakalama ve özellikle de cezalandırma, helak etme manalarında kullanılır. Ayetteki 'ahaznâ' ifadesi, Allah'ın şımarık kimseleri azapla kuşatması, onları cezalandırmak üzere yakalaması anlamındadır, bu da ilahi kudretin ve adaletin tecellisini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ahz' kelimesinin Kur'an'da mecazi anlamda kullanımlarına dikkat çeker. Burada 'azabla yakalamak', fiilen bir şeyi tutmaktan ziyade, azabın o kişileri kuşatması ve onlara musallat olması anlamındadır. Bu, azabın kaçınılmazlığını ve şımarıkların ondan kurtulamayacağını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'teref' kökünün 'bolluk içinde yaşamak, nimetlerle şımarmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Mütrefe' ise, nimetler içinde yüzdüğü için haddi aşan, şımaran ve bu yüzden Allah'ın emirlerine karşı gelen kimselerdir. Ayetteki 'mütrefehüm' ifadesi, bu kişilerin sahip oldukları zenginlik ve refahın onları şükürden alıkoyup azgınlığa sevk ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mütrefe' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlere karşı çıkan, hakikati reddeden ve dünya nimetlerine aşırı düşkün olan zengin ve güçlü elit tabakayı ifade ettiğini belirtir. Bu kavram, sadece zenginliği değil, aynı zamanda bu zenginliğin getirdiği ahlaki yozlaşmayı ve kibiri de içerir. Ayetteki bağlamda, bu şımarıklığın ilahi azabı celbeden bir sebep olduğu açıkça görülmektedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'teref' kelimesinin 'bolluk ve rahatlık içinde yaşamak' anlamının yanı sıra, 'nefsin arzularına uymak ve haddi aşmak' manasına da geldiğini ifade eder. 'Mütrefe' olanlar, nimetlerin şükrünü eda etmek yerine, onları israf ve azgınlık yolunda kullananlardır. Ayetteki kullanılışı, bu kişilerin azabı hak etmelerinin temel nedenini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesinin 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden geldiğini ve 'acı veren şey' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise, Allah'ın günahkarları cezalandırmak için kullandığı her türlü sıkıntı, elem ve işkenceyi ifade eder. Ayetteki 'bi'l-azâb' ifadesi, şımarıkların hak ettikleri cezayı, yani ilahi azabı tattıklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azab' kelimesinin Kur'an'da farklı şekillerde tecelli eden ilahi cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ceza, dünyada musibetler şeklinde olabileceği gibi, ahirette de cehennem azabı şeklinde olacaktır. Ayetteki bağlamda, 'azab'ın şımarıkların feryat etmelerine neden olan şiddetli bir ceza olduğu anlaşılmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ce'r' kelimesinin 'yüksek sesle bağırmak, feryat etmek' anlamına geldiğini ifade eder. Özellikle bir musibet veya sıkıntı anında çaresizlik içinde yapılan feryatları anlatır. Ayetteki 'ye'cerûn' ifadesi, şımarıkların azapla karşılaştıklarında duydukları dehşeti ve çaresizliği, yüksek sesle feryat ederek dile getirmelerini tasvir eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ce'r' kelimesinin 'sesini yükseltmek, inlemek ve yardım istemek' manalarına geldiğini belirtir. Bu kelime, genellikle bir felaket anında duyulan acı ve pişmanlıkla birlikte ortaya çıkan çaresizliği ifade eder. Ayetteki 'ye'cerûn' kelimesi, şımarıkların azap karşısında gösterdikleri tepkinin, acı ve pişmanlık dolu bir feryat olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ce'r' kelimesinin 'yüksek sesle dua etmek veya yardım dilemek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki bağlamda, bu feryat, kabul edilmeyecek bir pişmanlık ve çaresizlik feryadıdır. Şımarıkların azapla yüzleştiklerinde, daha önce reddettikleri hakikati anladıklarını ancak artık çok geç olduğunu gösterir.
Mü'minûn Sûresi
"Mutrafîhim" kelimesi Arapça'da "t-r-f" kökünden türetilen "mutraf" kelimesinin çoğul hâlidir ve "zengin/refâh içindeki kimseler" anlamına gelir. Bunlar, sâhip oldukları zâhirî ve maddî zenginliğin büyüsüne kapılarak Hakk karşısındaki mutlak "fakr"larını unutan, kendilerini Hakk'tan bağımsız (müstağnî) gören, kendi cismânî zenginliklerinin kendilerine yeteceğini zanneden kimselerdir.
"Ehaznâ ... bil-âzâbi" (Azâb ile yakaladığımız zaman): Buradaki "azâb" bâtınen, Hakk ve hakîkatin âniden zuhûr etmesiyle, hicâb perdesinin yırtılması, nefsin sahte benliğinin ve müstağnîlik iddiâsının paramparça olmasıdır. O âna kadar kendini "fâil" ve "var" zanneden, zâhirî güç ve servetiyle böbürlenen nefs, birden bire kendine atfettiği gücün bir yanılsamadan ibâret olduğunu anlar; âcizliğini, hiçliğini ve Hakk'a ne denli muhtaç olduğunu fark eder. İşte bu şok edici yüzleşme, onun için en büyük azâbtır.
"İzâ hum yec'erûn" (Bakmışsın ki feryâd edip duruyorlar): Ve nefs o ânda feryâd başlar. "Yec'erûn" fiili, basit bir yardım çağrısından daha fazlasını, can havliyle, yüksek sesle, inleyerek ve yalvararak feryâd etmeyi ifâde eder. Sahte saltanatı yıkılan nefs, kendi güçsüzlüğünü çâresizce îtiraf ederek, daha önce yüz çevirdiği merhamet kapısını şiddetle çalmaya başlar. Âyet, kibirli bir sessizlik ve ilgisizliğin, yerini nasıl acı dolu bir feryâda bıraktığını gözler önüne serer.
لَا تَجْـَٔرُوا الْيَوْمَ اِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ
Lâ tec'erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn.
Boşuna feryâd edip durmayın bugün. Zîrâ bizden yardım görmeyeceksiniz.