Vekul lilmu/minâti yaġdudne min ebsârihinne veyahfazne furûcehunne velâ yubdîne zînetehunne illâ mâzahera minhâ(s) velyadribne biḣumurihinne ‘alâ cuyûbihin(ne)(s) velâ yubdîne zînetehunne illâ libu'ûletihinne ev âbâ-ihinne ev âbâ-i bu'ûletihinne ev ebnâ-ihinne ev ebnâ-i bu'ûletihinne ev iḣvânihinne ev benî iḣvânihinne ev benî eḣavâtihinne ev nisâ-ihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi-ttâbi'îne ġayri ulî-l-irbeti mine-rricâli evi-ttifli-lleżîne lem yazherû ‘alâ ‘avrâti-nnisâ-/(i)(s) velâ yadribne bi-erculihinne liyu'leme mâ yuḣfîne min zînetihin(ne)(c) vetûbû ila(A)llâhi cemî'an eyyuhâ-lmu/minûne le'allekum tuflihûn(e)
Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zinet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.
Nûr Suresi 31. ayet, mümin kadınların örtünme, iffetlerini koruma ve zinetlerini gösterme hususundaki ilahi emirleri detaylandırmaktadır. Ayet, kadınların toplumsal hayattaki duruşlarını ve mahremiyet sınırlarını dilbilimsel ve semantik derinliklerle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğadd (غض), gözü kısmak, sesi kısmak gibi anlamlara gelir. Ayetteki 'yagdudne min ebsârihinne' ifadesi, kadınların bakışlarını haramdan sakındırmaları, yani şehvetle bakmaktan kaçınmaları ve sadece ihtiyaç kadar bakmaları gerektiğini ifade eder. Bu, gözün harama kaymasını engellemek için bir tedbirdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Burada 'min' edatının 'bazı' anlamında kullanıldığı ve gözlerin tamamen kapatılması değil, haram olan kısımlardan sakındırılması gerektiğini belirtir. Yani, bakışların harama yönelmesini engellemek, gözü yere indirmek anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğadd' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir eylemden ziyade, ahlaki bir duruşu, nefsi terbiye etmeyi ve harama karşı bir iç kontrol mekanizması geliştirmeyi ifade ettiğini belirtir. Bu, mümin kadının takva bilinciyle hareket etmesinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ferc (فرج), iki şey arasındaki açıklık anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle cinsel organlar ve dolayısıyla iffet, namus anlamında kullanılır. Ayetteki 'yahfazne furûcehunne' ifadesi, kadınların cinsel organlarını haramdan korumaları, yani zinadan uzak durmaları ve iffetlerini muhafaza etmeleri gerektiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ferc kelimesinin, hem erkek hem de kadın için mahrem yerleri ifade ettiğini ve bu ayette kadınların iffetlerini korumaları emrinin bir parçası olduğunu belirtir. Bu, sadece fiziksel bir koruma değil, aynı zamanda ahlaki bir temizliği de içerir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, ferc kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece cinsel organları değil, aynı zamanda genel anlamda mahremiyeti ve iffeti kapsadığını ifade eder. Bu ayetteki bağlamda, kadınların namuslarını ve şereflerini korumaları gerektiği anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zînet (زينة), bir şeyi güzelleştiren her şeydir. Bu, hem doğal güzellikleri (yaratılış), hem de sonradan eklenen süsleri (takı, elbise, makyaj) kapsar. Ayetteki 'lâ yubdîne zînetehunne' ifadesi, kadınların süslerini yabancı erkeklere göstermemeleri gerektiğini belirtir. 'İllâ mâ zahara minhâ' istisnası ise, kendiliğinden görünen, örtülmesi zor olan kısımları (el, yüz gibi) ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zînetin iki kısma ayrıldığını belirtir: Yaratılış zîneti (doğal güzellik) ve kesbî zînet (sonradan kazanılan, takı, elbise gibi). Ayette her iki tür zînetin de yabancı erkeklere gösterilmemesi emredilirken, 'zahara minhâ' istisnası, kişinin iradesi dışında ortaya çıkan zîneti kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, zînet kavramının Kur'an'da sadece estetik bir değer taşımadığını, aynı zamanda toplumsal bir rolü ve ahlaki bir boyutu olduğunu vurgular. Kadınların zînetlerini gizlemesi emri, toplumsal düzenin ve ahlaki değerlerin korunmasına yönelik bir tedbirdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hımâr (خمار), kadının başını örttüğü örtüdür. Ayetteki 'vel-yadribne bihumurihinne alâ cuyûbihinne' ifadesi, kadınların başörtülerini yakalarının üzerine salmaları, yani göğüslerini ve boyunlarını örtmeleri gerektiğini açıkça belirtir. Bu, sadece başı değil, aynı zamanda göğüs bölgesini de kapatan bir örtünme şeklidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hımâr kelimesinin, cahiliye döneminde kadınların başlarını örttükleri, ancak yakalarını açık bıraktıkları bir örtü olduğunu ve bu ayetle birlikte yakaların da örtülmesi emrinin geldiğini ifade eder. Bu, örtünme emrinin kapsamını genişleten bir düzenlemedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hımârın, örtme ve gizleme anlamı taşıyan 'hamr' kökünden geldiğini ve kadının başını ve yüzünü örttüğü örtü olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, kadınların başörtülerini sadece başlarına sarmakla kalmayıp, göğüslerini de örtecek şekilde kullanmalarını emreder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ceyb (جيب), elbisenin yaka kısmı, göğüs açıklığıdır. Ayetteki 'alâ cuyûbihinne' ifadesi, başörtülerinin bu yaka kısımlarının üzerine salınarak göğüslerin örtülmesini emreder. Bu, kadınların mahrem bölgelerini daha kapsamlı bir şekilde örtmelerini sağlamak içindir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ceyb kelimesinin, elbisenin boyun ve göğüs kısmını ifade ettiğini ve bu ayetteki emrin, kadınların başörtülerini bu kısımları kapatacak şekilde kullanmalarını gerektirdiğini belirtir. Bu, örtünmenin sadece başı değil, aynı zamanda göğüs bölgesini de kapsadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, ceyb kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, kadınların giyim kuşamında dikkat etmeleri gereken bir mahremiyet alanını işaret ettiğini vurgular. Başörtüsünün yakaların üzerine salınması emri, bu mahremiyetin korunması için önemli bir adımdır.
Nûr Sûresi
“Vekul lilmu/minâti yagdudne min ebsârihinne veyahfazne furûcehunne velâ yubdîne zînetehunne illâ mâzahera minhâ velyadribne bihumurihinne alâ cuyûbihin(ne) velâ yubdîne zînetehunne illâ libu’ûletihinne ev âbâ-ihinne ev âbâ-i bu’ûletihinne ev ebnâ-ihinne ev ebnâ-i bu’ûletihinne ev iḣvânihinne ev benî iḣvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâ-ihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi-ttâbi’îne ġayri ulî-l-irbeti mine-rricâli evi-ttifli-lleżîne lem yazherû alâ avrâti-nnisâ-/(i) velâ yadribne bi-erculihinne liyu’leme mâ yuḣfîne min zînetihin(ne) vetûbû ila(A)llâhi cemî’an eyyuhâ-lmu/minûne le’allekum tuflihûn(e)” Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz! (24/31)
Bu âyet Kûr’ân-ı Keriym de örtünme emrinden biri bu âyettir. Hanımlarda başın örtülmesinin hakikati saçların her teli esmâ-i ilâhiyyeye remizdir. Bunlar mahrem olmayan ağyara gösterilmesi uygun değildir.
Burada mahrem olan kişiler esmâ-i ilahiyyedir. Mahrem olanlar ise nefsi ilahiyye yaşantısı üzere olanlardır.
Diğer bir başka setr ile ilgili âyet Araf sûresi 26. Âyette geçmektedir.
يَا بَنِي آدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِى
سَوْاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوى ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ
آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
(Ya beni Âdeme kad enzelnâ aleyküm libasün yüvarî sev’atiküm ve rişün ve libasüttakva zalike hayrun zalike min ayatillâhi leallehüm yezzekkerune.) Meâlen: (7/26) ”Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ'nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.” Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’nin baş tarafında üç türlü elbiseden bahsedilmektedir. Bunlar, dünyada giyilecek ikisi fiziki diğeri ma’nevi elbiselerdir. Ayrıca içte, bâtında üç elbise daha vardır ki; onlar lâtif elbiseler olduklarından görünmemektedirler. Bu yüzden de fark edilememektedirler.
Birinci elbise: İnsân’ın iç bünyesini > mânâsını muhafaza eden, toprak beden, et, kemik, sâlsâl, balçık, elbisesidir.
İkinci elbise: Bedeni muhafaza eden, belirli malzemelerden meydana gelen giysi elbisesidir.
Üçüncü elbise: (Takva) elbisesi’dir ki, insân’ın gerçek mânâda insân olarak yaşamasını temin eden İlâhi sistemin mânâ olarak tüm kimliğine giydirilmesidir. Bir gerçek hayat sistemi ve insânlık, asalet elbisesidir. (Bu mevzuya daha sonra yine devam edeceğiz.) İşte bütün bu hakikatler, (Âyatillâhi) Allah’ın Âyetleri’ndendir. Yani Ulûhiyyet işaretlerinden > mertebe-lerindendir.
Bütün bu âlem, (Allah’ın Âyetleri) olup âlemin tümü (Kûr’ân-ı fiilî veya Kûr’ân-ı tafsilî)dir. Yani bütün tafsilâtıylâ zuhura çıkmış, yaşayan muhteşem zâtın zuhuru, her mertebesi itibariyle esmâ-i İlâhiyye’nin ve sıfat-ı İlâhiyye’nin kendi mânâları itibariyle zuhur ve tecellileri > zâtının giyindiği elbiseleridir. En güzel elbise ise (Rahmân) sûreti üzere halk edilen (Âdem > insân) sûreti ve elbisesidir.[26]
İkinci Yorum;
“Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takvâ elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın Âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” Bu elbise iç bünyemizdeki mânâyı gizlemek için giydirilen beden elbisesidir. Böyle bir madde bedenimiz olmasa dünyada mânâların barınabileceği bir yer olamayacak ve hepimiz hayâli sülietler gibi oluruz ve iletişimimizde olmaz. Ayrıca bu elbise yâni beden içinde elbiseler indirdik ki, kullandığımız giyeceklerdir. Takvâ elbisesi, iç bünyede verilen mânâları kullanarak ortaya çıkarmaktır. Bu da tatbik edilerek olur, örneğin namaza başlarken namaz elbisesi giyiyoruz ve hûşû ile namaz fiilinin içine giriyoruz, buradaki takvâ elbisemiz namazdır. Şeriat mertebesinde fiiller takvâ olurken, esas takvâ Âdem (a.s.) dan bize verese-miras gelen “ve nefahtü” hakîkatini unutmamaktır.
Bu anlattığımız Âyetler zât mertebesinin hakîkatleridir, umulur ki bunları düşünüp, zâten sizde mevcût olan bunları ortaya çıkarırsınız. Cenâb-ı Hakk bunu bizlerden bekliyor çünkü bunu yapacak herşeyi bize vermiştir, elbise elbise üstüne giydirilince bunlar biraz kapalı kalmış fakat siz bunu umarım ki ortaya çıkarırsınız diyor.[27]
BAŞÖRTÜSÜ[28]
İslam dini itibariyle bir kıyafet oluşumu vardır müntesiblerine aslında bu örtü örtünme setr etme bütün dinlerde vardır, sadece islamiyette oluşan değildir, İbrahimiyette de vardır, Museviyette de vardır, Hırıstiyanlıkta da vardır, Müslümanlıkta da vardır. Hıristiyanların rahibelerinde görüyoruz nasıl kapanıyorlar, onların da kendilerine göre anlayışları vardır. İslamiyetin de kendine göre bir örtünme adabı vardır. Ama biz bunu biraz mübalalandırarak itika yapıyoruz diye olmasının daha fazlasını yapıyoruz veya eksiğini yapıyoruz.
Erkeklerde bir gerçek var sakal bıraksalar da kesseler de sakal vardır. Bırakmak bırakmamak mesele değil, mühim olan olmasıdır. Bıyık ve sakal neden var erkeklerde, neden bıyıkları ayırıyoruz sakalları ayırıyoruz hepsine birden sakal demiyoruz, hepsi aynı kaynaklı değil midir, aynı şekilde aynı benzer, saçımızdan ne farkı vardır, ama yerleri itibariyle ayırıyoruz. Şu yerde olana bıyık deniyor şuralarda olana da sakal deniyor. Hanımların da başörtüleri vardır. İşte şu kadar kısmını kapatacak diye. Neden kapatıyoruz, kardeşlerimize soralım bakalım, emir olduğu için kapatıyoruz, AllahuTeala Hz leri bunu neye dayandırarak emretmiştir, canı öyle istediği için mi, yoksa bir hakikate dayandığı için mi?
Cenab-ı Hakk içki içmeyin de diyor, neden içki içmeyin diyor, bir sebebi var, eğer bir şey men edilmişse onun mutlaka çok büyük arka planda zararları vardır veya oluşumları vardır. Hiçbir emir ve nehy yersiz ve boşu boşuna mesnetsiz söylenmemiştir. Namaz kıl dediyse mutlaka onun bir hikmeti vardır, rüku dediyse mutlaka bir hikmeti vardır, rast gele bunlar oluşturulmuş serpiştirilmiş şeyler değildir. İslam hukuku İslam adabı yani Allah’ın dileği. Peki Allah emrettiyse kapat ama Allah’ın emri bir mesnede dayanmaktadır işte. Sizin söylediğiniz Ef’al âlemi itibariyle olan hususu, oraya da bir cevap olacaktır tabi.
Ef’al âlemindeki yaşantının baş örtünün cevabı olacak, Esma âleminde niçin kapatılıyor, onun da cevabı olacak, sıfat âleminde yaşayan insanın neden başını kapatıyor onun da bir cevabı olacak, Zat âleminde yaşayan insanın neden başını kapatıyor onun da o mertebe itibariyle cevabı olacaktır. Rabiya’tül Adriye bir gün mutadı olan kapalılığın dışında caddenin ortasından açık saçık geçiyormuş, tabi o güne göre açık ne kadarsa işte başın ön tarafı açık o günün anlayışına göre o açık saçık anlayışında caddenin ortasından geçiyor, Hasan Basri Hz karşıdan çıka geliyor, hemen toplanıyor başını örtüyor, ondan sonra geçip gidiyor, dikkatini çeken çevresi merak eden birisi soruyor ya Rabıya sen erkeklerin içinden dolaştın geçtin çarşının içerisinde açık saçıktın işte falan kişiyi görünce hemen örtündün, bu işi neden böyle yaptın denilince, ben çarşıdan geçtiğimde erkek merkek yoktu ki diyor, ama ne zaman bir er gördüm erkek değil er gördüm o zaman farz oldu kapanmak kapattım erin karşısında diyor.
Bakın bu da bir anlayıştır, ama herkes her halini buna dayandıracak da başını açacak demek değildir. Bu bir gerçeği yansıtıyor. İnsanın başı vehis diyorlar Araplar Vehis yani baş demektir, yani kişinin en uç noktasıdır, en zirve noktasıdır. Yani bir başka ifade ile insan bedeninin Arş’ı, bizim başımız âlemin durumu karşın başımız Arş’tır. Nasıl Arş-ı Âlâ bu âlemin çatısı en son noktası Arş insanın başı da en son zirvesi olduğu için Arştır Arş-ı Âlâ dır. Ve de aklımız o kafa içinde olduğu için merkez de bakın oradadır, burası ile irtibatı kesien parmak ucundaki en küçük hücre anarşi yuvası oluyor ve kanser oluşturuyor.
Akıl ile irtibatı kesti kendi başına kendi aklını kullandığı için kanserin sırrı da budur zaten. Beyine ulaşamıyor oradaki akıl hücredeki akıl, kendi aklına göre birşeyler onarmaya çalışıyor, ama sayısının rakamının sınırlandırılmasını veya çoğaltılmasını hesap edemediğinden kendi aklınca hareket ediyor, nefsimizin yaptığı gibi, ilahi adaletten kopuk çalıştığımız zaman kanser oluyoruz. Yani cemiyetin kanseri olmuş oluyoruz nefsani yaşadığımız için. Ama biz İlahi hükme tabi olarak hayatımızı sürdürsek cemiyetin içinde böyle hastalıklar olmaz tertemiz bir hayat geçer cemiyet içerisinde.
Şimdi aklımız başımız yani Arş, aklımızdaki bilgiler, Cenab-ı Hakk’ın Esma-ı İlahiyesi 99 esma ve sayılamayacak kadar Esma-ı İlahiyesi ve başımızdan çıkan saçlar Arş-ı Ala’dan bizim beden mülkümüze tenezzül eden Esma-ı ilahiyenin zuhurlarıdır. Arş-ı Âlâ dan yani başımızdan bedenimize doğru tenezzül eden inen yani tecelli eden saçlarımızın her bir teli bir Esma-ı İlahiyenin zuhuru hükmündedir, yani bir teli Ahad isminin zuhuru bir teli Vahid isminin zuhuru, birisi Kahhar isminin zuhuru, birisi Samed isminin zuhuru, birisi Rezzak isminin zuhuru biz o saçlarımızı uzatalım uzatalım topuklarımıza kadar bütün bizi ihata edecek hale gelir.
İşte her bir şaç teli İlahi bir Esmanın zuhurunu ortaya getirdiğinden bunun da aşikar edilmemesi izlenmesi gerektiğinden baş örtüsü gereklidir. Yoksa cinsiyet yönünden değildir. Bu efal âlemindeki sebebidir. Yani beşeriyet âlemindeki sebebidir. Erkekler Akl-ı Kül tecellisinde oldukları için Kadınlar da Nefs-i Kül tecellisinde oldukları için nefs-i Külün kendini gizlemesi Akl-ı Kül’ün de aşikar etmesi gerekiyor. İşte Hacca gittiğimiz zaman veya umreye gittiğimiz zaman saçlarınızı kısaltın veya kökünden traş edin kazıtın diye emir vardır. Bu demektir ki Hacca gelmezden evvel sende beşeriyetin istikametinde gelen Esma-ı İlahiyeyi artık kes kökünden kes ondan sonra senden zuhura gelecek Zat’i Mertebede Esma-ı İlahiyeyi kullan tahakkuk ettir manasınadır.
Peki sakal niyedir, işte Hakikat-ı Muhammeiye’nin Akl-ı Kül’ün zuhuru er kimselerin veçhinde zuhura geldiğinden onu da perdelemek gerektiğinden aşıkare çıkarmamak gerektiğinden erkeklere sakal sünnettir demişlerdir. Bıyıklarımız Sıfat-ı Subutiye ve Sıfat-ı Zat’iyedir, Sakallarımız da esma-ı İlahiyenin zuhurudur ve bu Esma ile zat’ımıza perde olmaktır. Yani Zat’ımızı Esma ve Sıfatlarla perdelemektir sakal ve bıyık bırakılması. Neden sakal bıraktın dendiğinde işte efendim sünnettir de ondan derler sünnet tabi sünnet ama Ebu Cehil de de sakal vardı, ne yapacağız şimdi o da sünnete mi uydu, Adem (as) da cennette sakal ve bıyık yoktu, çünkü Cennette onda İlahi tecelli açık seçik zuhurdaydı perdelemeye gerek yoktu çünkü başka varlık yok ne hava validemiz vardı ne diğer insanlar vardı.
Perdelemeye gerek yoktu zaten orada Cenab-ı Hakk Zat’ı le zuhurdaydı Âdem (as) da. Cennette gezmesi bu demekti zaten Allah’ın Zat’ında Cennet hükmünde dolaşmasıydı Cennetteki hali. Erkeklerdeki bıyıklar Sıfat tecellisini gizlemek, sakalları da Esma-ı İlahiyeyi gizlemektir. Yani Cemal-i İlahiyeyi gizlemektir. Ne ile gizlemek, Sıfat ve Esma tecellileri ile Zat’i Cemalini perdelemektir. Bakın وَلَقَدْ اَتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى وَالْقُرْاَنَ الْعَظِيمَ 15/87 Biz O’na Kur’an’ı ve Seb’ul Mesaniyi verdik diyor. “Seb-ul Mesani” bizim veçhimizdir bir bakıma, veçhimiz çehremiz yani yüzümüzdür. Neden bakın yedi delik var, yedi mertebe var, insanın başında, iki göz, iki kulak iki burun deliği, bir ağız toplarsak yedi yapar. Yedi mertebenin yedi sıfatın zuhur kaynağıdır. İnsan vücudu ile değil başı ile insandır. Yüzü ve veçhesi ile diğer insanlardan ayrılıyor, eli ayağı ile değildir, kafamıza birer maske taksalar sıra ile göstersinler kim kimi nasıl tanıyacaktır. İnsan kendi eşini tanıyamaz o kadar kişi arasında. Belirli bir özel hali olmazsa eğer. Ama bütün giyinik olsa sadece gözleri açık olsa gene tanır.
Başörtüsü Allah’ın Sıfatlarını esmalarını gizliyor, perdeliyor, ehil olmayanlara o sırrın ifşa edilmemesi ama bir hanım eşinin yanında o örtüyü çıkarabiliyor, işte orada ifşa etmek gerekiyor. Yani güzelliğini ortaya koyması gerekiyor eşinin yanında.
Âdem (as) ın şahsında nisalık ve erlik birlikteydi, ikisi birlikteydi, Allah Âdem’i insan olarak halk etti, yani iki cinsi bir arada halk etti ayrı ayrı halk etmiş olsaydı insanların birleşmesi mümkün olmazdı. Aslı bir olanın sonradan birleşmesi mümkündür, aslı bir olupta ayrılmış olanların sonradan birleşmesi mümkündür, ama aslı ayrı ayrı olanların sonradan birleşmesi mümkün değildir. İnsanın var edilişini bir elma gibi düşünürseniz ortadan ayrılınca iki yarım elma oluşur, ama bütün elmayı iki parça bir araya gelirse oluşturuyor. Yani Erkek ile kadın ayrı varlıklar değildir. Biz hep kendimizi ayrı ayrı ayrı sınıf ayrı sınıf olarak görüyoruz, hayır ayrı değil, zahirdeki şartlanmamız aman ona dokunma buna yaklaşma bir de şeriatı tatbik ediyoruz diye kadınlar bir tarafa erkekler bir tarafa haydi hanımlar beklesinler dursunlar bir Hakk sohbeti duyacaklar da erkeklere yetişecekler.
Bunlar hep islamiyeti yanlış anlamamızdan kaynaklanan yanlış tatbikatlardır bunlar, neden işte efendim göz kayar işte şu olur bu olur, ey mübarek sen daha hala oralarda yaşıyorsan git dolaş sen hayatını yaşa, cisiyet farkı kalkmadığı sürece zaten bir insan gerçek derviş olamaz. Daha hala kendinden korkuyorsa. Genelleyecek olursak herkes aynı olmayabilir sede biz işin aslından bahsediyoruz, işin aslı budur, ama şöyle tatbik edilir böyle tatbik edilir, o gurup böyle kanaattadır, böyle kanaattadır, o ayrı o bizim konumuz değildir zaten, burada sorun veya sorunsuzluk ne ise aslında ortada sorun da yok ama biz sorun çıkarıyoruz.
Allah’ın insan diye hitap ettiği bir varlık var, bu varlığın iki yönü vardır, birine Nisvan demişler birine Racul demişler, ama bunlar ayrı şeyler değildir. Eğer ayrı şeyler olsa birlikte olmaz aileler kurulmaz. Aşılanabilen bazı ağaçlar var, bazıları da o aşıları almıyor kabul etmiyor.
Toplumdaki bazı yaraların o kadar çareleri var ki ama biz bu çareleri çaresizlik haline getirmişiz dolaştırmışız dolaştırmışız ondan sonra kendimiz de artık çözemez hale getirmişiz. İki tarafı a memnun etmenin yolu o kadar kolay açık seçik ki ama iki tarafın da iyi niyetlileri azdır. İşler buradan kaynaklanıyor. İki tarafta da iyi niyetliler çoğunlukta olsa bu işin çözümü o kadar kolay ki nedir mesela; Türkiye bu gün Dünya devletleri içinde her yönüyle birlikte elemanlarıyla birlikte belirli bir konma gelmiş bizim dünya çapında modacılarımız var, ayakkabının modası değişti, elbisenin modası değişti, eşarbın modası neden değişmesin yani kim neden mani buna, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ 55/29 de olan Allah her an değiştiği halde biz bin senelik kıyafeti neden üstümüze giyelim, baş örtüsünü atalım değil şeklini değiştiremezmisin, bakın iyi niyetten bahsediyorum, iyi niyette olanlar çoğunlukta olsa iki görüşte de burada iki tarafta da iyi niyet yok ard niyet var, birilerinde benlik var, çıkarmam da çıkarmam, tamam haklıdır Allah’ın emridir çıkarma, hürmet etmek lazımdır, öteki de çıkaracaksın da çıkaracaksın tutturuyor. Eğer bir kişi ideal sahibi ise geçi süreler için bazı ideallerinden fedakarlık etmesi gereklidir. Daha sonraki cemiyete yapacağı faydanın çoğunluğunu göz önüne alarak o gün kendi nefsinden biraz fedakarlık etmelidir. İşte cihat olan budur, eşarbı çıkarmamak cihad değildir. Onların gayeleri budur zaten eşarp yolu ile zorlayıp şuurlu Müslümanların iş başına gelmesini önlemekten başka bir şey değil kendilerine göre.
Ama iki senelik bir senelik devre içerisinde ortaokula giderken dışarıya çıkarken taksana eşarbını ne olacak, yemezler kimseyi Allah onu af eder, çünkü gelecekteki büyük menfeati kazanmak için kendisi namına değil çevre namına o eğitimi almadı mı o diplomayı almadı mı yukarıdaki mertebelere gelemiyor. Tamam bitti kalıyoruz işte Müslümanlar hep avami takımı olarak kalıyoruz bu şekilde bunların hangisi ideal şimdi, baş örtüyü çıkarmak mı ideal takmak mı ideal. Aleyhinde olarak zannetmeyin baş tacımız ayrı meseledir, ama geçici olarak bir ömür boyu kazanacağın menfaati iki sene için kayıp ediyoruz. Bunu da ideal uğruna yaptık diyoruz. İşte bu benlik yapıyor insanı farkında olmadan manevi benlik yapıyor nefsi benlikten ne farkı vardır.
İslamiyetin kuruluşunda müşriklerin zulmüne karşı direnenlerin durumu farklıdır orada yeni bir kuruluş vardır, oradaki insanlar taviz verseydi İslamiyet bu kadar gelişmezdi, onların görevleri başka idi. Onları bunun ile kıyas etmeyelim, Müslümanlar okusun ilim sahibi olsunlar sanat meslek sahibi olsunlar kaliteli insanlar olsunlar çevreye numune olsunlar işte bir iki sene fedakarlık yaparak oralarını aşsınlar belki onun imtihanı da budur, cenab-ı Hakk sadece tek yönlü imtihan etmez insanı Rahmani de imtihan eder.
Biz gelelim şu meseleye eğer devlet dese ki kızlarımız biraz sabredin bakalım durun feveran etmeyin bu işi çözeceğiz ama iyi niyetli idareciler lazımdır. Alsınlar modacıları üç tane beş tane eşarp modeli çizsinler kumaşlarını desenlerini beğensinler, okula gelen kızlarımız bu model takacak desinler bakalım o kızlarımız onu kabul etmiyecekler mi? Hem de modern görünüşlü onların istediği şekilde 20. Asrın insanı olarak çıksınlar karşılarına kim ne der ki, işte iki tarafta da iyi niyet olacak gayeleri onların çıkartmak, iki taraf ta iyi niyetli olmuş olsa o eşerp modelini sundukları kişiler de böyle de örtünürüz diyecekler, ötekiler de diyemiyecekler siz bunları sembol olarak kullanıyorsunuz, siyasi yönde kullanıyorsunuz diye bahane ederek çıkartıyorlar, o zaman onların yaptığı modelin siyaseti olsa olsa kendilerine göre bir siyaset düşünmüş olurlar, ama niyet baş örtmek değil mi o kızımızda onunla örter aslında iş bu kadar kolaydır.
Biz şimdi başörtüsü derdinden okuldaki eğitimleri astık şunu astık bunu astık, zararlarımız vardır. Bazı baş örtülü mezun öğretmenler baş örtüsünü çıkarmam diye öğretmenlik yapmıyor halbuki başını açsa da o sınıfta bir öğrenciye de olsa dinini imanını öğretse işte cıhat budur, işte burada kazandığın sevap daha fazladır, günah da var ama sevap daha fazla olduğu için o günahını kapatabiliyor, ihtimal olarak günah da olsa ama kazanç günahtan daha fazla olduğundan kişi o günahı aşabilir, ama Cenab-ı Hakk iyi niyetiyle hiç günah da yazmayabilir, çünkü zaruret var.
Diyanet işleri başkanı da bu konuda çıkıp fetva veremez çünkü onlar din adamı değil din memurudur, din adamı ile memuru arasında çok fark vardır. Neyse bunlar da tecell-i İlahidir bunlar da olacaktır.
Â’mâ mertebesi var Â’mâ dan zuhur Ahadiyet mertebesi Ahadiyetten Uluhiyet, Uluhiyette Rahmaniyet ve Vahidiyet ondan sonra Rububiyet ondan sonra da Melikiyet mertebeleri vardır. Burada olan yaşantıların hakikati ve Allah’ın oralardaki zuhurunun ifadeleri nelerdir, bu mertebelerdeki yaşam izahları nelerdir. Â’mâ dediğimiz zaman hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir. Özden ibarettir, yani orada teferruat yok, kendi kendinde gizli iken kendi kendinde var kendi kendince malum ama diğer taraftan âlemlerden gizli iken bilinmezlik halinde iken işte bu izahı hakikatlerin öz hakikatinden ibarettir Âmâ mertebesi. Allah, İlah, Vahidiyet, İnsan, Lahut, Hüviyet böyle bir izahı vardır.
Şimdi Uluhiyet ne demektir, Uluhiyet dendiği zaman bir mertebenin ismi, ama bu mertebedeki tezahür nedir, bu mertebedeki faaliyet nedir, zuhur nedir. Oradaki anlayış nedir. Tüm olarak bu varlığın gerçek yüzleri ile yani kuş kuşluğu ile balık balıklığı ile hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile insan insanlığı ile gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde korumaya Uluhiyet adı verilir. İşte bu mertebeleri bilmemiz faaliyet sahasını idrak etmemiz lazım ki rabbımızın hangi mertebede hangi şekilde zuhurda olduğunu bilelim müşahede edelim.
Uluhiyet dediğimiz zaman ne anlıyoruz, Allah, Allah ama her şeyden tenzih ettiğimiz Allah, bu vasıfları üstünde bulundurmaz. Bakın Tenzihte olan Allah, bu varlığın gerçek yüzleri ile kendi mertebelerinde gerçek yüzleri ile korumaya Uluhiyet adı verilir. Yani Allah putperestin de Allah’ı onu da korur, Uluhiyet mertebesi itibariyle, ef’al mertebesi itibariyle değil, Uluhiyet mertebesi itibariyle, senin düşmanını da korur seni de korur. O düşman da olsa bir yaşama hakkı vardır. İşte bu yaşam hakkını hepsine verir.
Ahadiyet ne demektir; Ahadiyet: Yüce Zat’ın tecellisinden ibarettir, orada ne isimlerin ne sıfatların sözü geçer, isim ve sıfatların tesir sahası buraya ulaşmaz. Hani demiştik ya ahadiyet mertebesinde iki tecelli var, biri inniyeti biri de hüviyeti bakın orada isimler sıfatlar geçerli değildir. İsimler sıfatlar oraya ulaşamıyor, tesir edemiyor. Çünkü isim ve sıfatlar ondan sonraki mertebede meydana geliyor. Yani Ahadiyet Âmâ’dan tecellisinden ibarettir, burada isimler sıfatlar yok.
Vahidiyet: Ahadiyetten sonra gelen Vahidiyet; Yüce zat’ın zuhuruna bir tecelli yeri olmaktan ibarettir, orada Zat sıfattır, sıfatta Zat’tır. Ama tecelli yerine bir mahal oluyor, zuhur yeri oluyor. Tecellinin zuhur yeri oluyor.
Rahmaniyet: İsimlerin ve Sıfatların gerçek yüzleriyle meydana gelişinden ibarettir. Rahmaniyette isimler ve sıfatlar gerçek yüzleri ile kimlik kazanıyorlar. Süliyet kazanıyorlar, varlıkları programa girmiş oluyor.
Rububiyet: bütün varlıklara verilen isimlerin zuhur ettiği mertebenin ismidir. Esma mertebesidir, Ayan-ı Sabite biraz daha yukarısıdır, Rahmaniyet mertebesidir, Rububiyet mertebesi melekut mertebesidir, meleklerin mertebesidir melek kuvvet demektir melek deyince kanatlı vatif varlık düşünmeyin her faaliyeti ortaya getiren bir melek var her melek de o faaliyeti ortaya getirirken gerektiği şekle bürünerek onu ortaya getiriyor. Yağmur damlası dahi bir melek tarafından indiriliyor, o yağmur damlasını yere indirdikten sonra o melek ölüyor, işi bitiyor, ikinci yağmur damlası için ikinci melek halk ediliyor. Bir melek iki işte kullanılmıyor, çünkü orada işi bitiyor. Meleklerin öldüğünü diğer melekler nasıl anlarlarmış, zikrinin sona ermesi durması onun zikri de kendi bulunduğu fiili zuhura çıkarmaktır bir bakıma zikri o oluyor. Yani bütün varlıklara verilen isimler orada zuhura çıkıyor, Rab terbiye mertebesi orada meydana geliyor.
Melikiyet: Yani Mülk âlemi, bütün isim ve sıfatlar kendi hakkını almış olarak faaliyet sahasına gelmesidir. Yani her hangi bir cins kuş kendi hakkını yani kendi programının tamamı yapılmış olarak burada zuhura gelmiş olarak bu hakkını almasıdır. Rengiyle birlikte şekliyle birlikte kokusuyla birlikte estetiği ile birlikte iskeletiyle her şeyi ile birlikte hakkını almış olarak burada zuhura gelmiş olması.