Liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ ‘amilû veyezîdehum min fadlih(i)(k) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)
(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.
Çünkü Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile ecir verecek, lütfundan fazlasını da bahşedecektir ve Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
Nûr Suresi 38. ayet, Allah'ın müminleri amellerinin karşılığında ödüllendirmesini ve lütfundan fazlasıyla vermesini konu edinir. Ayet, ilahi cömertliği ve rızkın hesapsız verilişini vurgulayan temel kavramlar içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ceza (جزاء), bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir; hayır veya şer olabilir. Ayetteki 'liyecziyehum' ifadesi, Allah'ın müminlerin güzel amellerine karşılık olarak onlara en güzelini vermesi, yani mükafatlandırması anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ (جزاء), bir şeyin karşılığıdır. Burada Allah'ın, kullarının salih amellerine karşılık olarak onlara ihsan etmesi, yani mükafatlandırması kastedilmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cezâ' kavramı, genellikle ilahi adalet ve karşılık prensibiyle ilişkilidir. Bu ayette, Allah'ın müminlere amellerinin karşılığını fazlasıyla vermesi, ilahi lütfun bir tezahürü olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüsn (حسن), bir şeyin kemal ve güzelliğini ifade eder. 'Ahsen' ise en güzel, en iyi demektir. Ayetteki 'ahsen mâ amilû' ifadesi, Allah'ın, kullarının yaptıkları amellerin en güzeline göre onları ödüllendireceğini, hatta daha fazlasını vereceğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hüsn, bir şeyin zatında veya vasfında güzel olmasıdır. 'Ahsen' ise üstünlük ifade eder. Burada Allah'ın, kullarının amellerinin en güzelini seçerek veya en güzel karşılığı vererek onları mükafatlandırması kastedilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fadl (فضل), bir şeyin fazlalığı ve ziyadeliğidir. Allah'ın fazlı, O'nun lütfu, ihsanı ve cömertliğidir. Ayetteki 'min fadlihî' ifadesi, Allah'ın kullarına hak ettiklerinden daha fazlasını, kendi lütfundan vereceğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fadl, bir şeyin diğerinden üstün olması veya bir şeyin fazlalığıdır. Allah'ın fazlı, O'nun kullarına karşılıksız olarak bahşettiği nimetler ve ihsanlardır. Bu ayette, Allah'ın müminlere amellerinin karşılığının ötesinde, kendi lütfundan fazlasıyla vereceği belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'fadl' kavramı, Allah'ın mutlak cömertliğini ve lütfunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın müminlere olan ihsanının, onların amellerinin karşılığının ötesine geçerek, O'nun sınırsız lütfundan kaynaklandığı vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rızk (رزق), Allah'ın kullarına verdiği her türlü nimettir. 'Yerzuku' fiili, Allah'ın dilediği kimseye rızık vermesi, geçimini sağlaması anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızk, hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsar. Allah'ın 'yerzuku' fiili, O'nun rızık verici sıfatını ve dilediği kimseye, dilediği miktarda rızık bahşetmesini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rızık kavramı, Kur'an'da sadece maddi geçim kaynaklarını değil, aynı zamanda manevi nimetleri, hidayeti ve ilahi lütfu da ifade eder. Ayetteki 'yerzuku' fiili, Allah'ın rızık verme kudretinin sınırsızlığını ve dilediğine hesapsız vermesini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hisâb (حساب), bir şeyi saymak, ölçmek veya değerlendirmektir. 'Biğayri hisâb' ifadesi, Allah'ın rızık verirken herhangi bir ölçü, sınır veya karşılık gözetmeksizin, sınırsızca ve cömertçe verdiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hisâb, saymak ve ölçmektir. 'Biğayri hisâb', yani hesapsız, ölçüsüz demektir. Bu, Allah'ın rızık verme kudretinin ve cömertliğinin sınırsız olduğunu, dilediğine dilediği kadar, hiçbir karşılık beklemeden verdiğini ifade eder.
Nûr Sûresi
(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.
Ahsen, İhsan ve Muhsindir. Bu lütfun beş mertebesi vardır.
“İhsan” ın birinci mertebesi;
“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *[51] özetle şöyledir:
Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar.
Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır.
Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[52]
Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap;
“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”
“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir.
bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.
“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.
Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz.
“Sen O’nu görmesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır.
Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır.
Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.
“İhsan” ın ikinci mertebesi;
Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.
Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sure 131. âyette
هُ أَسْلَمَو١٣١﴾ إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّ
قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ
iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil âlemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el âlemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti.
Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Sâresi 6. sûre 79. âyette
مَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًاعذِى فَطَرَ السَّمَعهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِيعإِنِّي وَجَدْتُ ٧٩
وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ
inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sûre 112. âyette
بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ
bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.
Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder.
İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur.
Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.
“İhsan”ın üçüncü mertebesi;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette
رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَعإِنْ
inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne inne/muhakkak/kesin allah rahmeti muhsinlerden karib/yakındır “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir.
Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.
Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir, ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.
“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya;
Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette
لن تريني
len teraniy asla benim era/rüyet edemez, göremezsin “Sen beni göremezsin” olmuştur.
Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi”
“mahfiyyen/gizli kenz/hazine idim bu halde arif olunmamı/tanınmamı ahbeb/hub/muhabbet ettim/sevdim/arzu ettim bu halde bihi/onun ile (bunu) arif olunma/tanınmaya halk ettim “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.
“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, (55/60)الْإِحْسَانَُهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا
hel cezaül ıhsani illel ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?
“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.
Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.
“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar.
İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.
“İhsan”ın beşinci mertebesi ise;
Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette
اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ
innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”
“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.
Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.[53]
وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ {النور/39}