İçeriğe atla
Nûr 38Cüz 18 · Sayfa 355

Nûr Sûresi 38. Âyet

النور

Sohbete sor

Liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ ‘amilû veyezîdehum min fadlih(i)(k) va(A)llâhu yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)

(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.

Nûr Sûresi

(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.


Ahsen, İhsan ve Muhsindir. Bu lütfun beş mertebesi vardır.

“İhsan” ın birinci mertebesi;

“Cibril hadisi” diye de bilinen Yahya bin Ya’mur’dan rivayet edilen hadisle belirtilmiştir. *[51] özetle şöyledir:

Bir gün Hz Rasülüllah’ın yanına elbisesi bembeyaz; saçları simsiyah bir adam gelip önüne oturur ve “İslam”, “iman”, “ihsan” ve “kıyamet” olmak üzere dört şeyden soru sorar.

Efendimiz bunların hepsini sırasıyla cevapladıktan sonra, yabancı, “doğru söyledin” diyerek oradan uzaklaşır.

Bunun üzerine Hz. Rasülüllah merak edenlere; “bu Cebrail (a.s) idi, size dininizi öğretmeye geldi,” diye bildirmiştir. *[52]

Hz. Rasülüllah’ın gelen yabancıya “ihsan” hakkında verdiği cevap;

“en te’budellahe keenneke terâhu feinnehu terake.”

“sanki/tıpkı ennekesin/sen, erâhu/onu/kendisini era/rüyet ediyor, görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir.

bu halde ki einnehu/kesin o/kendisi seni era/rüyet ediyor, görüyor, “ şeklindedir.

“Allah’ı sanki gözlerinle görüyormüşsun gibi, Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nü gormesen de O seni görüyor, “ şeklindedir.

Küçük bir dikkatle baktığımızda, burada bahsedilen “ihsan”ın rnarifetullah yönünden gelen ru’yet, yani müşahedeye dayalı “ihsan” olduğunu görmekteyiz.

“Sen O’nu görmesen de” sözünün altında “şimdilik” ifadesi yatmaktadır.

Ve bu hadis ümmet-i Muhammed’e “rü’yet”in yolunu açmaktadır.

Eğer yolu ve sistemi bulunursa, görülen de göreni görebilir.

“İhsan” ın ikinci mertebesi;

Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.

Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sure 131. âyette

هُ أَسْلَمَو١٣١﴾ إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّ

قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil âlemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el âlemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti.

Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Sâresi 6. sûre 79. âyette

مَوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًاعذِى فَطَرَ السَّمَعهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِيعإِنِّي وَجَدْتُ ٧٩

وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ

inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Sûresi 2. sûre 112. âyette

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ

bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.

Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder.

İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur.

Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.

“İhsan”ın üçüncü mertebesi;

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 56. ayette

رَحْمَتَ اللَّهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَعإِنْ

inne rahmetallahi kariybün minel muhsiniyne inne/muhakkak/kesin allah rahmeti muhsinlerden karib/yakındır “Muhakkak ki; Allah’ın rahmeti yakın olarak ancak muhsinlerden gelir.” İfadesiyle açık olarak bildirilmektedir.

Allah’ın maddi rahmeti; bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir.

Burada bahsedilen genel rahmet değil “ilahi” ve “zati” müşahede rahmetidir, ki o da ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden, talip kişilerin gönüllerine akmaktadır.

“Ümmet-i Muhammed”e has olan bu sonsuz lütuf, “ümmet ı Musa”ya;

Kur’anı Keriym A’raf Suresi 7. sure 143. ayette

لن تريني

len teraniy asla benim era/rüyet edemez, göremezsin “Sen beni göremezsin” olmuştur.

Çünkü Museviyyet mertebesi kelîm, Muhammediyyet mertebesi ise müşahede ve habib’liktir “küntü kenzen mahfiyyen, feahbibtü en u’refe fehalaktül halka li u’rafe bihi”

“mahfiyyen/gizli kenz/hazine idim bu halde arif olunmamı/tanınmamı ahbeb/hub/muhabbet ettim/sevdim/arzu ettim bu halde bihi/onun ile (bunu) arif olunma/tanınmaya halk ettim “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi sevdim ve bana arif olmaları için bu halkı halkettim” hadis-i kudsisiyle belirtilen zuhur halini, bu ümmete has müşahede ve muhabbet gerçeği içerisinde kemale erdirmiştir. Bu, ihsanların en büyüğüdür.

“İhsan”ın dördüncü mertebesi; îzahına gayret etmeği çalıştığımız, (55/60)الْإِحْسَانَُهَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا

hel cezaül ıhsani illel ıhsanü hasen/ihsanın/iyiliğin cezaü/karşılığı illa/ancak/sadece hasen/ihsan, iyilik değil midir?

“ İyiliğin karşılıyı yalnız iyilik değil midir ?” ayetinin hakikatidir.

Buraya gelinceye kadar belirli bir olgunluğa ulaşan salik, oluşturduğu irfaniyet ve marifetullah bilgilerini ehli olanları ulaştıracak hale gelmiş olmaktadır.

“İhsan”ı ala ala muhsin olan arif, bu hakikatleri kabiliyetli olanlara ihsan etmeye başlar.

İhsan ettikçe, daha fazlası kendisine ihsan edilir. Böylece ayetin hakikati ortaya çıkıp, yaşantıya geçmiş olur.

“İhsan”ın beşinci mertebesi ise;

Kur’anı Keriym Ankebut Suresi 29. sure 69. ayette

اللهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَأإِنْ

innallahe leme’al muhsiniyne “innallahe/kesin/muhakkakki Allah elbette muhsinlere maiyet (ile beraberdir.)”

“Muhakkakki Allah muhsinlerle beraberdir.” Ayetinde belirtilen hakikattir. “İhsan” hadisiyle başlayan ru’yet ve müşahede yolculuğu, bu ayet ile kemale ermiş ve varlığında Hakk’ın Varlığından başka hiçbir şey olmadığını anlayan ve arif olan kişi, Allah’ın kendiyle kendinde olduğuriu mutlak olarak bilmiş, bildirmiş ve hayatını böylece devam ettirmiş olmaktadır.

Allah “Muhsin” ismi ile o mahalden “Zati” zuhurunu ortaya getirmektedir. Kısaca izahına çalıştığımız bu hakikatleri Allah (c.c.) arzulularına kısmet etsin.[53]


وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ {النور/39}