İçeriğe atla
Furkân 47Cüz 19 · Sayfa 364

Furkân Sûresi 47. Âyet

الفرقان

Sohbete sor

Vehuve-lleżî ce'ale lekumu-lleyle libâsen ve-nnevme subâten vece'ale-nnehâra nuşûrâ(n)

O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.

Furkân Sûresi

O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır. (25/47)


Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


“Hüve” Ahadiyet-zât mertebesinin hüviyet ve âlemler yönüdür.

SÜBAT: Kesmek, durdurmak mânâsından alınmış olarak rahat ve ölüm mânâlarına gelir. Nitekim istirahat gününe sebt günü denilmiştir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya "mesbût" denildiği gibi, ölüye de hayatı kesildiği için "mesbût" denilir. Ebu Müslim, rahat ile tefsir etmiş, Keşşaf sahibi de "mevt" ölüm mânâsını tercih etmiştir. Çünkü karşılığında "nüşûr" geliyor. Gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı.[65]


وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَى

(Vel leyli izâ yagşâ.)

(92/1) “Örteceği zaman geceye and olsun.”


Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir.

Bu ise üç şekilde düşünülebilir.

(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir.

(2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir.

(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir, bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur.

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma gecesidir. “Örteceği zaman geceye” İşte böylece bu gece hükmü ile esmâ-i İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye yi örtmüş esmâ-i İlâhiyye zuhurda sıfat-ı İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir. Ve böylece gerek birey olarak kendi varlıklarımızda ve gerek afakta-dışımızda kevn de bu hakikate yemin edilmiştir.

Buradaki bireyin tarifi bizce. (men-kim) sorusunun karşılığı (kimse, kimse değildir.) Olmaktadır. Bu idrak ise fenâfillâh mertebesinden bir yaşamdır.

(3) İse beşeriyetlerimiz ile, bizdeki İlâh-î hakikatlerin, nefsimizin hayal ve vehim perdeleriyle örtülüp karanlıkta kalması ve böylece devre dışı kalarak aslına ulaşamayıp cehil karanlığındaki, geceye de dikkat çekilip kasem-yemin edilmiştir.[66]

Gecenin aynı zamanda istirihat zamanı olması Bekabillah’ın Fenafillah ile örtülü olmasıdır. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Âyeti ile Hakk’ın failiyette kulun istirahatte-uyku halinde olmasıdır.


Şimdi şöyle bir fikir yürütelim. Diyelim ki! Elimizde peykler misali bir aracımız vardır, ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir. Bu yaşam hali Zât-i olarak Efendimize aittir sıfati ve esmâ-i tecellileri ise varisleri olan evliyayı kirâm ve Âriflerine de aittir. Şimdi diğer enfüsi yönüyle bakalım.

Gündüz aydınlığına teşbihan müsavi olan, Rûh, ve onun Nûrani tecellisi, Nûr “Tecellâ” ettiği vakit, ikisinden meydana gelen varlığa kâlb denmiştir. Ve bu kalp arş-ı Rahmân’dır. Burada nefs ve ruhunda mekânı vardır. Çünkü Rahmân’ın her ma’nâ da tecellisi vardır. Kâlb beşeriyyeti itibari ile nafse bakar hakikat-i itibari ile de Rûh’a bakar kişi hangi yönde bu kâlbi kullanırsa o mertebenin kâlbi olur ve sahibini o istikamete yöneltir. Çünkü kalb’in her istikamete dönme kabiliyeti vardır. Rûhani manâ da kalbini aydınlatanın Âyet-i Kerîme’de bahsedilen güneşi doğmuş gündüzü başlamıştır. Ancak bu kalbin evvelâ fuad hükmüne sonradan da “sadr” hükmüne döndürülmsi lâzımdır bu da bir irfani eğitim işidir.[67]


وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء طَهُورًا {الفرقان/48}

“Vehuve-llezî ersele-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen tahûrâ(n)”

لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَّيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا {الفرقان/49}

“Linuhyiye bihi beldeten meyten venuskiyehu mimmâ halaknâ en’âmen ve enâsiyye kesîrâ(n)”

O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan (halk ettiklerimizden) birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz yağmur yağdırdık. (25/48-49)


48. âyet zât mertebesi ve 49. âyette zât mertebesi âyetlerindendir.


48. âyette “hüve” Ahadiyetin hüviyet yönü ve 49. âyette “halaknâ” biz halk etti ifadeleri ile âyetin zâti olduğu anlaşılmaktadır.

Rahmetinin önünde gönderdiği rüzgarlar Nefesi Rahmâni rüzarlarıdır.

“Leecede nefesirrahmani min kablel yemeni”

“Rahman nefesini Yemen kable/cihetinden elbette eced/vücud ediyorum.”

“Ben nefes-i Rahmanı Yemen cihetinden duyuyorum.” Bu hadis-i şerifte ifade edilen mana; zahir itibariyle bakıldığında, “Yemen illerinde Veysel Karani için”

“Ben onun kokusunu Yemenden alıyorum” şekliyle ifade edilmiştir.

Efendimizin “Yemen’den Rahmanın kokusunu alıyorum,” demesi;

“Akl-ı kül”den (sağ taraftan), “Zat-ı Ulühiyet”ten “Nefes-i Rahmanı” duyuyorum, demesidir.

Rahman; “Nefes-i Rahman”ı hayata çevirip, “Hakikat-i Muhammediyye”yi kudret nuru ile ortaya çıkarıp faaliyete geçirmesidir.

“Zat-ı Ulûhiyyet” kemalatını şuhud zevki ile bilmeye muhabbet ettiğinde, muhiyt olduğu sonsuz fezaya zuhur arzusunun ateşiyle “Nefes-i Rahmani”sini gönderdi.

Bu nefes neticesinde sonsuz fezada yani kendi latif vücüdunda öbek öbek açığa çıkan “Nefes-i Rahmani” sonsuz âlemlerin hülasasıdır.

Nefis ise, onların birimselliğidir.

Ve nefesin şiddetinden hareket hasıl oldu.

İlim ehli bu nefese “sehab-ı muzi” yani “parlak bulut” tabir ederler.

Bu bulut, zatın kendi zatında, yine kendi zatına kendi zatıyla vaki olan bir tecellidir ve “nefes-i Rahmani” zatın aynıdır.

Ebul Hasan Gari Hz. buyuruyor ki:

[ Tenzih ederim şu yüce zat-ı alayı ki, nefesini latif kılıp ona Hak ismini verdi ve nefesini kesif kılıp ona da halk ismini verdi. Hak kendi nefesini Nefes-i Rahmani ile vasf etti. ] Malum olsun ki, fezada nefh edilmiş olan “Nefes-i Rahmani” Ulühiyyetin zahiri olan tabiat üzerine vaki olur. Hem o “Nefes-i Rahmaniye”de zahir oldu.

Esma-i îlahiyye “Nefes-i Rahmaniyye” ile zuhura çıkmazdan evvel batındaydı, yani habs idiler.

Bu âlemler var olmazdan evvel gizli hazinede habs idiler. Yani kendi varlığında gizli habs hükmündeydiler İşte “nefes-i Rahmani” yayıldığı zaman bütün varlıklar varoluş gayelerini meydana çıkarmak için faaliyetlerine başladılar ve kendilerine lazım olan istihkaklarını talep ettiler.

Varlıkların zuhura çıkıp eserlerini sergilemeleri ve istihkaklarını almaları için nefesini nefh etti.

Böylece her varlık kendi âleminde varlıklarını ispat ettiler.

“Nefes-i İlahi”nin marifetini murad eden kimse âlemi bilsin. Zira nefsini bilen kimse, âlemde zahir olan Rabb’ını bilir.[68]

Nefesi Rahmaninin sohbetlerde İrfan ehli tarafından “Venefahtü” ile saliki ile tenfisi ile salikin ölü beden toprağı canlanır. Varlığında bulunan hayvaniyet mertebesi esmâ-i ilâhiyye bilgileri ile insaniyet mertebeside sıfât ve zât ilmiyle sulanır-hayat bulur. (Murat Derûni) Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim;

144. Zîrâ o, yağmurdan daha temiz ve reviş de melekten daha ziyâde müdrik nefes ister.

Ma’lûm olduğu üzere yağmurlar küre-i arzın sathındaki sular, denizler, nehirler, göller ısındıkça tabahhur edip havaya karıştığı ve hâl-i işbâ’a ge¬len havadan tekrar sath-ı arza dökülen süzülmüş su damlalarından ibaret bulunduğu cihetle pek ziyâde temiz ve berraktır. Bu sebeple Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm de (Furkân, 25/48) [“Ve gökten tertemiz su indirdik.”] âyetinde yağmura “mâ-i tahûr” ta’bir buyurmuştur. “Der- râk” idrakten mübâlağalı ism-i fâil olup ma’nâsı “ziyâde erişici” ve “yetişici” ma’nâsınadır. Ve bunda kemâl-i sür’at ma’nâsı vardır. Zîrâ melâike ervâh-ı latifedir. Ve ervâh-ı latifenin idraklerine zaman, mekân ve kesâfet-i eşyâ mâni’ teşkil etmez. Binâenaleyh ism-i a’zamın te’sîri zâhir olabilmek için bu ismi telaffuz edenin nefesi son derece saf ve berrak ve maksûd olan ma’nâya yetişip te’sîr etmesi için de nihâyet derecede letâfet ve sür’atte bulunması îcâb eder. Bundan anlaşılır ki her okuyucunun nefesi müessir değildir. Nitekim üfürükçü ta’bîr olunan cerrârların hâli meydandadır.[69]

2488. Vaktâki ilim nûr içinde yoğruldu, binâenaleyh senin ilminden azgın kavim nûr bulur.

“Fergarde”, berâber yoğrulmuş demektir. “Lüdd", husûmette pek azgın ve pek kuvvetli olan kimse ma’nâsınadır. Vaktâki ilim, mertebe-i şekten kurtulup, nûr-ı yakîn içinde o nûr ile berâber yoğruldu ve insân-ı kâmilin nûruna boyandı, artık senin ilmin ve kelâmın müessir bir hâle gelir; ve pek azgın kimseler bile senin ilminden ve kelâmından nûr-ı kalb bulur ve tarîk-ı husûmet ve inâdı terk ederler.

2489. Her ne söyler isen o da nurlu olur. Zîrâ gök temizden başkasını yağdırmaz.

Senin nûr-ı Hak ile yoğrulmuş olan ilmin harf ve savt ile ağzından çıktığı vakit o da nûrlu olur ve dinleyenlerin kalblerini nûrlandırır. Zîrâ o nûr-ı Hak sâyesinde gök gibi letâfet hâsıl ettiğin ve havâ-yı latiften temiz su döküldüğü gibi senden de saf ve pâk olan maârif-i ilâhiyye sulan dökülür. İkinci mısrâ’da sûre-i Furkân’da olan (Furkân, 25/48) ya’ni “Biz semâdan temiz olarak su indirdik” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

2490. Gök ol, bulut ol, yağmur yağdır! Oluk yağış yapar, kârlı olmaz.

Maârif ve hikemiyât-ı ilâhiyyenin göğü ve bulutu ol! Ulûm-ı ledünniyye yağmurunu yağdır! Başkalarına vârid olan maârif-i ilâhiyye yağmurunun oluğu ya’ni tercümanı olma! Zîrâ oluk dahi yağmur suyunu alıp yağdırış yapar. Velâkin onun yağdırdığı o kadar kârlı ve faydalı olmaz.

2491. Su olukta ariyete mensubtur; su bulutta ve deryâda fıtrata mensûbtur.

Su olukta âriyet bir şey olduğu gibi, işittiğin ve kitâblarda okuyup öğrendiğin maârif-i enbiyâ ve evliyâ dahi sende âriyettir. Fakat su bulutta ve denizde fıtrî ve cibillî olduğu gibi cenâb-ı Hak’tan kulûb-ı sâfiye erbâbına vârid olan ulûm-ı ledünniyye dahi aslî ve fıtrîdir. Hazret-i Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: “Sizin dahi bu sözleri bâtınınızdan işitmenizi Hak’tan ümîd eyleriz. Zîrâ müfıd olan odur(...) Hâricen bin söz söylersen, bâtınen musaddık olmadıkça fayda vermez. Nitekim bir ağacın kökünde yaşlık olmazsa eğer bin sene su döksen fayda vermez. Onun neşv ü nemasına meded etmek için kökü yaş olmak lâzımdır.”

2492. Fikir ve düşünce oluk gibidir. Keşfolunmuş olan vahiy bulut ve göktür.

Fikir ve düşünce oluk mesâbesindedir ve istidlâlât-ı akliyye ile fikirden ve düşünceden hâsıl olan ilim dahi oluktan gelen suya benzer. Halbuki enbiyâya gelen vahy-i İlâhî ve evliyâya vârid olan ilhâm-ı rabbânî gök ve bulut gibidir ve onlardan hâsıl olan ilm-i ledünnî dahi bol bol yağan yağmurlara benzer.[70]


وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا {الفرقان/50}

“Velekad sarrafnâhu beynehum liyezzekkerû feebâ ekseru-nnâsi illâ kufûrâ(n)” Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.


Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.


sarrafnâhu” biz etraflıca anlattık… “Biz anlattık ile zatından anlattığı bilzere bildirilmektedir.

TASRİF: Bir şeyi değiştirerek türlü şekillere koymaktır ki, evirip çevirmek de odur. Bu daki zamirin neye işaret ve tasrif olunanın ne olduğu konusunda birkaç değişik şey söylenmiştir. Bazısı, yağmur, rüzgar, bulut ve diğer adı geçen şeylerdir demişler; bazıları da bu söze, yani rüzgar gönderip yağmur indirmek sözüne Kur'ân'da tekrar tekrar andık, mânâsını vermiş ise de, açık mânâsı, tefsircilerin çoğunun söylediği gibi "su" ile ilgili olmasıdır. Suyun insanlar arasında evrilip çevrilmesi ise üzerinde uygulanan fiilde ve sözdeki kullanımlardır. Değişik mevsimlerde, değişik yerlerde, değişik şekillerde yağar, çeşitli yerlere dağılır, değişik şekillere girer, donar buz olur, kurur buhar olur, bulut olur, tekrar yağmur veya kar veya dolu şeklinde yağdırılır, acılanır, tatlılanır; bütün bunlar fiilen ilâhî değişiklikler olduğu gibi, bu şekilde Kur'ân'ın birçok yerinde bunun hatırlatılması ve Kur'ân'ın o suya benzetilmesi de söz olarak Allah'ın değişik şekillerde açıklamasıdır.[71]

Tasrif kelimesi “Su” ve halleri olarak anlamlandırılmıştır. “sarrafnâhu” derken “HÛ” ve “Biz” dikkat çekmektedir. “Nâ” biz ile âyetin bu kısmı zâtidir. “Hû” ise bâtında ismi azamdır. Ve Nefesi rahmaninin “Hu” diyerek tenfis edilerek âlemde soğuk-sıcak etkisi ile buhara, suya, dolu, kar ve buz haline dönüşmesidir. Su ilim ve hayattır. Ölüden, diri çıkırılarak tenfis edildiği mahallin hayat bulmasıdır. Ve cemâl tecellisidir. Ama bu nefsi emmare tufanına, kar ve buz ile celale çevrilince insanlar hakkı örtmekte ısrar ettiler. (Murat Derûni)


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)