İnne fî żâlike leâye(ten)(s) vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn(e)
Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi.
Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir.
Şuarâ Suresi 103. ayet, geçmiş kavimlerin kıssalarından ibret alınması gerektiğini vurgularken, insanların çoğunluğunun bu ibretlere rağmen iman etmediğini belirtmektedir. Ayet, 'ayet' kavramının hem bir delil hem de bir ibret olma yönünü öne çıkarır ve 'mü'min' olmanın derinliğini sorgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesini, 'açık alamet, işaret' olarak tanımlar ve Kur'an'da hem Allah'ın varlığına ve kudretine delalet eden mucizeler hem de geçmiş ümmetlerin başına gelen ibret verici olaylar için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ayet', helak olan kavimlerin kıssalarının, sonraki nesiller için bir ibret ve uyarıcı delil olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'işaret' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, geçmiş kavimlerin kıssalarının, Allah'ın kudretini ve peygamberlerin doğruluğunu gösteren açık bir alamet olduğunu vurgular. Bu alamet, gören ve düşünenler için bir ders niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin 'Allah'ın varlığına ve birliğine işaret eden delil' olduğunu ifade eder. Bu ayetteki 'ayet', geçmiş kavimlerin başına gelenlerin, Allah'ın gücünü ve adaletini gösteren somut birer delil olduğunu ve bu delillerin insanları iman etmeye çağırdığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesret' (çokluk) kelimesinin, bir şeyin nicelik olarak fazla olmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ekseruhum' ifadesi, geçmiş kavimlerin kıssalarındaki ibretlere rağmen, insanların büyük bir kısmının bu derslerden yüz çevirip iman etmediğini vurgular, bu da insan doğasındaki gaflet ve inatçılığa işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kesret'in, 'kıllet'in (azlık) zıddı olduğunu ve bir şeyin miktarının çokluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ekseruhum', peygamberlerin tebliğlerine ve açık delillere rağmen, iman edenlerin azınlıkta kaldığını, çoğunluğun ise inkârda ısrar ettiğini gösterir. Bu, Kur'an'ın birçok yerinde geçen bir temadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iman' kelimesinin kök anlamının 'emniyet, güven' olduğunu ve 'tasdik' manasına geldiğini belirtir. 'Mü'min', Allah'a ve O'nun getirdiklerine kalben tasdik edip güvenen kişidir. Ayetteki 'mü'minîn' ifadesi, geçmiş kavimlerin kıssalarındaki ibretlere rağmen, insanların çoğunun bu tasdiki ve güveni göstermediğini, dolayısıyla iman etmediğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iman'ın 'tasdik' ve 'güven' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'mü'minîn' kelimesi, geçmiş kavimlerin helakinde ve peygamberlerin tebliğlerindeki açık delilleri görüp de Allah'a ve O'nun vaatlerine inanmayan, kalben tasdik etmeyen kimseleri ifade eder. Bu, sadece bilgi değil, aynı zamanda bir teslimiyet halidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'iman' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek, emniyet içinde olmak' anlamlarını da içerdiğini belirtir. 'Mü'minîn' ifadesi, ayetteki bağlamda, geçmişin ibretlerinden ders çıkarıp Allah'a tam bir güven ve teslimiyetle inanmayan çoğunluğu işaret eder. Bu, sadece zihinsel bir kabulden öte, kalbi bir bağlılıktır.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.