Veyadîku sadrî velâ yentaliku lisânî feersil ilâ hârûn(e)
"Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Harun'a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap)."
"Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver."
Bu ayet, Hz. Musa'nın peygamberlik görevi karşısındaki endişelerini ve Allah'tan yardım talebini dile getirmektedir. Ayet, özellikle 'göğsün daralması' ve 'dilin açılmaması' gibi ifadelerle Hz. Musa'nın tebliğ görevine ilişkin içsel sıkıntılarını ve iletişim zorluklarını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ضيق' kelimesinin 'genişliğin zıttı' olduğunu belirtir ve hem maddi hem de manevi sıkıntıları ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'يضيق صدري' ifadesi, Hz. Musa'nın tebliğ görevine karşı hissettiği içsel sıkıntıyı, ruhsal daralmayı ve bu görevin ağırlığı altında ezilme hissini yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ضيق' kelimesinin 'genişliğin zıttı' olarak tanımlandığını ve 'daralma' anlamının hem mekan hem de durum için kullanılabileceğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Hz. Musa'nın kalbinde hissettiği manevi sıkıntıyı, tebliğ görevini yerine getirme konusunda yaşadığı içsel baskıyı ve endişeyi anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'صدر' kelimesinin bedenin bir parçası olan göğüs anlamına geldiğini belirtir. Ancak Kur'an'da sıklıkla mecazi olarak kalbin, aklın ve duyguların merkezi olarak kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'يضيق صدري' ifadesi, Hz. Musa'nın sadece fiziksel bir daralma değil, aynı zamanda ruhsal ve zihinsel bir sıkıntı yaşadığını, tebliğ yükünün ağırlığını kalbinde hissettiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sadr' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'kalp' (kalb) ile eşanlamlı olarak kullanıldığını ve insanın iç dünyasını, düşüncelerini, duygularını ve niyetlerini barındıran yer olduğunu ifade eder. Ayetteki 'صدري' ifadesi, Hz. Musa'nın tebliğ görevi karşısında hissettiği endişe, korku ve içsel sıkıntının merkezi olarak göğsünü işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'انطلاق' fiilinin 'serbest kalmak, açılmak' anlamlarına geldiğini ve dil için kullanıldığında 'akıcı konuşmak, rahatça ifade etmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ولا ينطلق لساني' ifadesi, Hz. Musa'nın konuşma yeteneğinde bir kısıtlama olduğunu, dilinin tebliğ için yeterince akıcı olmadığını veya kendisini ifade etmekte zorlandığını mecazi olarak anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ط ل ق' kökünün 'serbest bırakma, engeli kaldırma' anlamlarını taşıdığını ve 'انطلاق' fiilinin bir şeyin önündeki engelin kalkmasıyla hareket etmesi veya akıcı hale gelmesi durumunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'ولا ينطلق لساني' ifadesi, Hz. Musa'nın dilindeki pelteklik veya konuşma zorluğu nedeniyle tebliğ görevini yerine getirmede bir engel hissettiğini, dilinin rahatça akmadığını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'لسان' kelimesinin hem bedendeki konuşma organı hem de mecazi olarak 'dil' yani 'konuşma, ifade' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ولا ينطلق لساني' ifadesi, Hz. Musa'nın fiziksel dilindeki bir kusura (pelteklik) işaret etmekle birlikte, aynı zamanda tebliğ görevini yerine getirme konusundaki ifade yeteneği ve ikna gücündeki eksikliği de vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'لسان' kelimesinin 'konuşma organı' ve 'konuşma' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'لساني' kelimesi, Hz. Musa'nın konuşma yeteneğindeki bir kusura atıfta bulunarak, Firavun ve kavmine karşı tebliğde bulunurken yaşayacağı iletişim zorluğunu ve bu durumun getirdiği endişeyi dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رسل' kökünün 'bir şeyi serbest bırakmak, göndermek' anlamına geldiğini ve 'إرسال' fiilinin 'birini bir görevle göndermek, elçi tayin etmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'فأرسل إلى هارون' ifadesi, Hz. Musa'nın Allah'tan, kardeşi Harun'u da kendisine yardımcı olarak, yani bir elçi olarak göndermesini talep ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'رسل' kökünün 'bir şeyi salıvermek, göndermek' anlamını taşıdığını ve 'إرسال' fiilinin 'birini bir iş için görevlendirmek' olduğunu belirtir. Ayetteki bu talep, Hz. Musa'nın tebliğ görevindeki zorlukları aşmak için ilahi bir destek ve yardımcı bir elçi istediğini açıkça ortaya koyar.
Şu'arâ Sûresi
“Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Hârûn’a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap).” (26/13)
Firavun o dönemde dünyânın en güçlü kimselerinden biri idi işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın giriştiği iş çok zor olduğundan dolayı Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk (c.c)’a niyazda bulunuyor.
Çünkü bir varlığın içerisinde nefis varsa orada sıkıntı var demektir. Nefs kişiyi sıkar, rahatsız eder bunun içinde her yola başvurur.
Zâhiren bu hâdisenin yâni Hz. Mûsa’nın dilinde meydana gelen ukdenin, bebekken Firavun’a karşı yaptığı hareketin, Firavun tarafından öldürülerek cezalandırılmak istenmesi üzerine, bunu bilinçli bir şekilde yapmadığını ispat için altın veya yakutla, kor ateşten birini seçme imtihanından geçirilmesi olayında onun ateşi seçerek alıp ağzına atması üzerine meydana geldiği nakl olunmaktadır.
Mûsevîyyet mertebesine geldiğimizde bu duâyı yapmamız gereklidir. T.B.
İstediği yardımcı ise daha önce Taha suresi 19. Âyette “Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.” Âyetinin vücut bulmuş halidir. Harûn (a.s.) Mûsâ (a.s) ın kardeşidir. Aslan, cesur, korkusuz kişi ma’nâsını taşıdığı için cesur ve korkusuzluk yardımcı olarak kendisinin yanında istemektedir. (Murat Derûni) Mûsevîyyet düzeyinde olan bir kimse nefsin karşısında sadece kendi varlığı ile yetinemiyor ve bir yardımcı istiyor. T.B.
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنبٌ فَأَخَافُ أَن يَقْتُلُونِ {الشعراء/14}
“Velehum ‘aleyye zenbun feehâfu en yaktulûn(i)”