Mâ ente illâ beşerun miślunâ fe/ti bi-âyetin in kunte mine-ssâdikîn(e)
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir."
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir."
Şuarâ Suresi 154. ayet, peygamberin beşeriyetini ve mucize talebini konu alır. Kavramlar, peygamberin insan oluşu, mucize beklentisi ve doğruluk iddiası etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beşer' kelimesinin dış görünüş itibarıyla insanı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, peygamberin diğer insanlar gibi etten kemikten yaratılmış, insani özelliklere sahip olduğunu, dolayısıyla ilahi bir güce sahip olamayacağını iddia edenlerin bakış açısını yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'beşer'in, insanın zahiri yapısı ve bedensel özellikleriyle ilgili olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, peygamberin mucize getirme yeteneğine sahip olamayacağı düşüncesini, onun sadece 'beşer' olmasıyla temellendirme çabasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'beşer' kelimesinin genellikle insanın biyolojik ve fizyolojik yönünü vurguladığını belirtir. Bu ayette, muhataplar peygamberi 'beşer' olarak tanımlayarak, onun ilahi bir mesaj getirme veya mucize gösterme yeteneğini reddetmektedirler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'misl' kelimesinin benzerlik ve eşitlik ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mislenâ' (bizim gibi) ifadesi, peygamberin diğer insanlardan hiçbir farkı olmadığını, dolayısıyla iddia ettiği peygamberliğin ve mucize getirme yeteneğinin geçersiz olduğunu ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'misl'in bir şeyin benzeri anlamına geldiğini açıklar. Burada 'bizim gibi' ifadesi, peygamberin insani zaaflara sahip olduğunu ve ilahi bir güçle donatılmadığını öne sürerek, onun peygamberlik iddiasını küçümseme amacı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'etâ' fiilinin bir şeyi getirmek, ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fe'ti' (getir) emri, peygamberin doğruluğunu ispatlamak için somut bir 'ayet' (mucize) sunması yönündeki meydan okumayı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'etâ' fiilinin farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıdığını, burada ise bir şeyi hazır etme, sunma anlamında kullanıldığını açıklar. Ayette, peygamberden, iddialarını destekleyecek, insanüstü bir delil getirmesi istenmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da delil, alamet ve mucize anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, muhataplar peygamberden, onun peygamberliğini kanıtlayacak, olağanüstü bir 'ayet' (mucize) getirmesini talep etmektedirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet'in, bir şeyin varlığına veya doğruluğuna işaret eden alamet olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ayet', peygamberin iddialarının ilahi kaynaklı olduğunu gösteren, insan gücünü aşan bir delil, yani bir mucize anlamında kullanılmıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da hem Allah'ın varlığına ve kudretine işaret eden evrensel delilleri hem de peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan mucizeleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, ikinci anlamıyla, peygamberden beklenen somut bir mucizeyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sıdk' kelimesinin gerçeği söylemek, doğru olmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sadıkîn' (doğru sözlüler) ifadesi, peygamberin peygamberlik iddiasında samimi ve doğru olup olmadığını sorgulayan bir meydan okumadır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sıdk'ın, sözün gerçeğe uygun olması hali olduğunu açıklar. Bu ayette, peygamberin 'sadıkîn'den olup olmadığı, yani peygamberlik iddiasının gerçek olup olmadığı, bir mucize getirmesi şartına bağlanmıştır.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.