Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l'âlemîn(e)
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."
Şuarâ Suresi 164. ayet, Hz. Lut'un kavmine tebliğde bulunurken kendisinin bir karşılık beklemediğini, ücretinin yalnızca âlemlerin Rabbi katında olduğunu ifade eder. Ayet, peygamberlik görevinin karşılıksızlığını ve Allah'a teslimiyetin önemini vurgulayan temel kavramlar içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'سأل' (se'ele) kelimesinin bir şeyin elde edilmesi için talepte bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَمَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ' ifadesi, Hz. Lut'un tebliğ görevi karşılığında kavminden maddi bir beklentisi olmadığını, yani bir ücret talep etmediğini açıkça ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'سؤال' (su'âl) kelimesinin bir şeyi istemek, talep etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, peygamberlerin tebliğlerinin karşılıksız olduğunu, dünyevi bir menfaat gözetmediklerini vurgulamak için 'sormak' fiilinin olumsuz formuyla kullanılmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'أجر' (ecr) kelimesini bir işin karşılığı olarak alınan şey şeklinde açıklar. Ayetteki 'مِنْ أَجْرٍ' ifadesi, Hz. Lut'un peygamberlik vazifesi için kavminden herhangi bir maddi karşılık beklemediğini, bu görevin yalnızca Allah rızası için yapıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'أجر' kelimesinin bir fiil veya hizmet karşılığında verilen bedel olduğunu ifade eder. Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına verdiği sevap ve mükafat anlamında da kullanılır. Bu ayette ise peygamberin dünyevi bir karşılık beklentisi olmadığını vurgulamak için kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ecr' kavramının Kur'an'da hem dünyevi ücret hem de ahiretteki ilahi mükafat anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'أَجْرٍ' kelimesi, Hz. Lut'un tebliğ karşılığında dünyevi bir ücret talep etmediğini, asıl mükafatının Allah katında olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'رب' (Rabb) kelimesinin 'malik' (sahip) ve 'seyyid' (efendi) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ' ifadesi, Allah'ın tüm âlemlerin sahibi, yöneticisi ve terbiye edicisi olduğunu, dolayısıyla Hz. Lut'un ücretinin ancak O'ndan beklenebileceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'رب' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi tedricen kemale erdirmek' olduğunu ifade eder. Bu bağlamda 'Rab' kelimesi, yaratıp terbiye eden, idare eden ve hükmeden Allah'ı ifade eder. Hz. Lut'un 'benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir' sözü, tüm varoluşun yegane sahibinin Allah olduğunu ve mükafatın da yalnızca O'ndan geleceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da 'sahip', 'efendi', 'yönetici' ve 'terbiye edici' gibi anlamları içerdiğini ve Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın sadece insanlığın değil, tüm varlık âlemlerinin mutlak hakimi olduğunu ve dolayısıyla peygamberin mükafatını verecek tek merci olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'عالم' (âlem) kelimesinin 'alem' (işaret, alamet) kökünden geldiğini ve varlıkların yaratıcının varlığına işaret etmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. 'Âlemîn' ise bu âlemlerin tümünü ifade eder. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın sadece belirli bir topluluğun değil, tüm varoluşun Rabbi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'عالم' kelimesinin, Allah'ın varlığına delalet eden her şeyi kapsadığını ve çoğulunun 'âlemûn' veya 'âlemîn' şeklinde geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'el-âlemîn' ifadesi, insan, cin, melek ve diğer tüm varlık âlemlerini içine alır ve Allah'ın mutlak ve evrensel Rabliğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âlem' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'insanlar' veya 'tüm yaratılmışlar' anlamında kullanıldığını ifade eder. 'Rabbi'l-âlemîn' terkibi, Allah'ın tüm varlık âlemlerinin yegane yaratıcısı, yöneticisi ve rızık vericisi olduğunu, dolayısıyla Hz. Lut'un mükafatının da bu evrensel Rab'den geleceğini açıklar.
Şu'arâ Sûresi
“Ve bunun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (26/164)
109. âyet açıklamasına bakınız.
أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ {الشعراء/165}
“Ete/tûne-zzukrâne mine-l’âlemîn(e)”
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُم بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ {الشعراء/166}
“Vetezerûne mâ haleka lekum rabbukum min ezvâcikum bel entum kavmun ‘âdûn(e)”
“Rabbinizin, sizin için halk ettiği (yarattığı) eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz.” (26/165-166)
(7/81) (İnnekum le te'tûner ricâle şehveten min dûnin nÎsâi, bel entum kavmun musrifûn.)
“Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz haddi aşan bir kavimsiniz.” Bu yaşananları ilim olarak bilip üzerimizde o ahlâkları ve muhabbetleri silmemiz gerekiyor, bunları silmedikçe sonra gelecek olan peygamberân hazeratının mertebelerine ulaşmamız mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk bunların hepsinden ders almamız için kendi kelâmının içerisine bu basit gibi gözüken hâdiseleri yazıyor yoksa Allah kelâmı gibi çok ulvi beklentilerle okunmaya başlanan Kûr’ân-ı Kerîm’de Ad kavmi, Semud kavmi, Lût kavmi gibi sapmış kavimlerin basit gibi gözüken hayâtları çıkıyor karşımıza, işte bütün bunlar bizzât bizim hayâtımız, bizim varlığımızda yaşantıları olan hâdiselerdir, bunları aşarak o ulûhiyyete ulaşmak mümkündür.
Bunları aşmadan ne Allah kelâmını ne de kendi hakîkatimizi bilebiliriz. Bu oluşumlar olmadan zâten insân olunmuyor fakat yapılması gereken muallâk kader içerisinde bu ahlâk üzere gelen oluşumları isteyen nefsi, akıl ile durdurmak gerekmektedir ki, irademiz ortaya çıksın. Nefs bunu istemez ise bizim gerçek halkediliş hakîkatimiz nasıl ortaya çıkacak, o hâlde biz melek olurduk, aklımız kullanılır omasaydı hayvân olurduk salt içgüdüsel olarak hayâtımızı sürdürürdük. Bizler ne meleğiz ne de hayvânız fakat ikiside bizde mevcûttur, hayvânlığımız anlaşılmadan insânlığımızı ve melekliğimizi anlamamız mümkün değildir. Muhîddîni Arabi hz.leri (k.s) öyle demiştir, “gerçek hayvânlık mertebesine inmedikçe insânlık mertebesine yükselmek mümkün değildir” yâni Hayy esmâsının hakîkatini idrâk etmedikçe Selâm esmâsının hakîkatine ulaşmak mümkün değildir.
Bu eski kavimlerde zâten hayvâni vasıflarla vasıflandıkları için helâk oldular yâni insânlıklarına ulaşamadılar.[57]