Vefe'alte fa'leteke-lletî fe'alte veente mine-lkâfirîn(e)
"(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin."
"Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!"
Şuarâ Suresi 19. ayet, Firavun'un Hz. Musa'ya yönelik sitemini ve suçlamasını içermektedir. Ayet, 'yapmak' fiilinin tekrarı ve 'kafir' kelimesinin kullanımıyla, Musa'nın eyleminin ve nankörlüğünün vurgulandığı bir dilbilimsel yapıya sahiptir. Özellikle 'fa'ale' fiilinin farklı türevleri, eylemin niteliğini ve sonuçlarını derinlemesine ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fiil' (فعل) kelimesini, bir fâilden sâdır olan her türlü iş ve oluş olarak tanımlar. Ayetteki 'fe'alte' (فعلت) ifadesi, Musa'nın Firavun'un gözünde 'yapmaması gereken' bir eylemi, yani Kıptî'yi öldürmesini kastetmektedir. Bu, sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir 'suç' veya 'hata' olarak algılanan bir fiildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'fe'ale' (فعل) fiilinin Kur'an'da bazen 'işlemek' veya 'gerçekleştirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Musa'nın 'yaptığı iş'i, yani Kıptî'yi öldürme eylemini mecazi olarak 'suç' veya 'hata' olarak nitelemektedir. Firavun, bu eylemi Musa'nın geçmişine ve kendisine olan borcuna aykırı bir davranış olarak sunar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fiil' (فعل) kavramının Kur'an'da genellikle ahlaki bir boyut taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'fe'alte' (فعلت) fiili, Musa'nın eyleminin sadece fiziksel bir hareket olmadığını, aynı zamanda Firavun'un ahlaki ve sosyal düzenine karşı bir 'ihlal' olduğunu ima eder. Firavun, bu fiili 'nankörlük' bağlamında değerlendirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fa'le' (فعلة) kelimesinin, bir fiilin tek bir defa vuku bulduğunu veya belirli bir fiili ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fa'leteke' (فعلتك) ifadesi, Musa'nın 'o yaptığı işi', yani Kıptî'yi öldürme eylemini özel olarak vurgular. Bu, genel bir fiil değil, Firavun'un zihninde belirginleşmiş, tekil ve önemli bir eylemdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'fa'le' (فعلة) kelimesinin 'bir defalık fiil' veya 'belirli bir fiil' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'fa'leteke' (فعلتك) ifadesi, Musa'nın 'o meşhur fiili'ni, yani Kıptî'yi öldürmesini kasteder. Bu kelime, eylemin niteliğini ve Firavun için taşıdığı olumsuz anlamı pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fa'le' (فعلة) gibi masdar-ı merre kalıplarının, fiilin bir kez vuku bulduğunu veya belirli bir olayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'fa'leteke' (فعلتك), Musa'nın 'o yaptığı işi', yani Kıptî'yi öldürme eylemini somutlaştırır ve Firavun'un zihninde bu eylemin ne kadar yer ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' (كفر) kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'nimeti örtmek', yani 'nankörlük etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-kâfirîn' (الكافرين) ifadesi, Firavun'un Musa'yı kendisine yapılan iyilikleri ve büyütülmesini 'örten', yani 'nankörlük eden' biri olarak görmesini ifade eder. Bu, dini bir inkardan ziyade, sosyal ve ahlaki bir nankörlüktür.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'küfr' (كفر) kelimesinin farklı bağlamlarda 'nankörlük' anlamında kullanıldığını açıklar. Firavun'un Musa'ya 'kâfirlerden' (الكافرين) demesi, onu kendisine ve ailesine karşı yapılan iyilikleri inkar eden, görmezden gelen ve bu iyiliklere karşı çıkan bir 'nankör' olarak suçlamasıdır. Bu, Firavun'un kendi bakış açısıyla Musa'yı yargılamasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' (كفر) kavramının Kur'an'da sadece dini inkarı değil, aynı zamanda 'nimete karşı nankörlüğü' de ifade ettiğini vurgular. Bu ayette Firavun, Musa'yı kendisine yapılan iyiliklere karşı 'nankör' olmakla suçlar. Bu, Firavun'un kendi 'ilahlık' iddiası ve Musa'ya bahşettiği 'nimetler' çerçevesinde bir 'küfür' tanımıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'küfr' (كفر) kelimesinin 'nimeti örtmek' ve 'iyiliği inkar etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-kâfirîn' (الكافرين) ifadesi, Firavun'un Musa'yı, kendisine verilen 'nimetleri' (büyütülme, barınma) inkar eden ve bu nimetlere karşı 'nankörlük' eden biri olarak görmesini yansıtır. Bu, Firavun'un Musa'ya yönelik kişisel bir suçlamasıdır.
Şu'arâ Sûresi
“(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin.” (26/19)
Yolumuza Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim, "Sen Fir‘avnın bendesisin ve onun bendelerinin bendesisin, evvelen onun cisim ve cânı ondan beslendi."
“Yâ Mûsâ, ben senin nesebini söyleyeyim; sen Fir’avn’ın bendesisin; ya’ni, sen benim bendem olan İmrân’ın oğlusun ve İmrân’ın cisim ve cânı, O benim ni’metim ile beslendi. Sen de benim sarayımda yiyip içtin ve terbiye gördün!"
"Sen pek zulm eâici bâgî ve tâgî olan kulsun; uğursuz fiilden nâşî bu vatandan kaçmış idin."
“Bâgî", Hak’dan aynlıp, serkeşlik eden; “tâgî”, azgın ve zorba demekdir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kasas’da vâki (Kasas, 28/15) “Ehlinin gafleti vaktinde şehre girdi; orada boğuşan iki adamı buldu, birisi onun tâifesinden ve dîğeri düşmanından idi; [“Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi”] Mûsâ ona vurdu, aleyhine hükmetti, [ya’ni, ölümüne sebep oldu] dedi ki: “Bu şeytan işidir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Müfessirlerler derler ki: Mûsâ (a.s.) halkın öğle uykusu vaktinde veyâhud akşamla yatsı arasında Mısır’a girdi. Birisi Benî-İsrâil’den ve dîğeri Benî-İsrâ-îl’in düşmanı olan Kıbtîler’den olmak üzere iki kimseyi kavga eder bir halde buldu. Kavganın sebebi de bu idi. Kıbtî Fir’avn’ın ekmekçisi idi, Benî-İsrâîl’den olan adama odun getirmesini teklîf etti. O da istinkâf etti. Benî-İsrâîl’den olan adam, Cenâb-ı Mûsâ’dan yardım istedi. Mûsâ (a.s.) da’vâlannı dinleyip, Kıbtî’yi haksız buldu ve göğsüne bir yumruk indirdi; sekte-i kalbden öldü. Onun öldüğünü görünce dedi ki: “Bu yaptığım iş, şeytan işlerinden bir iştir!” Beyt-i şerîfdeki “fiil-i şûm” ile bu katle işâret buyurulur.
"Oranlısın ve gaddarsın ve hak-nâ-şinâssın; kendini bu evsâf üzerine dahi kıyâs et!" Ya’ni, Fir’avn dedi ki: “Yâ Mûsâ, sen kendini yüksek bir mevki’de görüyorsun, habuki sen adam öldürdün ve zâlimsin; ve benim ni’metimin hakkını tanımıyorsun da bana karşı serkeşlik ediyorsun, kendini bir kerre dahi bu evsâf ile mukayese et!"
"Garîblik ve fakîrlik ve eski libâs içindesin, halbuki bizim şükrümüzü ve hakkımızı bilmedin!"
“Halak”, eski şey, ya’ni, Fir’avn Mûsâ (a.s.)ı aklınca tahkîr için dedi ki: “Sen şimdi garîblik ve fakirlik ve eski püskü libâs içindesin. Böyle olduğun halde, evvelki hâlini unuttun ve bizim sarayımızda sürdüğün mükellef ve mutantan hayâtından dolayı bize teşekkür etmeni ve bize karşı itâat etmek haklını bilmedin.” Bu beyt-i şerifde sûre-i Şuarâ’da vâki’ Şuarâ, 26/18-19) ya ni, “Fir’avn dedi: “Biz seni içimizde çocuk iken beslemedik mi ve sen ömründen senelerce bizim aramızda kalmadın mı? Ve işlediğin fiili işledin ve sen kâfir-lerden oldun!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Dedi: "Hâşâ ki o melike hudâvendlikde dîğer hir kimse şerik ola."
“Hudâvend", “Hudâ" ile “vend”den mürekkebdir. “Hudâ" dahi, “hod” ile “â”dan mürekkebdir. Ve “hod", kendi ve “â”, “âmeden” masdarından emr-i hâzır olup vasf-ı terkîbîdir, “kendi gelici” ma’nâsinadır; “vend” edât-ı nisbet ve edât-ı teşbih olan “mânend” ma’nâlanndadır. Bu terkıb “sâhib ve mâlik” ma’nâsında kullanılır. “Melîk”, “melik” ve “mâlik” ma’nâsındadır, kadir ve mutasarrıf demekdir. Ya’ni, Mûsâ (a.s.) Fir’avn’ın nokta-i nazarını cerh ve red için buyurdu ki: “Ey Fir’avn, sen kendini kadir ve mutasarrıf ve sâhib, mâlik tasavvur edip, sana karşı hak söz söyleyeni serkeş addediyorsun; bunu bil ki o Melîk’e ve Mâlik-i hakîkîye sâhiblikde ve efendilikde hiçbir kimse ortak olamaz. Onu böyle bir şirkden tenzih ederim!”
"Vâhid'dir, mülkde ona yâr yokdur. O'nun kullarına O'ndan başka sâlâr yokdur!"
“Vücûdda vâhiddir, mülkünde O’nun yâri ve arkadaşı yokdur. O’nun kullarına zât-ı ulûhiyyetinden başka hükm eden bir reîs ve kumandan yokdur.”
"Onun halkına başka bir mâlik kimse yokdur, O’nun şirketini hir hâlikin gayri da'vâ eder mi?"
“Zât-ı Vâcibü’l-vücûdun mahlûkâtına kendisinden başka bir mutasarrıf ve bir mâlik yokdur ki, mülküne iştirâk edip tasarrufunda ortak olsun, binâenaleyh ona karşı şirket ve ortaklık da’vâsı ancak hâlik ve fânî olan bir mahlûk tarafından olur; ve bu da o ahmağın had-nâşinaslığı olur.”
"O nakş etmişdir, benim nakkaşım O'dur; eğer başkası dava ederse o zulüm ısteyıcidir.
Bu vücûd-ı izâfî âleminin sûretlerini O, nakış ve tersîm etmişdir. Bu sûretler O’nun “Mûsâvvir” ism-i şerifinin mezâhiridir. Ben de o sûretlerin biriyim; binâenaleyh benim nakkaşım da O’dur. Eğer bir başkası çıkıp: Senin cismini ben besledim, büyüttüm, diye da’vâ ederse, o kimse, zulüm yapmak isteyen bir kimsedir." Zîrâ bu da’vâsı yerinde değildir; ve “zulüm” lügatda bir şeyi mahall-i mahsûsunun gayrine koymaktır; nitekim Hak Teâlâ sûre-i Lokmân’da (31/13) “Şirk elbette bir zulm-i azimdir”buyurur. Bir diğer âyet-i kerimede Ali İmran (3/6) ya’ni, “Sizi rahimlerde dilediği gibi tasvîr eden O Allah’dır” buyurulur.
"Sen benim kaşımı yapamazsın, benim canımı nasıl tanıyabilirsin?"
“Sen benim cism-i zâhirîme taalluk eden kaşımı ve bir kılımı bile yaratamazsın; benim bâtınım olan canımı nasıl tanıyabilirsin? Hakk’ın resûlü müyüm, değil miyim nasıl bilirsin?” Belki o gaddâr ve o azgın sensin ki, sen Hak’la ikilik da vâsini edersin”
“Şirk ve ikilik zulm-i azîm olduğuna ve sen de Hakk’a karşı ikilik da’vâsında bulunduğuna göre o bana söylediğin gaddâr ve azgın sensin!" Eğer ben bir memuru sehv ile öldürdüm ise, ne nefs için ne lehv ile öldürdüm.''
“Avân”, hükümet me’mûru ve zâbıta me’mûru ma’nâsınadır. Burada Fir’avn’ın ekmekçisi murâd, buyurulur. Ya’ni, “Ey Fir’avn, sen bana cânî ve katil diyorsun, eğer ben senin bir me’mûrunu öldürdüm ise, maksadım onu öldürmek değil, belki te’dîb idi; bir yumruk vurdum, o öldü. Bu katil amden değildir, belki sehven ve hatâen vâki’dir; yoksa onu ne nefsim için ve ne de boş yere öldürdüm."
"Ben bir yumruk vurdum ve o ansızın düştü. O kimse ki, onun canı muhakkak yok idi, bir can verdi."
“Ben Kıbtî’ye bir yumruk vurdum ve o kazâ-yı İlâhî netîcesi olarak maktûlen düştü. Onun rûh-ı izâfı ve insânîsi yok idi; belki hayvanlar gibi rûh-ı hayvânî ile yaşamakta idi; bu yumruk onun bu rûh-i hayvânîsini izâle etti.” Ma’lûm olsun ki, nebînin bâtını günâhdan ma’sûmdur. Kıbtî’ye yumruk vur-ması ilhâm-ı ilâhî ile vâki’ olmuş idi; fakat bunun ilhâm olduğunu Mûsâ (a.s.) vakt-i katilde müdrik değil idi. Zâhir hâle bakıp (Kasas, 28/15) Ya’ni, “Bu şeytan işindendir" dedi. Zîrâ nübüvvet zâhire nâzırdır.
Ben bir köpek öldürdüm, sen peygamber oğullarını, kabahatsiz ve ziyansız yüz binlerce çocuğu!"
"Öldürmüşsün, onların kanı senin boynundadır; bu kadar kan içmeden acaba senin üzerine ne gelir?" Yukarıki beytin haberi, bu beytin başındaki “küşteî” dir. Ya’ni, “Ey Fir’avn, ben sûretde insan ve ma’nâda bir köpek olan Kıbtî’yi öldürdüm; ya sen! Peygamber oğullarını, hiçbir kabâhatı olmayan birçok Benî-lsrâîl çocuklarını öldürdün!”
"Ben matlûbun katli ümîdi üzerine, Yakûb'un zürriyyetini öldürmüşsün."
“Yeni doğan çocuklar arasında, beni bulup öldürmek ümîdi ile Ya’küb (a.s.)ın zürriyyeti olan günahsız çocuklar öldürmüşsün!”
"Hak senin körlüğüne beni ihtiyar etti, senin nefsinin pişirdiği o şey baş aşağı oldu” Fir’avn’ın nefsinin pişirdiği şey, Mûsâ (a.s.)ın doğmaması ve doğdukdan sonra da yaşamaması için müneccimlerin ihbân üzerine Fir’avn tarafından ittihâz edilen tedbîrler ve Melerdir ki, Mûsâ (a.s.)ın doğması ve öldürülememesi ile o tedbîrler ve hîleler bir işe yaramadı ve baş aşağı oldu.
Dedi: "Onları bırak, hiç şeksiz benim hakkım ve tuz ve ekmek hakkı bu mu olur?
Fir’avn, Mûsâ (a.s.)a cevâben dedi: “Sen o bana karşı serkeşâne olan da’vâları bırak! Hiç şek ve şübhe olmayarak senin üzerinde sâbit olan benim hakkım ve sarayımda yiyip içmenin hakkı yok mudur?”
“Ki, banâ cemâat huzûrunda horluk edesin, aydınlık gündüzü gönlüm üzerine karanlık edesin.”
“Haşer”, cemâat ve kalabalık ma’nâsınadır. Mûsâ (a.s.) ın, halka karşı rubûbiyet da’vâsında bulunan Fir’avn’ı, cemâat-i kesîre huzûrunda da’vet buyurması, onun son derece kibir ve azametine dokunmuş olduğundan, Mûsâ (a.s.)a dedi ki: “Bu kadar kalabalık huzûrunda senin bana karşı böyle serkeşlik ve hakaret etmen ve debdebe ve saltanat ile aydınlık olan günlerimi gönlümde karalık etmen lâyık mı idi? Ve seni terbiye etmem ve yedirmem ve içirmem hakkına karşı böyle mi yapmalı idin?”
"Eğer hayır ve şer de benim nigehbanlığımı tutmaz isen, kıyâmetin zilleti daha güçdür!"
“Ey Fir’avn, sen bu dünyâdaki horluğu ve zilleti nefsine ağır görüyorsun; eğer benim Hak tarafından getirdiğim emir ve nehiyde benim nigehbanlığımı ve muhâfızlığımı tutmazsan, âhiretde zelîl ve hakîr olursun; fakat bu zillet ve hakaret dünyâdakine benzemez, o daha güçdür!” Bir pirenin zahmını çekemiyorsun, bir yılanın zahmını nasıl tadacaksın?“
“Ey Fir’avn, dünyâda bir pirenin ısırmasına tahammül edemiyorsun; âhiret azâbı, dünyânın azâbından şiddetlidir, Bir pireye nisbeten, yılan mesâbesinde, daha büyük olan o ısırmaya nasıl tahammül edebilirsin?” Ma’lûmdur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de âhiret azâbının şiddetinden birçok mahallerde bahis buyurulur. Ezcümle sûre-i Fussılet’de (Fussılet, 41/27), “Biz küfredenlere elbette azâb-ı şedîdi tatdırınz” ve sûre-i Şû- râ’da (Şûrâ, 42/26) ya’fıi, “Kâfirler için azâb-ı şedîd vardır” buyurulur.
“Zâhiren senin işini vîrân ederim, fakat bir dikeni gülistan ederim."
“Ey Fir’avn, senin kibir ve azamet sermâyesi olan enâniyetini tahrîb ederim ve hayâlı olan varlığını yıkanm; fakat bir diken gibi olan nefsini, ma’rifet-i ilâhiyye gülistânı yapanrım.”[8]