Ve-innehu letenzîlu rabbi-l'âlemîn(e)
Şüphesiz bu Kur'an, alemlerin Rabbi'nin indirmesidir.
Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
Şuarâ Suresi'nin 192. ayeti, Kur'an'ın ilahi menşeini ve evrensel niteliğini vurgulamaktadır. Ayet, Kur'an'ın 'Alemlerin Rabbi'nden bir indirme' olduğunu açıkça ifade ederek, onun beşeri bir eser olmadığını ve tüm varlık âlemlerini kapsayan bir otoriteye sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tenzîl' kelimesini bir şeyin yüksek bir yerden aşağıya doğru, genellikle aşamalı ve parça parça indirilmesi olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Kur'an'ın Allah katından Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed'e tedricen vahyedilmesini ifade eder, bu da onun ilahi kökenini ve beşerüstü niteliğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tenzîl'i 'inzâl' ile eş anlamlı olarak kullanır ve Kur'an'ın Allah tarafından vahyedilmesi anlamında değerlendirir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın kaynağının ilahi olduğunu ve insan sözü olmadığını mecazi bir anlatımla pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tenzîl' kavramının Kur'an'ın temel özelliklerinden biri olduğunu ve onun 'gökten indirilmiş' bir kitap olarak algılanmasının, ilahi otoritesini ve mutlak hakikat oluşunu pekiştirdiğini belirtir. Bu ayetteki 'tenzîl', Kur'an'ın Allah'ın doğrudan kelamı olduğu inancının merkezindedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin asıl anlamının 'terbiye etmek, bir şeyi kemale erdirmek' olduğunu belirtir. Allah için kullanıldığında ise, yaratma, rızık verme, yönetme ve terbiye etme gibi tüm ilahi sıfatları kapsar. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' ifadesi, Allah'ın tüm varlık âlemleri üzerindeki mutlak egemenliğini ve besleyiciliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Rab' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' terkibi, Allah'ın sadece insanlığın değil, tüm evrenin ve içindeki her şeyin yegane sahibi, yöneticisi ve terbiye edicisi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel isimlerinden biri olduğunu ve O'nun yaratıcı, koruyucu, besleyici ve hükmedici rolünü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' ifadesi, Kur'an'ın kaynağının, tüm varoluşun mutlak hakimi olan Allah olduğunu açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âlemîn' kelimesini 'insanlar, cinler ve melekler' olarak açıklar. Ayetteki 'Rabbi'l-âlemîn' ifadesi, Kur'an'ın sadece belirli bir topluluğa değil, tüm bu varlık âlemlerine hitap eden ve onları kuşatan bir ilahi mesaj olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âlem' kelimesinin 'bir türü veya sınıfı ifade eden her şey' anlamına geldiğini ve 'âlemîn'in ise 'Allah dışındaki tüm varlık türlerini' kapsadığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın mesajının evrensel olduğunu ve tüm yaratılmışları muhatap aldığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'âlem' kelimesinin 'kendisiyle bir şeyin bilindiği şey' anlamından türediğini ve Allah'ın varlığına delalet eden her şeyi kapsadığını ifade eder. 'Âlemîn' ise, akıl sahibi varlıkları (insanlar, cinler, melekler) ve bazen de tüm yaratılmışları ifade eder. Ayetteki bağlamda, Kur'an'ın tüm evren ve içindeki her şey için bir rehber olduğunu belirtir.
Şu'arâ Sûresi
“Ve-innehu letenzîlu rabbi-l’âlemîn(e)” Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir. (26/192)
Kûr’an-ı Kerimi meallerde 5. mertebesi olarak okumaktayız. Ârabçanın başındaki soru elifini ayırdığımız zaman Â!Rabça yani aslında aynağını Rabça olduğu anlaşılır. Buraya Hakkça dan (Levh-i Mahfuz ) ve Hakk’ça ya ise Allah ça dan tenzil etmiştir, yani ma’nâları hafiflemiştir. Rabb’ül âlemin Allah c.c. olduğuna göre Kûr’ân-ı Kerim Allah’ça dan, Hakk’çaya, Hakk’ça dan Rabb’çaya, Rabb’çadan Ârabçaya manaları hafifleyere tenzil etmiştir. (Murat Derûni)
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ {الشعراء/193}
“Nezele bihi-rrûhu-l-emîn(u)”
عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ {الشعراء/194}
“ ‘Alâ kalbike litekûne mine-lmunzirîn(e)”
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ {الشعراء/195}
“Bilisânin ‘arabiyyin mubîn(in)”
وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ {الشعراء/196}
“Ve-innehu lefî zuburi-l-evvelîn(e)” Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir. Şüphesiz O öncekilerin kitapların içinde de vardı. (26/193-194-195-196)
(Ey Muhammed!) Apaçık arab diliyle, uyaranlar-dan olman için onu “Rûh’ul emin” (Cebrâil), senin kalbine indirmiştir. O daha öncekilerin kitabında zikredilmiştir.
Cebrâil (a.s.) Cebrâil (a.s.) ilâhi gayb hazinesinde olan gizli mânâ-ları, sûret âlemine taşıyarak ulaştırır. Böylece her ferdin kal-bine gayb âleminden nazil olan mânâları konuşma kuvveti vasıtasıyla harf ve savt ile zuhur ederek bâtınından haber ver-mesi Cibril’in yönlerinden bir yönün tesiri ile vaki olur.
Hazret-i Cibril, Hakikat-i Muhammediyye mertebe-sinden, zuhur-u Muhammedi mertebesine bütün yönleriyle nazil olmuştur. Cibril (a.s.) bu özelliği ile bütün âlemlere mu-hittir.
Bu vazifenin tafsilini icraya memur onun tedbiri al-tında sayısız ve hesapsız melâike vardır ve ona “Rûh’ul-kuds” = “Rûh’ul-Emin” derler. *[61]
İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygambere ilâhi emirleri bildiren vâhiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir. A-rapça’da vâhiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle birlikte en meşhurları “Cebrâil – Cebreil – Cebril - Cibrin” ve “Cibril”dir.
Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mec-muâlârındaki bazı rivâyetlere (Müsned, V.15-16: Buhari “Tefsir”, 2/6, 16/1) dâyanarak; Cebrâil’in “Allah’ın kulu” anlamına gelen İbranice asıllı bir kelime olduğunu kabul ederken; bazıları da, “Allah’ın gücü” demek olan “Cebere-tullah” tamlamasından geldiğini ileri sürmüşlerdir.
Cebrâil’in “kuvvet” mânâsına gelen (cebr) ile âlâkası dikkate alınarak bu anlamı da kapsadığı düşünülebilir.
Cebrâil, Kûr’ân-ı Keriym’de “Cibril”, “Rûh’ul kuds”, “Rûh’ul emin”, “Rûh” ve “Rasûl” şeklinde beş değişik isimle ifade edilir.
İlgili âyetlerde belirtildiğine göre Cebrâil karşı konu-lamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir. *[62]
Cebrâil (a.s.) Peygamber efendimize Mekke yakının-daki “Hira” dağında ibadet ve tefekkürle meşgul iken gele-rek ilk “vâhyi” getirmiştir. (Yeri geldiğinde inceleyeceğiz) Cebrâil (a.s.) her sene bir kere Ramazanda gelip o ana kadar inmiş olan “Kûr’ân-ı Keriym”i “levh-i Mahfuz”daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Peygamber efendimiz âhirete teşrif edeceği sene iki kere gelip tamamını okumuştur.
Âdem (a.s.) 12 – (oniki) kere Nûh (a.s.) 50 – (elli) kere İbrahim (a.s.) 40 – (kırk) kere Mûsâ (a.s.) 400 – (dörtyüz) kere İsâ (a.s.) 10 – (on) kere Muhammed(a.s.) 24000 – (yirmidörtbin) kere gelmiştir.*[63]
Cebrail (a.s.)’ın Bazı Özellikleri Görevi : Elçilik; Vâhyi mahalline ulaştırmak; İlâhi bilgiyi beşere talim etmek.
Genelde beşer denen varlık, kendi yapısı, kapasitesi itibariyle mânâ âleminden her hangi bir şeyi algılayacak du-rumda değildir, fakat düzgün yaşayabilmesi için yönlendiril-mesi de gerekmektedir.
Bu yönlendirme – haberlendirme için de bir aracıya ihtiyaç vardır. Bu aracının aldığı isim dört büyük melekten biri olan “Cebrâil”dir.
Cebrâil, peygamberlere; peygamberler de ümmetle-rine ilâhi bilgileri tebliğ ederler.
Vâhy; Cebrâilden peygamberlere, Cebrâilin emrinde olan diğer meleklerden de nefsini temizlemiş mü’minlere vâhyin izahları ve açılımları babında ilhamlar gelir.
Vâhy; yani yeni bir oluşum, emir, Hz. Peygambe-rimizden sonra gelmez, fakat vâhyin açılımı olan “ilham ve müşahede” kıyamete kadar sona ermez.
Kimliği : Dört büyük melekten biri.
Hüvviyyeti : Akıl, vahdet ve kesret ilminin geniş mânâ-da yoğunlaşmış kemâl hali.
Menşe-i : Çıkış yeri, Sıfat âlemi, Hakikat-i Muham-medi, Ceberrrut âlemi, Alim ve kelim isimlerinin mazharı.
Kaynak ismi : Sübbûh = Kûddüs Zuhur yeri : Melek asıllı olmasından “esma âlemi” kaynağı sıfat âlemi olduğu halde, zuhur yeri, esma, isimler, melekût âlemidir.
Faaliyet alanı : Esma âleminden ef’âl âlemine mânâları gerektiği şekliyle taşımak, ulaştırmaktır.
Özellikleri :
1. Kendine has sûreti
2. Dilediği sûrete girebilmesi
3. Tebliğin görev süresi; insânlarda, vâhy olarak Âde-miyyet’in başlangıcı, Muhammediyyet’in dünyadaki Kûr’ân-ı azimüşşânın tamamlanmasıdır.
Cebrâil’in dünyada hayat başladığından beri her ma-halde, her varlıkta nasıl bir oluşum gerekiyorsa o oluşumun gereği olan ilmi programını oraya melekleri vasıtasıyla ver-mesi ve bu oluşumu dünyanın kıyameti kopuncaya kadar dünyada sürdürmesidir. Yukarıda da belir-tildiği gibi Cebrâil kendine bağlı kuvvetleriyle âleme muhittir, her varlıkta tesi-rii vardır.
4. Görev alanı : Sıfat ve esma âleminden ef’âl âle-mine ilâhi vahdet ilmini naklidir. “İlmi ledünni”yi ve zahir ilimlerini fiiller âlemine “nüzül” indirmesidir.
5. Lâkabı : Rûh’ul kudüs, Rûh’ul emin, “Kutsal ve emin rûh”, kendisine verilen her hali, hareketleri ve ilmi ek-siksiz, noksansız gönderildiği yere ulaştırması.
6. Üst sınırı : Sidre’tül münteha, esma âleminin sonu.
7. Alt sınırı : İlâhi ilmi alarak peygamberlerde ve kâmil insânların bazılarında his ve duyu, akıl ve gönül ma-halli; fiilen ise, bütün varlıktaki tesiratıdır.
Yeri gelmişken kısaca bir şeyi ifade etmek yerinde olacaktır. Düşünülebilen ve duygu sahibi olan her varlığa, farkında olsun veya olmasın, bazı duygu ve düşünceler gelir.
İşte bu duygu ve düşünceler kişinin hayata bakışı ve değer yargıları istikametinde, nefsiyle yaşıyorsa nefsinden, hayâl ve vehim yoluyla, vehimler; Rabbıyla yaşıyorsa, akl-ı külden Cibril yoluyla Râhmani bilgiler gelir.[64]