Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munżirûn(e)
Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helak etmedik.
Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.
Bu ayet, ilahi adaletin ve uyarı mekanizmasının önemini vurgulamaktadır. 'Helak', 'karye' ve 'munzirun' kavramları üzerinden, Allah'ın hiçbir toplumu uyarıcılar göndermeden helak etmediği, dolayısıyla ilahi cezanın keyfi değil, hak edilmiş bir sonuç olduğu mesajı verilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Helâk (هلاك), bir şeyin faydasının tamamen ortadan kalkması, yok olmasıdır. Ayetteki 'ehleknâ' fiili, Allah'ın bir toplumu, kendilerine gönderilen uyarıcıların mesajına uymadıkları için tamamen ortadan kaldırması, helak etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziki bir yok oluşu değil, aynı zamanda manevi ve toplumsal bir çöküşü de ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ehleknâ' fiilini 'azap ettik, cezalandırdık' şeklinde yorumlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bir toplumu, uyarıcıların tebliğine rağmen inkarda ısrar etmeleri sebebiyle cezalandırarak onların varlığını sona erdirmesi kastedilmektedir. Bu, ilahi bir müdahale ile gerçekleşen nihai bir sonu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'helak' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir sonucu olarak ortaya çıkan, toplumsal ve ahlaki çöküşle birlikte gelen bir yok oluşu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ehleknâ', Allah'ın, uyarıcılar gönderildikten sonra bile doğru yola gelmeyen topluluklara uyguladığı nihai cezayı, yani onların varlıklarını sona erdirmeyi anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karye' kelimesinin hem yerleşim yerini hem de o yerleşim yerinde yaşayan insan topluluğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'min karyetin' ifadesi, 'hiçbir kent halkını' veya 'hiçbir topluluğu' anlamında kullanılmıştır. Burada vurgu, belirli bir coğrafi mekandan ziyade, o mekanda yaşayan ve uyarıya muhatap olan insan topluluğudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'karye' kelimesinin 'toplanma yeri' anlamından türediğini ve hem köyü hem de şehri kapsadığını ifade eder. Ayetteki 'karye', Allah'ın mesajının ulaştığı ve içinde insanların yaşadığı herhangi bir yerleşim birimini ve dolayısıyla o birimin sakinlerini temsil eder. Bu, ilahi uyarının evrenselliğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'karye' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'şehir' veya 'kasaba' anlamında kullanıldığını, ancak bazen de o yerleşim yerinin halkını kastettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, 'hiçbir kent halkını' şeklinde bir topluluğu işaret ederek, ilahi adaletin bireysel değil, toplumsal bir boyutu olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnzar (إنذار), bir şeyi korkutarak haber vermek, özellikle de kötü bir akıbetten sakındırmak demektir. 'Munzirun' ise bu görevi üstlenen, yani insanları Allah'ın azabıyla korkutarak doğru yola çağıran peygamberler veya elçilerdir. Ayetteki 'munzirun', Allah'ın adaletinin bir gereği olarak, helak etmeden önce mutlaka gönderdiği uyarıcıları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'inzâr'ın, bir şeyin kötü sonucunu önceden haber vermek olduğunu belirtir. 'Munzirun' ise, bu haber verme ve uyarma görevini yerine getiren kişilerdir. Ayetteki bağlamda, bu uyarıcılar, Allah'ın emirlerini ve yasaklarını tebliğ ederek, insanları yanlış yoldan dönmeye ve böylece helaktan kurtulmaya davet eden peygamberlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inzâr' kavramının Kur'an'da 'tehdit' veya 'korkutma'dan ziyade, 'gelecekteki bir tehlikeye karşı uyarma' anlamı taşıdığını vurgular. 'Munzirun', bu uyarıyı yapan, insanlara doğru yolu gösteren ve onları kötü akıbetten sakındıran ilahi elçilerdir. Ayette, bu uyarıcıların varlığı, Allah'ın adaletinin ve merhametinin bir göstergesi olarak sunulur; zira kimse uyarılmadan cezalandırılmaz.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'munzirun' kelimesinin, 'nazar' kökünden türeyen 'inzâr' fiilinin ism-i faili olduğunu ve 'uyaran, ikaz eden' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, bir toplumu helak etmeden önce onlara doğru yolu gösteren ve kötü akıbetten sakındıran elçiler gönderdiğini açıkça ifade eder. Bu, ilahi adaletin temel prensiplerinden biridir.
Şu'arâ Sûresi
“Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munzirûn(e)” Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik. (26/208)
Biz islam bölgesinde meydana geldik, tabi olarak Müslümanız bu tabi ki bir lütuftur, ama o derecede de mesuliyeti vardır. Batılı bizim kadar mesul değildir, neden zaten Hıristiyan ülkesinde meydana geldi, yalnız meydana getirilişlerde haksızlık yoktur. Hıristiyan ülkesinde de gelse Müslüman ülkesinde de gelse her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar, hıristiyan doğar demiyor, yani fıtratında İslamiyet vardır, islamiyete yatkınlık vardır, işte buradaki mesuliyet yani o kişilerin mesuliyeti çalışmamaları araştırma yapmamaları, yaşadıkları cemiyetin şartlanmalarına uyarak büyüdükleri ve hayatlarını ona göre sürdürdükleridir. Şimdi Afrikadakileri düşünürsek yine kur’an-ı Kerimde وَمَاۤ اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلا لَهَا مُنْذِرُونَ 26/208 bizim helak ettiğimiz ülkenin mutlaka uyarıcıları vardır diyor, Kur’an-ı Kerim 124 bin peygamberden 28 ini açıklamıştır, bunların hepsinin bizim hayatımızla ilgisi yoktur, seyr-i sulukta yani Hakk’a giden yolda ana kriterler olarak bu peygamberler var. Bunların hayatını bilmemiz de bize yeterlidir. Kıyamet kopuncaya kadar bu peygamber sayısı 124 bine ulaşacak, veliler ve peygamberler olarak. Hz Rasulullah’ın kanalından gelen peygamberlik bitti, ama her beldeye bir uyarıcı göndermeden orasını helak etmeyiz 26/208 diyor. Ama veli hükmünde yani batında peygamberlik zahirde velilik olarak gelir.
Diğer peygamberler ise zahirinde peygamberlik batınında velilik olarak gelirler. Yani velilik ve peygamberlik birbirinin zahiri va batınıdır. Zahirde gelen peygamber veliliği batında kalır, peygamberliği üstün olduğundan kitap verilir yani resmi görevli olarak veli ile olan arasındaki fark peygamberlik yani zahir amirliği hükümranlığı batında kalır, kendisine kitap verilmez. Yani peygamberliği batında gizli olan veliliği zahire çıkar. Veliliğin de açık kitaba ihtiyacı olmadığından kendinden evvelki zahir emirle gelen peygambere tabi olur. Son peygamber geldi neden çünkü zahirdeki hukuku bitti artık bir hukuk gelmesine gerek yok, bu kıyamete kadar baki, işte ondan sonra gelecek O’nun varisleri O’nun şeriatıyla muamele edeceklerinden peygamberliği batına geçti veliliği zahire çıktı.
Ama peygamberin veliliği batında peygamberliği Zat’ında suri görevi olduğu için yani zahirdeki görevi herkese açık olduğu için ama her şey çözülmüş vaziyette sır diye bir şey kalmamış Allah’ın varlığı birliği ortaya konmuş her hukuk yerine gelmiş onun için bir başka peygambere gerek yoktur. Ama bu görev velilikle risalet velilikle devam ediyor, buradaki risalet peygamber anlamında bir risalet değil haberi yerine ulaştırma manasında bir Rasullüktür. Nasıl İsa (a.s.) ın Rasulleri vardı, onlar peygamber miydi, değildir, haberciydiler, yani İseviyet hakikatini İsa (a.s.) dan alıp diğer insanlara tebliğdi risaletti yani habercilikti.
İşte Hz Rasulullah’tan sonraki velilerin Muhammediyet haberlerini bakın çok mühim, Muhammediyet haberlerini bilgilerini hakikatlerini yaşantısını daha sonraki gelen nesillere ulaştırmaktır. Haber vermektir. Veliliğin hakikati budur. Yoksa o keramet gösterdi o şunu yaptı, uçurdu bunu yaptı bunlar velilik değildir. Bunlar geçici oluşumlardır. İbrahim-i meşreb veliler var, Museviyil meşreb veliler var, İseviyil meşreb veliler var, en kemallileri Muhammediyul meşreb velilerdir. Çünkü Âdem mertebesi, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Mûsâ, Harun, İsa, Muhammed mertebeleri hepsi şu anda yaşanmaktadır.
Bütün insanlık Muhammediyet oldu diye herkes Muhammedi değildir, o mertebeler her zaman bakidir, yalnız seyir halindedir, şunu demek istiyorum nasıl eğitimi ilkokulu ilköğretimi ortası Lisesi ama bir insan eğitimdeyim diye hep ilk okulda okursa hata oradadır. O gidecek o mertebeyi ortaya koyacak başkaları gelecektir, o yukarıya çıkacak arkadan gelen yeni yetişenler oraya gelecek yani bütün mertebeler var dediğim bu şekildedir. Ama hepsi seyire doğru yukarıya doğrudur, Bütün mertebeler var, herkes aynı mertebede kalacak demek değildir. O zaman eğitim hep aynı kişiler aynı okula gitmiş olur. Yani bütün eğitim verilmekte ama yukarıya doğru çıkmak suretiyle ki miraç budur işte. Yani bütün mertebeler var, dediğim bunlar yaşanarak yukarıya çıkmaktadır, eğer ilkokul olmazsa ortaokul Liseye nereden insan yetişecek ama ilkokulda hep kalırsa aynı okulu mu okuyacak o insan, işte tarikatların bazılarında 20 sene aynı yerde okumak hep aynı okulda kalmak demektir. Aynı sınıfta kalmak demektir, o zaman iki şey var ya talebede aranacak ya sistemde aranacak bir şey başka yolu yoktur. O zaman okul değiştirmek lazımdır.
Kardeşlerimiz dolaşmışlar sağda solda bir tanesi bir yerde çok kalmış 25 sene bir yerde dervişlik yapmış sesi de hiç çıkmamış garibimin 25 sene aynı yerde ama bakıyor bakıyor çıkış yok artık araştırmaya başlıyor 25 sene sonra uyanmış nasılsa neyse bizimle karşılaştılar ikisi geldiler bir tanesi dedi ki biz bu yaşa kadar ömrümüzü bir hayli zayi ettik bundan sonra bunu telafi etmek istiyoruz, eğer bize yardımcı olursan ben dedim size bir şey yapamam benim elimde bir şey yok ama yardımcı olmaya çalışırım ne yaparsanız siz kendiniz yapacaksınız, Tabi herkes kendi yolunda kendi gidiyor, bizim bir şey yapacak halimiz yoktur. Ama bir sistemdir hedef gösterilir, yardımcı olunur. Baktım birisinde tam bir derviş hal var, masuniyeti var, tevazu var, onun işi kolay açılır birisinde de istidat var kabiliyet var ama benlik çok ağır, üzerinde gözüküyor, ben şöyle ederim ben böyle ederim ben yaparım bu işi ben ederim falan gibilerden, tabi olarak ben yaparım ederim demek var bir de nefsaniyetinden kaynaklanan benliği ile çünkü hayatını öyle sürdürmüş askeriyede havacı olduğu için biraz da askeriyeden neşesi var, bunun benliği fazla ne yapayım dedim ve istiğfar, salavat, tevhid arkadan da 100 tane bir teşbih ben yokum, ben yokum diye onu çekti, seneler sonra geldi eğer dedi o dersi siz bana vermeseydiniz ben bu nefsimden kurtulamayacaktım dedi.
Her kişinin psikolojisine göre de ha gelirken onu unuttum, ne taviz vermek gerekirse vereceğim dedi açık konuşuyorum dedi, istersen ayağının altına başımı koyayım başımı ayağın ile çiğne dedi, ne taviz lazımsa bakın aklına ne gelirse çıkar ceketi kendini at cadde ortasına desem atacak, insan bu iradede olursa tabi ki yapar muvaffak olur.[68]