Feferartu minkum lemmâ ḣiftukum fevehebe lî rabbî hukmen vece'alenî mine-lmurselîn(e)
"Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı."
"Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."
Şuarâ Suresi 21. ayet, Hz. Musa'nın Firavun'a karşı geçmişini açıklarken kullandığı temel fiilleri ve kavramları içermektedir. Ayet, korku sebebiyle kaçışı, Allah'ın lütfuyla verilen hükmü (hikmeti) ve peygamberlik makamını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ferr (فرّ) kelimesi, bir şeyden kaçmak, uzaklaşmak anlamına gelir. Ayetteki 'feferartu minkum' ifadesi, Hz. Musa'nın Firavun ve kavminden, işlediği hata sonrası duyduğu korku sebebiyle uzaklaşmasını, kaçmasını ifade eder. Bu kaçış, bir tehlikeden korunma amacı taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ferr (فرّ) kelimesi, mecazi olarak da kullanılsa da bu ayetteki kullanımı doğrudan bir yerden ayrılma, kaçma anlamındadır. Hz. Musa'nın 'sizden kaçtım' demesi, onların elinden kurtulmak için fiziksel olarak uzaklaşmasını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف), bir şeyin olumsuz sonuçlarından dolayı duyulan endişe ve korkudur. Ayetteki 'hıftukum' (sizden korktum) ifadesi, Hz. Musa'nın Firavun ve adamlarının kendisine zarar vereceği endişesiyle hareket ettiğini, bu korkunun kaçışının temel sebebi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'havf' kavramı, genellikle Allah'tan duyulan saygılı korku veya dünyevi tehlikelerden duyulan endişe olarak iki ana bağlamda ele alınır. Bu ayetteki 'hıftukum' ifadesi, dünyevi bir tehlikeden, yani Firavun'un gazabından duyulan korkuyu ve bunun sonucunda ortaya çıkan eylemi (kaçışı) ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Veheb (وهب), bir şeyi karşılıksız olarak vermek, bağışlamak anlamına gelir. Allah'ın 'vehebe lî Rabbî' (Rabbim bana bağışladı) ifadesi, hükmün ve peygamberliğin Hz. Musa'ya Allah tarafından bir lütuf ve ihsan olarak verildiğini, Musa'nın bunu kendi çabasıyla kazanmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Vehb (الوهب), Allah'ın sıfatlarından olup, karşılıksız veren demektir. Ayetteki 'vehebe lî Rabbî' ifadesi, Allah'ın Hz. Musa'ya 'hükm'ü (hikmeti/peygamberliği) herhangi bir karşılık beklemeksizin, sırf lütfuyla verdiğini gösterir. Bu, ilahi bir atama ve ihsandır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hükm (حكم), bir şeyi yerli yerine koymak, doğru karar vermek, hikmet sahibi olmak anlamlarına gelir. Kur'an'da peygamberlere verilen 'hükm', genellikle ilahi bilgi, doğru hüküm verme yeteneği ve peygamberlik makamının getirdiği hikmet olarak anlaşılır. Hz. Musa'ya verilen 'hükm', onun peygamberlik görevi için gerekli olan ilahi rehberliği ve bilgeliği ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hükm (حكم), ilim, fıkıh, hikmet ve peygamberlik anlamlarına gelir. Bu ayetteki 'hükm', Hz. Musa'ya Allah tarafından bahşedilen peygamberlik makamının bir parçası olarak, doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği ve ilahi vahiy ile gelen bilgeliği kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hikmet' (hükm'ün türevi), genellikle ilahi bilgelik, doğruyu anlama ve uygulama yeteneği olarak karşımıza çıkar. Peygamberlere verilen 'hükm', onların sadece birer elçi olmadığını, aynı zamanda ilahi bir bilgelikle donatıldığını ve bu sayede topluma doğru yolu gösterebildiklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İrsâl (إرسال), birini bir yere göndermek, elçi tayin etmek demektir. Mürsel (مرسل) ise gönderilen kişi, yani elçi veya peygamberdir. Ayetteki 'minel-murselîn' (peygamberlerden kıldı) ifadesi, Hz. Musa'nın Allah tarafından özel bir görevle, insanlara ilahi mesajı iletmek üzere seçilmiş bir elçi olduğunu açıkça belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mürsel (مرسل), Allah'ın kullarına gönderdiği, onlara doğru yolu göstermekle görevlendirdiği kişidir. Hz. Musa'nın 'mürselîn'den olması, onun Allah'ın emirlerini tebliğ eden, insanları doğruya çağıran ve ilahi vahyi taşıyan bir peygamber olduğunu ifade eder.
Şu'arâ Sûresi
“Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı.” (26/21)
Yolumuza Fusûsül Hikem ile devam edelim;
Sen onu görmez misin ki, müsemmâ-yı âlemin "ayn"-ında asarının ademi zuhurundan nâşî, esmanın bulduğu şeyi esma-i ilâniyyeden nasıl tenfîs eyledi? İmdi rahat onun için mahbûb oldu. Halbuki ona ancak a'lâ ve esfel olan vücûd-ı sûrî sebebiyle vâsıl oldu Böyle olunca hareketin hubb İçin olduğu sabit oldu. Binâenaleyh kevnde hubba naensûb olmayan bir hareket yoktur. İmdi bunu bilen kimse ulemâdan ba'zdır. Ve nefis üzerine hükm ettiğinden ve nefis üzerine istîlâ eylediğinden dolayı, kendisini sebeb-i akreb mahcûb eden kimse dahi ulemâdan ba'zdır. Şu halde kıbtînin katlinden vâki' olan şey ile Müsâ (a.s.) için havf meşhûdün-leh oldu. Ve havf dahi katilden necat hissini mutazammın oldu. İradi havf ettiği şeyden firar etti. Ve ma'nâda Fir'avn'dan ve onun ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar eyledi. Binâenaleyh vaktinde, meşhûdün-leh olan sebeb-i akrebi zikr etti ki, o sebeb beşer için suret -i cisim gibidir. Ve hubb-i necat, cesedi müdîr olan ruhun cesedi tazammun ettiği gibi, onda mutazammındır. Ve enbiyâ için lisanı zahir vardır ki. Hitabın umûmî olmasından ve âlim-i sâmi'in fehmine i'timâdlarından naşî, onunla tekellüm ederler. İmdi rasül ehl-i fehmin mertebesini bildikleri için, âmmenin gayrine i'tibâr etmezler. Nitekim Resul (a.s.) atâyâ hakkında bu mertebeye tenbîh eyledi de buyurdu ki: "Muhakkak ben, başkası bana daha sevgili olduğu halde, Allah Teâlâ'nın onu nâra düşüreceği havfinden dolayı bir racüle i'tâ eylerim." Binâenaleyh üzerine tama' ve tab' gâlib olan akh ve nazarı zaîf kimseye i'tibâr etti (13).
Mûsâ (a.s.) kiptiyi öldürünce Mısırdan Medyen’e kaçtı manada firavundan ve ona amelinden necata muhabbet ettiği şey için firar etti. Böylece vaktinde yakın sebebi zikretti ki o sebeb beşer için suret-i cisim gibidir. Necatı sevmek irade eden ruhun cesede içine aldığı gibi onda mutazammındır. Yani o mevzuyu içine almıştır. Âlem diye isimlendirdiğimiz şeyin aynı Zat-ı ahadiyette ve gizli iken madum oldu. Esma-ı İlahiyenin asarı olan muhtelif suretler âlem mertebesinde kesafetle zahir oldu. Halbuki Esma-ı İlahiye ve a’dem-i zuhurdan naşi sebebiyle kendi nefsinde sıkıntı ve ızdırap bulur. İşte sen Allahüteala Hzlerini görmezmisin ki Esma-ı ilahiyeden bu ızdırabı nasıl tensis etti.
Zat-ı Hakka nisbetle Esma Zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani bütün bu Esma-ı İlahiyenin mahiyetleri yani manaları Allah’ın varlığında gizli ve sıkıntıda idi, bu ne sıkıntısı dışarıya çıkma arzusunun bir sıkıntısıdır. Hani nasıl gençlerde “babamız izin versede şuraya gitsek buraya gitsek diye içinde olan bir fiili dışarıya çıkarmaya çalışması ama bazı maniler olduğunda da bunun sıkıntısını hissetmesi gibi. Bu sıkıntı fiiliyle zuhura çıkaramamaktandır. İşte nasıl ki bu Esma-ı İlahiye Hakkın Zat’ının varlığında bu ızdırabı nasıl tenfis etti, nefes-i Rahmani ile Hakkın Zat’ının varlığında mevcut olan Esma-ı İlahiye ile kendi varlıklarını dışarıya çıkarmak için çektiği ızdırap nefes-i Rahmani ile âleme salındı. Yani hürriyetlerine kavuştu dışarıya çıkartıldı.
Esma-ı İlahiyenin bu zorlanmasını iç bünyede kalmış olmasından dolayı zuhura çıkmasından dolayı zorlanması nefes-i Rahmani ile zuhura gelmiş ise Hakka nisbetle Esma zat-ı insana nisbetle nefes hükmündedir. Yani Hakk’ın Zat’ının nisbeti olan Esma-ı İlahiye ona nisbetle de isnada nefesi hükmündedir. İnsanın Zat’ında mevcut olan nefesi tutup dışarı vermediğimizde nasıl bir sıkıntı meydana geliyorsa onu dışarıya vermekle rahat ediyorsak içeride sıkışmış olan da istiklalini kazanmış oluyorsa işte Esma-ı İlahiye de böyle nefes-i Rahmani ile zuhura çıkıp Hakkın rahatlaması da böylece meydana işte bu da muhabbetinden dolayıdır.
Zat-ı Hakkın varlığında mevcut olan esmayı tenfis edince müsterih olur. Neden? Zuhurlarını gördükçe huzur bulmuş olur. Kendi kendini seyretmiş olur. Böyle yapınca kendisi de rahatladığından rahatlık bir sevgili oldu, muhabbet hali oldu. Bu hal Zati gerekliliktir. Zatının iktizasından tenzih olunamaz.
Yani Zat’ının gereği olan şeylerde O tenzih edilmez. Şimdi bir çiçek dalını ele alalım bir gül dalını ele alalım bunun bir tarafında gonca var en çok itibar edilen tarafıdır, bir tarafında yaprağı var bir tarafında da dikeni vardır. Bir tarafında da kök ve gövdesi vardır. Dikeni gülden tenzih etmemiz mümkün mü? Gülü dikenden tenzih etmemiz mümkün değildir. Neden? Bu zatının gereğidir onlar yani gülün gül olmasının gerekleridir. Varlığında dikenin de bulunması onun asli hallerindendir. Gülü dikenden tenzih ederiz dediğimiz zaman böyle bir şey olmaz.
O diken de gülün sıfatlarından bir sıfat olduğundan onu tenzih etmek mümkün olmaz. Ancak zikir olunan teşbih benzetme buna tam mutabık değildir. Zira insan evvela vücudunun haricinden oksijen denilen havayı teneffüs edip sonra vücudunda oluşan CO2 yi dışarıya vermek mecburiyetindedir. Bunu misal olarak verdik diyor ama insan nefes verdiği zaman CO2 verir yani zararlı bir şey verir nefesi alırken oksijeni alır. Yani bu verdiğimiz misal ters gibi görünürse de uygun bir misal olmasa da anlamak için veriliyor. Ama yine de CO2 yi veremezse içeride kalırsa sıkıntı yapıyor.
Allah dışarıdan bir şey alıp ta onu dışarıya vermesi değil insan dışarıdan nefes alıyor dışarıya veriyor bu demek değil ama bir benzetmedir. Allah kendi varlığında mevcut devamlı “Hu” diye bütün âlemde ne varsa onu dışarıya yayıyor. Zira vücud-u Mutlak namütenahidir, onun vücudunun harici tasavvur edilemez. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair Esma-ı ilahiyeden bir şe’n dir. Ve de Zat-ı Hakkın aynıdır ve bu rahata ancak ayan-ı sabite ervah-ı misal ve şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl oldu.
Yani suret vücudu yoluyla ulaşıldı, yani Zat-ı Mutlak mertebe-i letafetten yavaş, yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre esma suretleriyle meydana gelmek suretiyle bu rahat husule geldi. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Mertebe mertebe tenezzülü de hareketten başka bir şey değildir. Bu hareket O’na rahatlık vermektedir. Gerçe Allah rahatlık olurmu? Rahatsız olurmu o ayrı bir konudur. Oradaki rahattan murat muhabbetteki rahatlıktır. Huzuru manasınadır. Yoksa dinlendik rahat ettik manasına değildir. Ayet-el Kürside “Onu uyku ve gaflet falan tutmaz” buyurur, bizim anladığımız manada rahatlık O’nu ilgilendirmez. Zaten ihtiyacı da yoktur.
Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde harekt muhabbet için olduğu sabit oldu. Âlem-i vücutta sevgi muhabbete mensup olmayan hiçbir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur bu öyle bir kaidedir ki asla istisnası da yoktur. Biz insanları şu şöyledir bu böyledir diye ayırırız ama O hepsini aynı muhabbetle zuhura getirmiştir. Lisan-ı şeriatta kafirler, mü’minler işte şunlar bunlar diye ayrılırlar, kafirler cehennem ehli kahrolsunlar, cennet ehli mübarek olsunlar falan gibilerde ama bunların hepsinin sahibi Hak olduğundan Hak da muhabbet etmediği bir şeyi ortaya getirmez.
Aslında hakir gördüğümüz, esmer vatandaş dediğimiz yakası paçası bir tarafa gitmiş pejmurda gördüğümüz ve de içkinin en çoğunu içen her türlü hali yapan kimseye dahi hürmet etmek zorundayız. Ne yönünden Zat’ı yönünden. Fiili yönünden tenkit edebiliriz o ayrıdır. Yani âlemde gördüğümüz ne tür varlık varsa mahiyeti özü hakikati bakımından hürmet etmek zorundayız. Çünkü hepsi Hakkın Zat’ının birer zuhurudur. Allah muhabbet ederek yarattığından biz de ona muhabbet etmek zorundayız. İsterse Afrikanın en vahşi beldesinde ormanında yaşayanlar olsun. Bir yerde halk varsa orada muhabbet vardır mutlaka.
Burada insanlara hürmetimiz olduğu gibi hayvanlara da hürmetimiz olması gerekir. Sıfat-ı subutiyesinin başında Hayat esmasını hayat zuhurunu ortaya getiriyor, madenlere, nebatlara neden hayvan demiyorlar onlarda “Hay” onlarda da ruh var, ama hayvanlardaki ruh onlardan daha kemal üzeredir. Tekamül etmiş diyebiliriz, tekamül etmesine gerek yok o mertebenin ruhudur çünkü o mertebe-i ilahide Ruh-u Azam da bütün bu mertebeler mevcuttur.
Vücud-u Mutlak na mütenahidir, O’nun vücudunun haricinde bir şey tasavvur etmek hiç mümkün değildir. Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey sair Esma gibi şuunat-ı İlahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah ve Misal ve Şehadet gibi vücud-u suri ile vasıl olundu. Buradaki rahattan kasıt nedir, hani nefes-i Rahmani olmazdan evvel Esma-ı İlahiyye Cenab-ı hakkın Zat’ında varlığında sıkıntılarda iken nasıl nefesimizi tuttuğumuz zaman çıkartamadığımız zaman biraz sıkıntı duyuyorsak tabi ki bunları anlamak için teşbih yapıyoruz, bunlar beşeriyet ile ilgili şeyler değildir.
Başka da misallerimiz olmadığından bunları Cenab-ı Hak Rahmaniyet mertebesinden nefes-i Rahmani ile bütün âlemlere tenfis ettiği zaman nefes verdiği zaman Hakka nisbetle rahat dediğimiz şey işte bu rahatlama dediğimiz şey sair esma gibi yani diğer Esma-ı İlahiye gibi Şuunat-ı İlahiyeden bir şe’endir. Zat-ı Hakkın aynıdır, bu rahata ancak ayan-ı sabite, Ervah, misal, Şehadet gibi ala ve esfel olan vücud-u suri sebebiyle yani bunların vücuda çıkmasıyla rahat meydana geldi. Yani Zat-ı Mutlak mertebe-i Letafetten belirli zaman içerisinde yavaş yavaş bu mertebelere tenezzül edip her bir mertebenin icabına göre Esma suretleriyle müteayyin olmak sebebiyle meydana gelmek yoluyla bu rahat husule geldi.
Hak için mahdum olan bu rahat tenezzülat-ı Zat’ıyla hasıl oldu. Yani Hakkın varlığında birlikte olan bilhassa zıt Esma-ı İlahiye İlahi tenezzülat ile meydana gelmesiyle rahatlama hasıl oldu. Tenezzülat ise hareketten başka bir şey değildir. Şu halde hareketin muhabbet için olduğu için olduğu sabit oldu. Muhabbet olmasaydı hareket olmayacaktı, hareket olmasaydı muhabbet ortaya çıkmayacaktı. Böylece kevnde ve Âlem-i Vücudda yani mevcut olan bütün bu âlemde muhabbete mensup olmayan bir hareket yoktur. Yani her bir hareket muhabbet sebebiyle vaki olur. Bu böyle bir kaidedir ki asla istisnası yoktur.
Bu kanun-u esasiyeyi ulemadan bazıları bilir. Âlem-i Vücudda vaki olan hareketin sebebi zahiresine bakmayıp hakikatine nazar ettiklerinden onlar için sebeb-i zahiri hicab olmaz. Yani ulemaların bir kısmı hareketlerin sebeplerine bakar perdelenmiş olur, ama bazıları özüne baktığı zaman bu hareketler ona perde olmaz. Ulemanın bazıları hicaba düşmek şanında bulunan nefs üzerine hüküm ettiklerinden yani perdelenmesi mümkün olan nefislerinin idrakleriyle hüküm verdiklerinden ve nefsin müktezatı üzere yani nefsinin gerekleri üzere istila eyledikten sonra hakikat harekete nazar edemeyip o hareketin zahiri sebebi ile perdelenirler.
Hareketin özüne değil de zahiri sebebine bakarak perdelenmiş olurlar. Böylece hakikate nazır olan ulema kıptinin katlinden vaki olan talep sebebiyle zahiren Mûsâ (a.s.) için haf meşhut olduğunu ve haf dahi katilden necata muhabbeti tazannum eylediğini yani muhabbeti gerektirdiğini böylece Mûsâ (a.s.) ın zahirde haf eylediği yani korktuğu katlden ve manada ise Firavdan ve Firavnun Mûsâ (a.s.) a yapacağı siyasetten necata muhabbetten firar ettiğini bilir.
Fakat âlem-i kevn ism-i Zahir’in masharı olduğu ve yalnız lisan-ı hakikatla tekellüm ahkam-ı Zahireyi ihmal etmek gerek olacağı ve halbuki ism-i Zahir’in gereği olan şeriyat ile gelen enbiya (a.s.) ın lisan-ı Zahir ile tekellümü lazım geldiği için yani şeriatla görevlendirilmiş bir peygamberin lisanı şeriatla söylemesi lazım geldiği için Mûsâ (a.s.) kıptiyi öldürdükten sonraki kaçışında zahirdeki sebebi zikredip 26/21 ayetinde
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكْمًا وَجَعَلنَىِ مِنَ الْمُرْسَلِينَ
21-) Feferartü minküm lemma hıftüküm fevehebe liy Rabbiy hükmen ve cealeniy minel murseliyn;
"Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı." Ben sizden korktuğumdan dolayı kaçtım buyurdu. Korku sebebi yakın oldu, uzak sebeb olan kurtuluş şebebi muhabbeti ise gizli maksadında cesedi idare eden ruh gibi o sebeb-i yakının zımmında yani gizli maksadında vaki olup bu sebeb-i akrebi (yakın) tekbir eder. Mûsâ (a.s.) lisan-ı zahir ile tekellüm buyurdu zira enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimad ettikleri için yalnız sisan-ı zahir ile tekellüm ederler. Yani Mûsâ (a.s.) dedi ya “sizden korktuğumdan dolayı kaçtım” ama bunun özündeki manayı batın uleması anlar ki nebi de zahir-i şeriat üzere konuşması gerektiğinden zahire göre böyle konuştu.
Enbiya (a.s.) umuma hitap ettikleri ve bu hitaplarını ulemanın fehimlerine itimat ettikleri için yani ulemanın anlayışlarına itimat ettikleri için lisan-ı zahir ile kelam ederler. Böylece Rasul-u kiram, hazarat-ı ehli fehmin mertebesini ve onların kelamı zahirinden batınına intikal edeceklerini bildikleri için fehimleri kısır olan avamın gayrısına itibar etmezler. Zira getirdikleri ulum ve şeraiyetı umuma tebliğe memurdurlar. Yani peygamberan Hz. leri öyle kelam söylerler ki kendileri zahir olarak geldiklerinden lisanlarını şeriat icabı yani herkesin anlayacağı bir şekilde söylerler ancak ulema-ı batın bunların sözlerinden batın manasını çıkarırlar.
Nitekim (s.a.v.) Efendimiz ataya hakkında bu mertebeye tenbih edip buyururlar ki “Ben atayı öyle bir adama yaparım ki (yani vermeyi öyle bir adama yaparım ki) o adamın üzerine tama galebe ettiği için Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. O adamanın üzerine tama ve nefs galebe ettiği için yani dünya tamahı ve nefsinin tabiatı galip geldiğinden Allahüteala onu nara düşüreceğinden korkarım. Halbuki bol bol verme ettiğim bu adamdan daha ziyade sevdiğim adamlar vardır. Yani kavminin arasında birçok insanlar vardır bazılarını daha çok severim bazılarına daha çok vermeyi isterim, o adamdan da daha ziyade sevdiğim adamlar vardır.
Vela kin onlarda nefsani sıfatlar galip olmadığı ve atadan mahrumiyetlerinden dolayı benden uzaklaşmakla nabuda[9] düşmeleri haffı bulunmadığı için emr-i hatada onları tencir edip bu adamların altında bulunan ashab-ı nefsi tercih ve takdim ederim. İşte görülüyor ki (sav) efendimiz üzerlerine tama ve tabiat-ı nefsleri galip olan akılları ve nazarları zayıf olan kimseleri emr-i atada tercih buyurdu. Mertebesi yüksek olanları bırakıp mertebesi aşağıda olanları zahirde takdis eyledi. Eğitimin gereği olarak aklı fazla olmayanların eğitimini öne aldı efendimiz.
Halbuki kendisine daha yakın kimseler vardı muhabbet ehli vardı, onları biraz geriye bıraktı neden çünkü onlar anlarlar onun zahir kelamından. Hani Abese suresinde “Abese ve tevella” ayeti işte bu hususta geldi. 80/1
عَبَسَ وَتَوَلَّى
1-) Abese ve tevella;
Asıldı yüzü ve çevirdi yüzünü!
İmdi böylece onların ulûmdan getirdikleri şeyi, kendisi İçin gavs olmayan kimse, hil'at indinde vâkıf olmak için, üzerinde ednâ-yı fııhüm libâsı olduğu halde getirdiler. İmdi "Bu hil'at ne güzelidir!" der; ve onu derecenin gayesi görür. Ve hikem incilerine dalan fikr-i dakîk sahibi "Bu, melikten ne şey sebebiyle bu hil'ate müstevcib oldu?" der. Binâenaleyh hil'atin kadrine ve siyâbdan onun sınıfına nazar eder. Böyle olunca hil'atin kadrinden, üzerine hil'at giydirilen kimsenin kadrini bilir, imdi bunun misli ilmi olmayan, kendisinin gayri İçin hâsıl olmayan bir ilme muttali' olur. Ve vaktaki enbiyâ ve rusül ve verese-i muhakkik: âlemde ve kendilerinin ümmetlerinde bu mesabede olan kimse mevcûd olduğunu bildiler; ibarede kendisine hâss ve âminin iştiraki vâki' olan lisân-ı zahire kasd ettiler. Binâenaleyh hâss/âmmın, ondan anladığı şeyi ve ziyâdeyi anlar ki, o ziyâdeden dolayı kendisi için "hâss" ismi sahih oldu. Böyle olunca o şey ile âmmdan mütemeyyli olur. Şu halde ulûmu mübelliğ olanlar bununla İktifa ettiler. İşte Mûsâ (a.s.)ın فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ (Şuarâ,26/21) kavlinin hikmeti budur. Ve "Ben sizden selâmet ve afiyet hübbünden dolayı kaçtım" demedi (14).
Böylece onların ulumden getirdikleri şey kendisi için anlayışı geniş (gavs) olmayan kimse zülad indinde vakıf olmak için üzerinde edna-ı fukum libası olduğu halde getirdiler. Rasul-u Kiram hazaratı lisan-ı Zahir ile konuştukları gibi ulum ve marifet-i İlahiden getirdikleri şeyi dahi üzerlerinde edna-u fuhuh zahir libası olduğu halde getirdiler. Yani zahir elbiseyle getirdiler. Zahir anlaşılır şekilde getirdiler. İşte Efendimiz (sav) in hadisi şerifleri vardır, “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” veya mertebeleri kadar konuşunuz.
Ta ki zahirden batına dalmak istidadı olmayan kimse bu zahir ibare indinde yanında dursun vakıf olsun. Ve nasibini şeriat mertebesinden zahir kelamdan alsın. Böylece kelamın zahirine saplanıp kalan ilim ehli şeriat, zahir ilim ehli bu ibare-i zahire ne güzeldir der. Yani lisanın dışına bakıp ne güzel bir cümle der. Libas-ı mana olan kelam zahiri derecenin nihayeti görür o sözleri ilmin sonu görür. Hikmetlerin incilerine dalan ince hassas düşünen fehim sahipleri diyelim ki iki kişiye padişah incilerle dokulu elbise verdi ehl-i cehilden olan insanlar bu elbise ne güzeldir der, üzerindeki incilerine takılırlar.
Akil olanlar ise batın uleması ise bu elbisenin ne sebeble verildiğine bakarlar. Yani nasıl değerli bir iş yapılmış ki buna hak kazanmış derler. Padişahın vezirlere ihsan edeceği libas onların hal ve şanlarına ve hammalarla ihsan edeceği libas dahi onların sınıfına göre olur. Vezirler hangi mertebeden verildiğine bakar. Kelamın zahirinden batınına intikal edebilen recal olduğunu bildiler. Kelamın ibaresinde lisan-ı zahire kast ettiler çünkü lisan-ı zahir üzere söylenen kelamı anlamak hususunda havas ve avamın iştirakı vardır. Yani havas da avam da zahir kelamdan aynı şeyi anlarlar. Ama batın uleması zahirden batına intikal eder zahir uleması sadece dışında kalır.
Kelam zahir lisanı üzere söylenince avam kende vehmi derecesinde zahiri manayı anlayacağı gibi havas dahi öyle anlar velakin havas avamın bu kelamdan anladığını anlamakla beraber daha ziyadesini de Anlar. İşte bu ziyadeyi anlaması sebebiyle avamdan ayrıldı. Şu halde ulumu tebliğ eden resul ve enbiya ve onların varisleri olan evliya emr-i tebliğde lisan-ı zahiri kafi gördüler. Eğer onlar kelamlarını Fehmi havas üzere söylemiş olsa idiler avam inkar eder ve onlara ulaşamamaları sebebiyle ebediyen hüsranda kalırlardı.
Nitekim Mevlana Hz leri buyurur: Benim söylediğim şey senin fehmin miktarıncadır ben onu söyleyememe hasretinden öldüm. İşte Mûsâ (a.s.) ın 26/21 ayetinde
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ
21-) Feferartü minküm lemma hıftüküm fevehebe liy Rabbiy hükmen ve cealeniy minel murseliyn;
"Bu yüzden de sizden korkumdan firar ettim... Rabbim de bana bir hüküm hibe etti ve beni Rasûllerden kıldı."
“Ben sizden korktuğum şeyden dolayı kaçtım” buyurmasının hikmeti budur. Ve onu zahir lisanı üzere söylemiştir, eğer batın lisanı ile söylemiş olsa idi yani ben sizden selametle afiyet muhabbetinden dolayı kaçtım buyurur idi.
Velakin ilm-i havas üzere söylemeyip sahir lisana zahire meyil etti. Yani şeriat hükmüne göre söyledi. Kur’an-ı Kerim’in söylediği yönüyle söyledi, batın lisanı ile söylemedi. Yani nebi, Rasuller herkesin anlayacağı şekilde konuşurlar, ama batın ehli bunları zahiren söylenen lerden batın manalarını ortaya çıkarırlar.[10]
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدتَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ {الشعراء/22}
“Vetilke ni’metun temunnuhâ ‘aleyye en ‘abbedte benî isrâ-îl(e)”