Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn(e)
Firavun, "Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu," dedi.
Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi.
Şuara Suresi'nin 31. ayeti, Firavun'un Hz. Musa'ya meydan okumasını ve ondan iddiasını ispatlamasını talep etmesini konu alır. Ayet, 'söz söylemek', 'getirmek' ve 'doğru olmak' gibi temel eylemler ve nitelikler üzerinden bir diyalog bağlamında anlam kazanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin ifade edilmesi, sözle anlatılmasıdır. Bu ayette Firavun'un Hz. Musa'ya yönelik açık ve net bir beyanını, bir meydan okumasını ifade eder. (el-Müfredât, 409)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl, burada bir emir veya talep içeren bir ifade olarak kullanılmıştır. Firavun'un 'getir' emri, bu kavlin içeriğini oluşturur. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 219)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kavl, Kur'an'da sadece bir ses dizisi değil, aynı zamanda bir irade beyanı, bir iddia veya bir hüküm ifade eder. Firavun'un kavli, onun otoritesini ve şüpheciliğini yansıtır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, 187)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İtâ (إتيان), bir şeyi bir yerden başka bir yere getirmek veya bir şeyi hazır etmek anlamına gelir. Burada Firavun, Hz. Musa'dan peygamberliğini ispatlayacak bir alamet getirmesini istemektedir. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, 305)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtâ, bir şeyi hazır kılmak, ortaya koymak anlamındadır. Ayetteki 'bihi' (onu) zamiri, Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasının delili olan mucizeye işaret eder. (el-Müfredât, 10)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): E-t-y kökü, gelmek, varmak, getirmek gibi anlamlara gelir. Bu ayetteki emir kipi, Firavun'un Hz. Musa'dan somut bir kanıt sunmasını beklediğini gösterir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, 120)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), sözün veya inancın gerçeğe uygun olmasıdır. Sâdık (صادق) ise sözü ve fiili doğru olan kişidir. Firavun, Hz. Musa'nın iddiasının doğruluğunu sorgulamakta ve onu 'doğru sözlülerden' ise delil getirmeye davet etmektedir. (el-Müfredât, 280)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sıdk, bir haberin veya bir vaadin gerçeğe mutabık olmasıdır. Ayetteki 'sâdıkîn' ifadesi, Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasının gerçekliğini ve güvenilirliğini test etme amacını taşır. (el-Külliyyât, 608)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sıdk, Kur'an'da sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda bir kişinin içsel dürüstlüğünü ve inancının samimiyetini de ifade eder. Firavun, Hz. Musa'nın bu niteliklere sahip olup olmadığını sorgulamaktadır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, 115)
Şu'arâ Sûresi
“Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn(e)” Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu,” dedi. (26/31)
23 ve 31. Âyetlerin açıklaması için yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim.
Ve Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâlinin hikmetine gelince: An-cehlin vâki' olmadı; belki imtihandan dolayı oldu. Tâ ki Rabb'inden da'vâ-yı risâletiyle beraber onun cevâbını göre. Ve Fir'avn ilimde riitbe-i mürselîni bilir idi, tâ ki onun cevabiyle da'vâsının sıdkına istidlal eyleye. Ve hâzırın celinden / suâl-i iham ile suâl eyledi. Tâ ki o kendi nefsinde muttali olduğu şeye. Onların şuuru olmadığı haysiyyetle, suâlinde onlara ta'rîf eyleye. İmdi hakikat-i emri bilen ulemânın cevâbıyla cevap vermediğini izhâr etti. İmdi onların kusûr-ı fehimlerinden dolayı hâzırın indinde Fir'avn'ın Mûsâ' dan a'lem olduğu zahir oldu. Ve işte bunun için vaktaki ona cevapta lâyık olan şeyi söyledi, halbuki o zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap değildir; ve muhakkak Fir'avn, o bunun gayrisi ile cevap vermez olduğunu bildi. Binâenaleyh ashabına dedi: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur." قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), Ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur. Zîrâ o şeyin ma'Iûm olması asla tasavvur olunmaz (20).
Mûsâ (a.s.) firavunun bulunduğu yere geldiği zaman yani birleştikleri zaman firavun ona bir sual soruyor, o da Zat’ından sual soruyor, sıfatlarıyla cevap veriyor. Onu anlatmak istiyor, burası biraz karışık mevzu ama inşeallah idrak ederiz. Onun farkında ama etrafındakiler bunun farkında olmadığından Mûsâ (a.s.) ı küçük düşürmeye çalışıyor bu sorduğu sual ile. Mûsâ (a.s.) O’nun kucağında büyüdü,
Ma'lûm olsun ki. Fir'avn hikmet-i hükümete vâkıf zekî ve fatîn anlayışlı bir hükümdar İdi. Onun dirayet ve zekâsı koca bir kavim üzerinde da'vâ-yı rububiyyetle beraber senelerce müstebiddâne bir surette icrâ-yı hükümete muvaffak olmasıyla sabittir. Binâenaleyh onun Mûsâ (a.s.)a mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi cehlinden değil, belki Mûsâ (a.s.)ı imtihan etmek maksadıyla vâki' idi. Zîrâ Fir'avn, Rabb'i canibinden risâletle gönderildiğini da'vâ eden Mûsâ (a.s.)ın nasıl cevap vereceğini görmek ve âlemde mürselîn rütbesini bildiği cihetle, yani risalet yönünü bildiği cihetle vereceği cevap ile Mûsâ (a.s.)ın da'vâsının sıdkına istidlal velemek için, yani delil vermek için mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etti, İlahi yönden sual etti. Ve bu suâlini vüzerâ filozoflarından bir takım kimselerin huzurunda îrâd eyledi. Ve Kur'ân-ı Kerîm'de zikrolundugu üzere onun suâli وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) tarzında idi.
Ya'nî "Rabbü'l-âleminin mâhiyyeti ve hakikati nedir?" dedi. Mûsâ (a.s.) onu rabbına davet etti ya o da senin rabbın nedir dedi O’na. Mahiyetini sordu. Halbuki Fir'avn'ın ma'lûmu idi ki, rusül (aleyhimü's-selâm)a mâhlyyet-i ilâhiyyeden suâl olunduğu vakit, onlar mâhiyyet-i Hak'tan ve hakîkat-i ahadiyyeden cevap vermezler; belki Hakk'ın izâfâtıyla, izafiyet yönüyle ya'nî sıfat ve esmâsıyla cevap verirler. Ve filozoflar ilim ehli hakimler ise mantıkla iştigâl ettikleri, beşeriyet mantığıyla iştikal ettikleri ve mantık kâidesince bir şeyin hakikatini ta'rîf, "cins" ve "fasıl" ile olacağı cihetle, bir şeyin mâhiyyetinden suâl olunduğu vakit, mutlaka "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olan bir mâhiyyetten bahs olunmak lâzım idi. Suretlendirmekle anlatmak lazım idi.
Zîrâ kâide-i mantıkıyyece her mâhiyyet iki cüz'den terekküb eder, iki oluşumdan meydana gelir. Birisi o mâhiyyete nisbeten daha umumi olup, onunla diğer mâhiyyet beyninde müşterek olur. Buna "cüz'-i müşterek" ve "tamâm-ı müşterek" derler. Ve biri dahi o mâhiyyete nisbeten müsâvî ve cüz'-i evvele nisbeten çok gizli olup, o mâhiyyeti sâirlerinden tefrik ve müstakıllen bir mâhiyyet kılar. "Eamm-i müşterek" olan yani umumi müşterek olan cüz'-i evvele "cins" ve cinsten ehass ve mâhiyyete müsâvî olan cüz'-i saniye "fasl" ve bu iki cüz'den bi't-tereltüb yani bunlarla birlikte husule gelen mâhiyyete "nevi"' ismi verilir.
Ve ancak fasılların cinslere inzımâmiyle müstakil mâhiyyât-ı nev'iyye hâsıl olur. Meselâ İnsan, bir mâhiyyet-i nev'iyye olup "hayvan" ile "konuşan" cüz'lerinden mürekkebdir. "Hayvan" insana nisbeten daha umumi cüz' olup insan ve sâir hayvanlara şâmil ve "tamâm-ı müşterek" olan "cins"dir. "Konuşan " dahi insana nisbetle cüz'-i müsâvî olup, nev'-i İnsânı sâir envâ'ından fasl ve temyiz eden "fasl"ıdır. Kezâlik "At kişneyen hayvandır" ve "Eşek anıran hayvandır " denildikde, "at" ve "eşek " birer mâhiyyet-i nev'iyye olup fasıllarının, cüz'-i müşterek olan hayvan cinsine inzımâmiyle tahassul etmişlerdir, yani birlikte meydana gelmişlerdir.
Ve hakeza ilimler ve fûnünda zikr olunan mesâil ve aksamının mevzuatı birer nevi' olup fasıllanyla tefrik olunmuşlardır. Yani kitap diyelim bunlar öz itibariyle kitaptır ama ne kitabı şu kitabı bu kitabı, kendi özellikleri ile ayrılmışlardır. İşte yukarıda hımar dediği kişneme dediği at da hayvan, eşek de hayvan, ama özellikleri itibariyle kabiliyetleri değişiktir. Yani akıl bunlara müstenid olarak karar verir. İmdi Fir'avn, Hak İçin mâhiyyet ve hakikat olmakla beraber, o mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb olmadığına vâkıf idi. Allah’ın her hangi bir cins bir fasıl yani her hangi bir bölüm parçalanma gibi bir şey olmadığını bilirdi, buna vakıf idi.
Ve huzzâra yani orada hazır olanlara bu hakikati ta'rif için suâlinde buna vehim eyledi. Yani onları buna hazırladı. Mahiyetini bu düşünceye hazırladı. Velâkin hâzır olan hükemâ ve ukalâ, (aklına güvenen) yani hakimler ve akıl sahipleri Fir'avn'ın muttali' olduğu bu hakikate vâkıf değil idiler. Yani firavunun etrafındakiler bu hakikati bilmiyorlardı. Onlar mâhiyyet-i Hakk'ın ancak "cins" ile "fasıl"dan terekküb edeceğine kani' olduklarından, Fir'avn'ın suâline, Mûsâ (a,s.) tarafından bu yolda cevap verileceğine muntazır oldular, yani böyle beklediler Mûsâ (a.s.) ın cevabını. Yani Cenab-ı Hakk hakkında verdiği cevap cins ve fasıl itibariyle idi.
Mûsâ (a.s.) ise onların bu zannını zuhur veçhile cevap vermeyip, hakîkat-i emri bilen ulemânın cevabiyle, ya'ni رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ.26/24) kavliyle, Hakk'ın izâfâtıyla cevap verdiğini gördüklerinde, Fir'avn onlann bu cehillerinden bi'l-istifâde, mahzâ kendi mansıb-ı riyasetinin bakâsı için yani riyasetinin devamı için: "Bakınız, ben ne sordum, Mûsâ bana ne cevap verdi?" قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُۤ اَلا تَسْتَمِعُونَ (Bkz. Şuarâ. 26/25) dedi. Ve bu takdirce hükemâ-i haziranın yani hazır olan ilim ehlinin kusûr-i fehimlerinden nâşî, yani fehimlerinin kısırlığından naşi meydana gelen onların indinde Fir'avn'ın Mûsâ (a.s.)dan daha âlim olduğu zahir oldu.
Bu hal filozofların noksan olan fehimlerine nisbeten böyle İdi. Yoksa hakikatte böyle değil idi. Ve Fir'avn indinde, bu cevap ile Mûsâ (a.s.)ı sıdk-ı da'vâsı bi'd-delâle sabit oldu. Mûsâ (a.s.) ın davası delil ile sabit oldu. Velâkin hubb-i riyaset sâikasıyla riyaset muhabbeti dolayısıyla onu izhâr edemedi, ortaya koyamadı. Belki huzzârın hamâkatlerinden, hamlıklarından bi'l-istifâde istifade ederek tarîk-ı tezvire, yalancılık yoluna saptı. Mûsâ (a.s.) zahirde kendisinden suâl olunan şeye cevap vermemekle beraber, Fir'avn'ın suâline karşı lâyık olan kelâmı söyledi.
Ya'nî rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a İzafe eyledi. Ve Fir'avn Mûsâ (a.s.)ın bu kelâmın gayrisi İle cevap vermez olduğunu bildiği halde, ashabına hitaben: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27), ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan "gizlenmiş "dur. Yani bu ilim onda tasavvur edilemez bilemez dedi. Zîrâ o şeyin ma'lûm olması asla mutasavver değildir, dedi. Zîrâ mâhiyyet-i ilâhiyyeyi ve hakîkat-i Hakk'ı, Hak'tan gayri kimse bilmez.
İmdi Fir'avn'ın kelâmında iki vecih vardır: Birisi, Fir'avn huzzâra kendisini Mûsâ (a.s.)dan daha âlim göstermek için: "Ey huzzâr, bakınız ben ona mâhiyyet-i Hak'tan suâl ettim; o kavâid-i mantıkıyyeye vâkıf olmadığı için, mâhiyyetin "cins" ile "fasıl"dan terekküb ettiğini yani meydana geldiğini bilmedi. Mâhiyyetin İzâfâtiyle cevap verdi. Benim suâlimi anlayamadı" demek idi. İkincisi, huzzâra karşı sûret-i zahirede Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini inkâren ve sûret-i bâtınede Mûsâ (a.s.)ın cevâbı, resule lâyık bir cevap olduğunu tasdîkan ve onun risâletlne şehâdeten: "Benim suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur, perdelidir.
Zîrâ hakîkat-ı Hak, Hak'tan gayri kimsenin ma'lûmu değildir. Binâenaleyh resul risâleti hininde, zamanında hakâyık-ı eşyadan ve esrâr-ı kaza ve kaderden muhtecibdir, perdelidir. Onun vazifesi zât-ı mutlakaya da'vet değil, sıfât-ı ilâhiyyeye da'vettir. Ve zâttan suâl olunduğu vakit izafet ile cevap verir" demek İdi. Yani iki türlü cevabını yorumunu yapmış birisi yanlış yolda birisi gerçeği olarak.
İmdi bu suâl sahilidir. Zîrâ muhakkak mâhiyyetten suâl, matlûbun hakikatinden suâldir. Ve Hakk'ın kendi nefsinde bir hakikat üzere olması lâ-büddür. Ve amma şunlar ki hadlerini, cins ve fasıldan mürek-keb kıldılar, bu kendisinde iştirak vâki' olan her bir şeyde vardır; ve kendisi için cins olmayan kimsenin kendi nefsinde onun gayri için olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez. Böyle olunca suâl, ehl-i Hak ve ilm-i sahih ve akl-ı selim mezhebi üzere sahîh-dir. Ve ondan cevap, ancak Mûsâ (a.s.)ın cevap verdiği şeyle olur (21).
Ya'nî Fir'avn'ın mâhlyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesi sahihdir. Zîrâ sâil bir şeyin hakikatinden ve mâhiyyetinden suâl ederse, kendi isteğinin hakikatinden suâl etmiş olur. Ve bir kişinin kendi isteği olan şeyin hakikatinden suâl etmesi ise sahilidir. Hz. Şeyh-i Ekber (r.a)in burada mâhiyyet-i Hak'tan suâlin sahîh olduğunu beyân buyurması, filozofların zihnen girdiği yolu ibtâl içindir. Zira ehl-i mantık indinde "mâhiyyet" yukarıda îzâh olunduğu üzere "cins" ile "fasıl"dan mürekkebdir. Onlar derler ki: "Mâhiyyet-i Hak cins İle fasıldan mürekkeb olmadığı cihetle Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) kavlinde "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan suâli bâtıldır, sahih değildir". Halbuki Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsinde ve zâtında bir hakikat üzeredir. Eğer böyle olmasa onun için bir hakikat olmamak lâzım gelir; bu ise bâtıldır. Ve mademki kendi nefsinde Hakk'ın bir hakikat mevcuttur ve sâilin matlûbu da Hakk'ı anlamaktır; binâenaleyh onun suâli, matlûbu olan Hakk'ın hakikatinden suâldir. Bu ise sahihdir. Fakat hakîkat-i Hak'tan cevap vermek doğru değildir. Yani bir kişi Hakkın hakikatinden sorabilir, talebi bu olabilir, hakikat-i Haktan cevap vermek doğru değildir. Zîrâ onun kendi nefsinde olan hakikati, kendisinden gayrisinin idrâki mümkün değildir.
Ve amma şunlar ki hudûd-i eşyayı "cins" ile Taşırdan mürekkeb kıldılar, kendisinde cinsiyetten iştirak vâki' olan her şeyde hududun vasfı vardır; binâenaleyh eğer böyle bir hadd ile mahdüd olan şeyin mâhiyyetinden suâl olunursa, bu kimselerin mezheb ve kaidelerine göre, o şeyin mâhiyyeti olan "hadd" ile cevap vermek münâsib olur. Ve kendisi için cins olmayan zât-ı Hakk'ın kendi nefsinde, kendisinin gayri için mevcûd olmayan bir hakikat üzere olmaması lâzım gelmez.
Belki onun da kendi zâtında bir hakikati vardır. Böyle olunca ehl-i Hak mezhebi ve ilm-i sahîh ve akl-i selîm muktezâsı üzere bu zâtın hakikatinden suâl sahîh olur. Ve İki böyle bir suâle karşı kendisi için "cins" olmayan o zâtın hakikatinden cevap verilmeyip, ancak Mûsâ (a.s.)ın verdiği cevap, O hakikatin niseb ve izâfâtından bahs ile cevap verilir.
Ve bunda bir sırr-ı kebîr vardır. Zîrâ o, "hadd-i zatî" den suâl eden kimseye "fiil" ile cevap verdi. Binâenaleyh hadd-i zatîyi, suver-i âlemden onunla zahir olduğu şeye veyahut suver-i âlemden kendisinde zahir olan şeye izafetinin aynı kıldı, imdi keennelıu onun وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ Şuarâ, 26/23) kavlinin cevâbında ona "Eğer siz ehl-i îkân iseniz, semâdan ibaret olan ulüvvdenve arzdan ibaret olan süflden âlemlerin suretleri kendisinde zahir olandır, yahut onlarla zahir olandır' dedi (22) Ya'nî Fir'avn'ın mâhiyyet-i ilâhlyyeden vâki' olan suâline karşı, Mûsâ (a.s.)ın hakîkat-i ihâhiyyeye bağlı olan rubûbiyyet-i mutlaka ile cevap vermesinde büyük bir sır vardır. Zîrâ Mûsâ (a.s.) "hadd-i zâtiden suâl eden, ya'nî "Hakîkat-i ilâhiyyeyi ta'rîf eyle!" diyen Fir'avn'a, Hakk'ın "fiil"i olan rubûbiyyetle cevap verdi. Ve zât-ı Hakk'ın ta'rîfini, Rabb'in suver-i âlemden zahir olduğu şeye izafetinin aynı kıldı. Veyahut Rabb'in vücûdunda suver-i âlemden zahir olan şeye onun izafetinin aynı kıldı. Ve cemî'-i rubübiyyât-ı cüz'iyyeyi cami' olan rubûbiyyet-i mutlakayı Hakk'a izafet suretiyle ta'rîf etti. Binâenaleyh onun âlemdeki suretlerde zahir olduğu rubûbiyyet-i mutlaka ile tavsifi, hakîkat-ı Hakk'ı ta'rîfin aynı oldu. Zîrâ suver-i ulviyye ve süfliyyede esmâ bakımından zahir olan vücûd-i Hak'ta Ve bu suverin tümü vücûd-ı vâhid-i hakîkî-l Hak'tan ikamet mekanı kılınmıştır.
Şu halde Fir'avn'ın "Rabbü'l-âlemin ne şeydir?" وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ. 26/23) kavlinin cevâbında, Mûsâ (a.s.) "cins" ile "fasıl"dan mûrekkeb olan mâhiyyet-ten bahs etmeyip, sanki Fir'avn'a dedi ki: "Eğer siz Hakk'ı âlemdeki suretlerde ve kendi nefsinizde müşahede edip, O'ndan gayri vücûd-ı hakîkî sahibi olmadığına bilinen olmuş taifeden iseniz, Rabbü'l-âlemîn, âlemlerin ulviye suretleri ve süfliyyesi kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretler ile zahir olan Zât-ı vâhiddir." Yani hem ulvi suretler hem de süfli suretler hem kendisine zahir olan veyahut kendisi bu suretlerle zahir olandır Rabb-ul âlemin ve Zat-ı Vahiddir.
Fir'avn imtihânen sorduğu suâlin cevâbını kendi vukuf ve şuuruna mutabık olarak aldı. Fakat hâzır-bi'l-meclis olan filozoflar "cins" ve "fasıl dan mûrekkeb bir mâhiyyetin ta'rîfine muntazır olduklarından yani Mûsâ (a.s.) dan madde yönlü bir tarif beklediklerinden buna nazar ettiklerinden ve onlar, Fir'avn'ın vâkıf olduğu şeyden câhil bulunduklarından, Mûsâ (a.s.)ın bu cevâbı onlara kâfi gelmedi. Yani etrafındaki zevat Mûsâ (a.s.) ın vermiş olduğu bu cevaptan tatmin olmadılar. Velâkin Fir'avn Mûsâ (a.s.) tarafından verilen cevâbın isabetini takdîr ve da'vâ-yı risâlette sıdkını arif olmakla beraber, yani risalet davasında doğruluğunu bilmekle beraber hubb-i riyaset sâikasıyla, düşüncesiyle yahut o yoluyla hazır olanların şüphelenmelerinden bi'l-istifâde tezvir tarikına zâhib olup, yani o yöne yönelip yani inkar etme yönüne yöneldi, zâhiren Mûsâ (a.s.)ı tasdik ile mü'mîn olmadı.
Yani Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevabı anladı, fakat tasdik etmedi. Etrafındakiler verilen cevabı anlamadı, onlar da bu yüzden tasdik etmediler, inkar ettiler, ama orada firavunun niyeti başka idi Mûsâ (a.s.) ı çevresindekilere küçük düşürmek istiyordu, Velhâsıl Mûsâ (a.s.) bu cevâb ile zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmış oldu. Ve Hakk'ı reviş-i risâletine muvafık bir ta'rîf ile beyân eyledi. Yani Hakk’ı gerektiği gibi ifade etti.
İmdi vaktaki Fir'avn ashabına "O elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27) dedi. Nitekim biz onun mecnûn olması /ma'nâsında dedik. Fir'avn ilra-i ilâhîde onun mertebesini bilmek için, Mûsâ beyânda ziyâde etti. Zîrâ Fir'avn'ın bunu bildiğini bilir idi. Binâenaleyh رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ (Şuarâ, 26/28) dedi. Böyle olunca zahir ve müstetir olan şeyi getirdi; ve o zahir ve bâtındır, وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/28); dahi O'nun وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ (Hadîd, 57/3) kavlidir. اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ. 26/28) Eğer siz ashâb-ı takyîd iseniz, demektir. Zîrâ akıl takyîddir (23).
Ya'nî Fir'avn sorduğu suâl üzerine Mûsâ (a.s.) dan Hakk'ın izâfatıyla cevap aldıktan sonra, o mecliste hazır olan ashabına: "Size gönderilen resulünüz elbette mecnûndur" قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِۤى اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ (Şuarâ, 26/27). Ya'nî benim kendisinden suâl ettiğim şeyin ilmi ondan mesturdur, perdelidir suali bilmez deyince, Fir'avn ilm-i ilâhîde kendisinin mertebesini bilmek için Mûsâ (a.s.) cevâbını ziyâdeleştirdi. Zîrâ Mûsâ (a.s.) muhakkak Fir'avn'ın kendi kelâmını anladığını bilir idi. Yani Mûsâ (a.s.) tarif ettiği bu izahını anladığını biliyordu. Ama çevresindeki vezirleri bu cevabı anlayamadılar. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ, 26/24) dedikten sonra رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Bakın birincisinde ikan sahibi iseniz, , diğerinde akıl ediyorsanız buyuruyor. Şu halde zahir ve batın perdelenmiş olan şeyi beyân etmiş oldu.
Zîrâ maşrık, doğu şemsin mahall-i zuhurudur; ve magrib, batı ise şemsin mahall-i istitârıdır. Ve "maşrık" ism-i Zâhir'in mazharı ve "magrib" ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Binâenaleyh cenâb-ı Mûsâ, "Rabbü'l-maşrıkı ve'l-magrib" demekle hem zahir ve hem de müstetir, örtülü olan şeyi getirmiş oldu. Ve Hak Teâlâ bilcümle mezâhir ile zâhîr ve müteayyindir; ve herbir mazharın bâtınıdır. Ve وَمَا بَيْنَهُمَا kavli dahi, وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ Hak Teâlâ'nın (Hadîd. 57/3) ya'nî: Hak Teâlâ maşrık ile magrib ve zahir ile bâtın arasını; ve her bir mazhar ile zahir ve müteayyin olmakla o mezâhiri, ve her bir mazhann bâtını olmakla onların hepsinin batınlarını âlimdir, demek olur.
اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) ya'nî: Eğer siz ashâb-ı akıl ve akyîd iseniz, yani kayıtlı bir akıl sahibi iseniz demektir. Zira akıl takyidi kayıdı iktizâ eder. Ve aklen "teşbih", Hakk'ı takyîd etmek demektir, Hakkı kayıtlamak demektir.
Ve "tenzih" ise tahdîddir. Binâenaleyh ashâb-ı akıl buradaki akıl akl-ı kül sahipleri değildir, “illa ulul elbab” dedikleri bu akıl sahipleri değildir. Buradaki beşeriyet akıl sahipleridir, bireysel akıl sahipleridir ve de bireysel ilim sahipleridir. Ashab-ı akıl Hakk'ı teşbih ettikleri vakit ecsâma yani cisimlere teşbih ile takyîd ederler. Yani cisimlere benzetmekle şunun gibidir, bunun gibidir, şurda vardır, burda vardır, demekle O’nu kayıda almış olurlar. Ve tenzih ettikleri vakit dahi, yani Allah bu âlemlerden ötededir dedikleri vakit Allah şunu yapmaz, bunu yapmaz diye tenzih yani ötelere atıldığı vakit dahi O'nu suver-i âlemden ve ecsâmdan cesetlerden tenzih ile tahdîd etmiş olurlar. Yani Allah şurda yoktur burada yoktur, şuna benzemez buna benzemez dedikleri zaman bütün âlemlerde zahir ve batın doğu ve batının sahibi olduğuna göre bütün bu âlemlerdeki varlığını inkar etmiş olmaktalardırlar tenzih ettikleri zaman. Kimler bunlar beşeri akıl sahipleri. Tenzih nerede geçerlidir, tenzih Zat-ı Mutlak üzere geçerlidir. Yani Allah’ın mutlak olan Zat’ı tenzih mertebesi orasıdır. Yani 29/6 ayetindeki اللَّهَ لَغَنِىٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ Allah âlemlerden ganidir, ne yönüyle Zat-ı mutlak yönüyle ganidir. Zat-ı mukayyed yönüyle gani değildir. Tenzih var da ama nerede var işte bunu bilerek tenzih yapmak lazımdır. Akıl sahiplerinin (beşeri akıl) yaptıkları teşbih ve tenzih ikisi de cenb-ı Hakk’ı sınırlamaktır, tenzih ettiği zaman bütün bu mevcut varlıkların dışına atmış oluyor ki orada sınırlamış oluyor. Teşbih ettiği zaman da teşbihatıyla sınırlamış oluyor ki ikisi de eksik kalmaktadır, işte islamın gerçek hakikati olan tevhid hakikati bu ikisini tenzih ve teşbihi birleştirip tevhid ediyor. Cenab-ı Hakk Zat’ı itibariyle tenzihtedir, ama sıfatları, isimleri, fiilleri itibariyle de teşbihtedir. Yani ikisi de gerçektir, ama ikisini birlikte yaşamak ve idrak etmek suretiyle tevhid etmek gerekiyor. İşte islam dini bunu getiriyor, işte tevhid dini dediğimiz budur, yoksa sadece lafsi kelime-i tevhid söylemek ile değildir. Yaşantısı ile birlikte tevhid etmek gerekir.
İmdi cevâb-ı evvel mükınînin cevâbıdır; ve onlar ehl-i keşf ve vücûddur. Binâenaleyh onlara: "Eğer siz mûkı-nîn iseniz" رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا (Şuarâ, 26/24) dedi. Ya'nî eğer siz ehl-i keşf ve vücûd iseniz, muhakkak ben size şuhûdunuzda ve vücûdunuzda teyakkun ettiğiniz şeyi bildirdim. İmdi eğer siz bu sınıftan değil iseniz, ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve edille-i ukûlünüzün i'tâ eylediği şeyde Hakk'ı hasr ederseniz, muhakkak ben size cevâb-ı sânîde cevap verdim, demek olur. Böyle olunca Fir'avn onun fazlını va sıdkını bilmek için Mûsâ vecheyn ile zahir oldu. Ve Mûsâ bildi ki, muhakkak Fir'avn bunu anladı veyahut anlar. Zîrâ Fir'avn mâhiyyetten suâl etti. Binâenaleyh bildi ki, "mâ" ile suâlde onun suâli ıstılâh-ı kudemâ üzere değildir. İşte bunun için cevap verdi. İmdi ondan bunun gayrini fehm ede idi, suâlde onu tahtıe ederdi. Vaktaki Mûsâ, mes'ûlün-anhi ayn-ı âlem kıldı, Fir'avn ona bu lisân ile hitâb eyledi. Halbuki kavmin şuurları yok idi (24).
Mûsâ (a.s.) ile firavun meselelerin hakikatı yönünden hem konuştular anlaştılar ama kavmi Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevabı anlayamadı. Anlayamadığı için firavun Mûsâ (a.s.) ı onların gözünde küçük düşürmeye çalıştı. Onların anlayışına göre bak sizin peygamberinizin verdiği cevap doğru değildir siz de böyle anladınız diye onların anlayışına göre meseleyi indirdi ama kendisi doğru olduğunu anlamıştı.
Ya'nî Fir'avn'ın وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olan suâline Mûsâ (a.s.)ın evvelen رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (Şuarâ. 26/24) diyerek cevap vermesi ikan sahibi, yakin sahibi olan kimselere mahsûs olan cevaptır. Ve "yakiyn ehli" zümresi, ehl-i keşf ve vücûd olan zümredir.
Zîrâ ehl-i keşf ve vücûd eşyanın vücûd-i hakîkî-i Hakk'a muzâf olan vücüdât olup, onların Kayyûm'u yani ayakta tutucusu Hak olduğunu ve cümlesi Rabb-i mutlakın merbûbu bulunduğunu mutlak rabba bağlı olduğunu ve kendi vücûdları dahi eşyâ-yı âlemden bir şey olup, Rabb-i mutlakın kendilerinde dahi rubûbiyyetle zahir olduğunu yakînen müşahede ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ilk cevabında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vûcûd iseniz muhakkak ben size şuhüdunuzda ve vücûdunuzda, ya'nî âfâk ve enfüste, yakıyn ettiğiniz şeyi bildiririm" demiş oldu. Yani idrak ettiğiniz şeyi açıklarım demiş oldu. Ve ondan sonra ikinci cevâba başlayıp رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ (Şuarâ, 26/28) dedi. Ve bu cevap dahi ehl-i akıl ve takyide mahsûs olan cevaptır. Yani Mûsâ (a.s.) onlara iki türlü cevap verdi.
Zîrâ kayıtlı akıl ehli Hakk'ı cisimlere teşbih ederek kayıtlama veya cisimlerden tenzîh ederek sınırlama ederler. Binâenaleyh Mûsâ (a.s.) bu ikinci cevâbında: "Eğer siz ehl-i keşf ve vücûd sınıfından olmayıp ehl-i akıl ve takyîd iseniz ve akıllarınızın îcâd eylediği deliller ile Hakk'ı cihât ve cisimlerde hasr edersiniz, yani cihetlerde ve cisimlerde teşbih ve tenzihi içine alan olan Hakk'ın zuhur ve istitârını size bildiririm" demiş oldu. Yani perdeli hallerini size bildirmiş oldu.
Şu halde Müsâ (a.s.) Fir'avn kendisinin fazlını ve sıdkını bilmek için zikr olunan iki vech ile zahir oldu. Ve Fir'avn mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmiş olduğu için, Mûsâ (a.s.), bu iki vech ile verdiği cevâbı Fir'avn'ın anladığını veyahut anlamak isti'dâdı olduğunu; ve binâenaleyh "mâ" ile mâhiyyet-i Hak'tan Fir'avn'ın suâl etmesi, ıstılâh-ı kudemâ üzere, kadim ıstılah üzere mâhiyyet-i Hak'ta "cins" ile "fasıldan mürekkeb bir cevap verileceğine intizâren vâki' olmadığını bildi.
Eğer Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın suâline bunun gayrini, ya'nî Fir'avn'ın "cins" ile "fasıl"dan mürekkeb bir cevâba intizâr ettiğini fehm ede idi, ona vecheyn ile cevaptan sarf-ı nazar buyurup, "mâhiyyet"[-i Hakk'ın], "cins" ve "fasıl"dan mürekkeb olmadığını beyân ile suâlde onu alt ederdi. İşte Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın maksadını arif olduğu için ona vecheyn ile cevap verdi. Yani ona iki yönden cevap verdi. İmdi vaktaki Mûsâ (a.s.) kendisi hakkında sual sorulan Hakk'ı âlemin aynı kıldı; Fir'avn o hazrete bu lisan ile ya'nî lisân-ı tevhîd ile hitâb eyledi.
Halbuki o meclisde hâzır olan Fir'avn'ın vezirleri ve akıllıları bu suâl ve cevapların zevkine varamadılar. Zîrâ onların aklı kavâid-ı mantıkıyye dâiresinde mahsur kalmış idi. Mantık kaideleri içerisinde sınırlı kalmış onların akılları idi. Ve bu sebeble kendileri anlayışı kıt idiler. Ve Fir'avn'ın tevhîd lisanı ile hitabı aşağıda olduğu gibidir:
İmdi ona: لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ. 26/29) ya'nî "Sen benden gayri ilâh ittihâz edersen elbette ben seni mescûnînden kılarım" dedi. "Sicn"de olan "sîn" hurüf-ı zevâiddendir. Ya'nî "Ben elbette seni setr derim. Zîra muhakkak sen verdiğin cevâb ile benim sana bunun gibi kavi söylememi te'yid ettin. Eğer sen lisân-ı işaretle: "Ey Fir'avn sen vaîdin sebebiyle muhakkak câhil oldun. Halbuki "ayn" vâhiddir. Binâenaleyh sen nasıl teftik ettin?" der isen, Fir'avn dahi sana der ki: "Ancak merâtib-i aynı tefrik eyledi; yoksa "ayn" müteferrik olmadı; o kendi zâtında münkasim olmadı. Ve benim şimdiki mertebem, yâ Mûsâ, bi'l-fiil sende tahakküm etmektir. Ve "ayn" ile ben senim; ve rütbe ile senin gayrinim" demek olur. Vaktaki Mûsâ ondan bunu fehm etti, ona: "Sen buna kadir değilsin" der olmakta ona onun hakkını verdi. Halbuki rütbe onun için, onun üzerine kudret ile ve eserini onda izhâr etmekle şâhiddir. Zîra Hak sûret-i zahireden Fir'avn'ın rütbesindedir. Onun için bu mecliste, kendisinde Mûsâ'nın zuhur ettiği rütbe üzerine tahakküm vardır (25).
Firavunun rütbesi zahir Hakk sureti üzere olduğundan Mûsâ’nın üzerindedir hali demek istiyor. Ya'ni Mûsâ (a.s.) Fir'avn'ın sorduğu suâle cevaben zât-ı Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılınca, yani Hakk’ın Zat’ını âlemin aynı kılınca Fir'avn suver-i âlemden bir suret olduğu ve Hak onun dahi "ayn"ı bulunduğu için, Fir'avn bu cevâba cevâb olarak Mûsâ (a.s.) a: "Eğer sen benden gayri ilâh ittihâz edecek yönelecek olursan ben seni mescûnînden, hapishaneye atılanlardan kılarım" لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلَهًا غَيْرِى لاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ (Şuarâ, 26/29) dedi. Bu kelâm sûret-i zahirede "Ben seni mahbûsîn zümresine ilhak ederim" demek ise de, Yukarıda îzâh olunduğu üzere Fir'avn ibkâ-i mansıbından, mertebesinden ve hâzır-bi'l-meclis olan vezirler ve filozoflara karşı, Mûsâ (a.s.) üzerine istilâ fikrini ta'kîb ettiğinden dolayı, hem Müsâ (a.s.) ın ve hem de vezirlerinin fehimlerini yani anlayışlarını nazar-ı i'tibâra alarak idâre-i kelâm eyledi. Mûsâ (a.s.) dedi ya “semavat ve arz ve arasında ne varsa hepsi rabb-ul âleminindir, ahır, zahir, batın hepsi rabb-ul âleminindir, onun üzerine onun da bu âlem varlıklarından bir varlık olduğundan kendisinin de aynı varlık içerisinde mevcut olduğunu anladı tevhid anlayışı içerisinde. Firavun Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevapta kendinin Hakk’ın bir zuhuru olduğunu anladı. Ve dedi ki mademki ben bir Hakk’ın bir zuhuruyum sen de Hakk’ın zuhurusun ama benim elimde güç kuvvet var, yani zahiri hükümranlık bende dedi. Ama vezirleri bunu anlayamadı, firavunun anlamış olduğu bu hakikati vezirleri anlayamadı. Mûsâ (a.s.) da o sorduğu soruyu iki kere cevap verdi. Bir akıl sahipleri yönünden ki anlayamadılar, bir de ikan ehli hakikati bilen kimseler tarafından öyleyseniz cevabı böyle, şöyleyseniz cevabı da şöyledir diye.
Ama ikinci olanlar onu anlayamadıklarından böylece ellerindeki delillerle baktıkları için akıl sahipleri delile dayanarak hüküm verdikleri için Mûsâ (a.s.) ın sözünü anlayamadılar, firavunun sözünün üstün geldiğini yani kelamda firavun üstün geldiğini zannettiler. Firavun laf cambazlığı ile güya vezirlerin yanında küçük düşürmek istedi. "Mescûn" "sicn" kelimesinden mutesarraftır; ve "sicn" kelimesindeki "sîn" hurûf-i zevâiddendir. Yani fazladandır Ve "sîn" hazf olundukda kaldırıldıkta "cenn" kelimesi kalır.
Ve "cenn" kelimesinin ma'nâsı ise "setr" yani örtüdür. Cennetin manası da örtüdür, Cennet esas mana olarak ağaçlık bir yerin ağaçların tamamen toprağı kapatmış olması yani bol ağaçlı gölgelik bir yer demektir, yani ağaçlarla örtülmüş (cenne) bir yer demektir. Belki de “cenin” kelimesi oradan geliyor olabilir, annenin meydana gelen canlıyı örtmesi örtülü olmasından “cenn” den geliyor olabilir. Firavun “sicn” demekle ben seni hapishaneye atarım seni örterim dedi. Nitekim Hak Teâlâ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ (En'âm, 6/76) buyurur. Yani gecenin üzerine örttü, ya gece ile gündüzü örttü veya gündüz ile geceyi örttü. Şu halde Fir'avn Mûsâ (a.s.)a cevaben: sen bunları bunları söylüyorsun ama bütün varlık da zahir güçte bende o halde ben seni "Ben seni setr ederim; yani örterim zîrâ sen Hakk'ı âlemin "ayn"ı kılmak suretiyle öyle bir cevap verdin ki, bu cevap ile اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Naziât, 79/24) kavlimi te'yîd ettin imdi verdiğin cevâba göre, Mademki Hak âlemin "ayn"ıdır; ben de bu gün âlemde hükümran olan Hakk’ın varlığıyım diyor. Onun için ben hepinizden ala rabbım diyor. Ve her ikimiz de suver-i âlemden bir suretiz; ve Hakk'ın gayri değiliz; ve mademki ben makâm-ı tahakkümdeyim, şu halde ben galebe-i fir'avniyyetim ile senin müseviyyetini setr ederim" dedi.
Mûsâ (a.s.) bu sözüyle sen kabul ettin benim bu sözümü kabul etmiş oldun verdiğin cevapla da diyor. Şimdi verdiği cevaba göre mademki Hakk âlemin aynıdır ve her ikimiz de âlem suretlerinden bir suretiz yani Mûsâ (a.s.) da firavun da âlem de Hakk suretlerinden birer suretiz hepimiz, ikimiz de diye onlar münakaşa ediyorlar. Ve de Hakk’ın gayri değiliz mademki de makam-ı tahakkümdeyiz yani cebbariyet makamındayız, kahhariyet makamındayız, şu halde ben galebe-i firavniyetimle senin mürseliyetini setrederim dedi.
Suâl: Bu izahattan Fir'avn'ın tevhide vukufu olduğu ve اَنَا رَبُّكُمُ الاَعْلَى (Nâziât. 79/24) kavlinin bu vukufa müstenid bulunduğu anlaşılıyor. Halbuki Hz. Mansûr (k.a.s.) dahi "Ene'l-Hak" demiş idi. İkisinin arasındaki fark nedir?
Cevap: Kable'l imân yani imandan evvel Fir'avn'ın tevhidi tevhîd-i İlmî idi. İlim ile biliyordu iman ile değil. Yani yukinun, yakin ehli olarak değildir. İlim ehli olarak biliyordu, tevhidi ilmi idi. Akıl ve zekâ sahibi bu tevhidi idrâk edebilirler. Yani okulda eğitimi verile verile nitekim birçok hıristiyan amerikada okullarda tevhid ilmini lisanen biliyor. Ama iman sahibi değil. Yani yukinun, yakıynlık yoktur. Firavunun kendi bildiği tevhit ilmi tevhit idi, kelam olarak biliyor, kitaptan öğrenmiş, akıl ve zeka sahibi olan bunu anlayabilir, bu böyledir diyebilir. Fakat firavunun bu tevhîd-i ilmî veya onun durumunda olanlar insânı enâniyyetten ve vehm-i isneyniyyetten kurtarmaz.
Ve vehim ve enâniyyet mevcûd iken bir kimse "Ene'l-Hak" dese bu davâsından dolayı kâfirdir. Zîrâ vehm-i enâniyyet iktizâsı bulunan sıfât-i beşeriyye bu da'vâsını hâlen ve fiilen tekzîb eder. Ya'nî bu müddeinin, davacını fiili kavline uymaz. Yani işlediği fiil Ene’l Hakk fiiline uymaz. Enel Hkk sözünün hakikatine uymaz o da şirktir. Meselâ demirin kendisine mahsûs olan sıfatı vardır. Ve bu sıfat bakî bulundukça ona lâyık olan "Ben demirim" demektir.
Fakat ateşte kıpkırmızı bir hâle geldiği vakit demirlik sıfatından taarrî etmiş temizlenmiş olacağından "Ben ateşim" davâsında bulunsa, bu da'vâsında sâdık olur. Çünkü o vakitte ondan ateşin sıfâtı zahirdir. Ve kavli fiiline mutabık olur. İşte zahir ulemanın tevhidi anlatması bu meseledendir. Onun için okuyoruz, okuyoruz ne tat veriyor ne de tuz veriyor çünkü yaşamadığı için üstelik nakil ile anlatmakta nakil de kendi malı olmadığından başkasının malını satmakta. Kendisi yaşamadığı için yaşayanın anlattıklarını da almış olsa oradaki hayatı sükuta döndürmüş oluyor. Yani ölüye döndürmüş oluyor.
Kendisi de ölü olduğu için ölü varlığına intikal ettiriyor ölü olarak sonra kendinden düzenleme yaparak çıkartıyor, daha örtmüş oluyor. Aldığı şeyi de kendi kayıtlı anlayışına göre yorumlayarak çeviriyor, o iş zaten bitiyor. İşte Kur’an-ı Kerim’de tercümenin aslı budur, yani tercümede o kadar büyük kayıbın aslı buraya giriyor. Kayıtlı akıllılar tercüme ettiklerinden kayıtlı akıllarına göre ve beşer varlığının vehim ve hayel düşüncesi içerisinde o anlayış içerisinde yorum ve cevaplamaya çalıştıklarından Kur’an-ı Kerim’in aslı gerçek tevhidi hali gerçek vahdet hali ortadan kalkmış oluyor.
Mûsâ (a.s.) ın karşısına çıkması firavnı bir bakıma sevindirdi, çünkü böyle zekive döneminde medeniyette ileri gitmiş bir Mısır toplumunu yöneten bu kişi bir bakıma Mûsâ (a.s.) ile kendini ölçmüş oldu. Mûsâ (a.s.) sorduğu soru وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ 26/23 yani senin âlemlerin rabbi dediğin nedir diye sordu, yani bakın “Rab” dan soruyor, yani kendisinde rablık bilgisi var. Şu veya bu şekilde var ama Mûsâ (a.s.) ın verdiği cevap bu rablığın belirli bir yerde olmadığını hem zahiri olduğunu hem de batını olduğunu âlemlerin evveli olduğunu, ahiri olduğunu maşrik ve mağribin O’na ait olduğunu bunu anladığı zaman kendi hakikatini daha iyi idrak etti. Bütün âlemdeki yani doğuda ve batıda zahir ve batın Allah’ın varlığı olduğunu idrak ettiğinde kritik bir anda “ben de aynı şeyim” dedi. Mademki âlemlerde Hakk’tan başka bir şey yok o ince zekasıyla o zaman “ben bu âlemlerin rabbıyım” dedi.
Firavun ile Mûsâ (a.s.) ın hikayesi bize tarikat-ı hakikiyi anlatıyor. Yani tarikat mertebesinin hakikati Mûsâ (a.s.) ın hayat hikayesidir. Bu hikayede baş rolde olanlardan birisi de firavundur. Bütün bu okuduğumuz meseleler tarikat hakikatidir, bunları anlayacağız, ondan sonra İseviyet mertebesinde Hakikat mertebesinin hakikatini, sonra Muhammedi meşreb. Cenab-ı Hakk bütün bunları bildirdiğine göre bize de belirli bir süre verdiğine göre demek ki bu süre bunları anlamamız için yeterli bir süredir. Eğer yetersiz bir süre olsa o zaman Cenab-ı Hakk yanlış iş yapmış olur haşa öyle bir şey de düşünülemez, verdiği süre demek ki bize yeterlidir, o zaman geriye kalan bizim çalışmamıza bağlıdır.
Firavunun zaten kendisinin tabiat üzerine fizik kimya astronomi, bilgisi vardı, Mûsâ (a.s.) ın sorduğu sualler de onda inkişaf meydana getirdi. Açılım meydana getirdi, kendini de o yörenin o günün en üst amiri gördüğüne göre öyle bildiğine göre “benden daha büyük rab, terbiyeci yok” diye zahiren de olsa bunu söyledi. Zahiren söylediği doğrudur, batınen doğru değildir, bireysel varlığından bunu söylediği için imanından evvel söylediği için benlik yapmış oldu, şirk işlemiş oldu.
Mesnevi: Tercüme: "Demir ateşin renk ve tab'ından, tabiatından muhteşem oldu. Artık o, ben ateşim, ben ateşim, der." İşte Fir'avn kendisinin enâniyyeti bakî ve sıfât-ı beşeriyyesinin hükümleri câri iken yani ortada faaliyette iken tevhîdî-i ilmî sâikasıyla, ilmi yoluyla bu da'vâda bulunduğu için kâzib, yalancı ve kâfir oldu. Nitekim zamanımızın fen filozofları dahi bu tevhîd-i ilmiden dem vururlar, söz açarlar ve vahdet-i vücûddan bahs ederler.
Velâkin Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olarak yani şan sahibi olaran Hz. rasulullaha tabi olarak vücüd-ı vehmîden, ve vehm-i vûcûdîden halâs olmadıkları için bu tevhîd-i ilmîleri müfîd olmaz, yani onlara fayda vermez. Vücud-ı vehminden demek; kendi vücudundan yani vehim halinde olan bu vücudunun hakikatine eremediği için bu vücuda şüphe ile bakmakta yani ben neyim sorusu sorulduğunda cevabını verememektedir. Vehm-i vücudi; ayrıca âlemin vücudunu vehim olarak görmektedir. Âlemi de vehim olarak hayelde gördüklerinden bundan kurtulamadıkları için asli tevhidi anlayamazlar.
İbrahim (a.s.) tevhidi efalin babası ama Rasul (sav) bütün tevhidlerin babasıdır. İşte bu tevhid-i hakikiye anlayamadıkları için onlara faydası olmaz. Velâkin Hz. Mansûr ve emsali (k.a.e.), Nebiyy-i zî-şâna tâbi' olup yani hz rasulullah’a tabi olup envâ'-ı mücâhedât-ı şeriat ile türlü türlü mücahedeler ve şeriatına tabi olmak ile sıfât-ı beşeriyyelerinden taarrî etmiş, arınmış vehm-i enâniyyet pîrâhenini, gömleğini vücûd-i izafilerinden çıkarmış yani hayel ve vehim gömleğini üstünden çıkarmış ve artık onlarda zahir olan sıfât-ı Hak bulunmuş olduğundan, bu zevattan sâdır olan "Ene'l-Hak" kelâmında asla nefislerinin dahil yoktur. Ve onlar bu davâlannda sâdıktırlar.
Beyit; Mansür "Ene'l-Hak" söyledi Haktır sözü Hak söyledi Ve cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) efendimiz Mesnevî-i Şerifin cild-i hâmisinde bu ma'nâyı tavzîhan böyle buyururlar: eğer kafamızda bir mansura bir vücut vererek Mansur söyledi dersek yani kafamızda bir mansur zuhura getirir de kurgu yapar da Mansur söyledi dersek bizler de küfürden olmuş oluruz.