Veneze'a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn(e)
Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.
Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi.
Bu ayet, Hz. Musa'nın mucizesini anlatırken, elinin renginin değişimi ve bu değişimin gözlemciler üzerindeki etkisini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'nezaca' fiili ve 'beydâ'' kelimesi, olayın mahiyetini ve algılanışını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nezaca' fiilini bir şeyi yerinden ayırmak, çekip çıkarmak anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, Hz. Musa'nın elini koynundan veya elbisesinden çekip çıkarması, yani görünür hale getirmesi eylemini belirtir. Bu, sıradan bir çıkarma değil, mucizevi bir olayın başlangıcıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nezaca' fiilinin mecazi olarak bir şeyi bir yerden ayırmak, uzaklaştırmak anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayette ise bu fiil, elin normal konumundan çıkarılıp gösterilmesi eylemini ifade eder ki bu, bir 'ayırma' veya 'uzaklaştırma'dan ziyade, bir 'ortaya çıkarma'dır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nez'' kökünü bir şeyi yerinden söküp atmak, çekip çıkarmak olarak açıklar. Ayetteki 'nezaca yedahu' ifadesi, elin normalde bulunduğu yerden, yani koyundan veya elbiseden çıkarılması, ayrılması anlamındadır. Bu, mucizenin gerçekleşmesi için yapılan fiziksel bir eylemdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'yed' kelimesini insanın uzvu olan el olarak tanımlar. Ayetteki 'yedahu' (onun eli) ifadesi, Hz. Musa'ya ait olan ve mucizenin gerçekleştiği uzvu açıkça belirtir. Bu, mucizenin somut bir varlık üzerinde tecelli ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ebu'l-Bekâ, 'yed' kelimesinin hem gerçek anlamda uzuv olarak el hem de mecazi olarak güç, kudret ve nimet anlamlarına gelebileceğini belirtir. Ancak bu ayette, 'nezaca' fiiliyle birlikte kullanıldığında, doğrudan Hz. Musa'nın fiziksel elini ifade eder ve mucizenin bu uzuv aracılığıyla gerçekleştiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'beydâ'' kelimesini 'şiddetli beyazlık' olarak açıklar. Ayetteki 'beydâ'' ifadesi, elin normal renginden farklı olarak, göz kamaştırıcı bir beyazlığa bürünmesini, yani bir mucize eseri olarak parlamasını ifade eder. Bu, sıradan bir beyazlık değil, ilahi bir işaretin rengidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beydâ'' kelimesinin 'saf ve parlak beyazlık' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Hz. Musa'nın elinin, bakanları hayrete düşürecek derecede parlak ve saf bir beyazlığa dönüşmesini anlatır. Bu, mucizenin görsel etkisini ve şaşırtıcılığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki renk kavramlarının sembolik anlamlarına dikkat çeker. Beyaz rengin genellikle saflık, aydınlık ve ilahi bir işaretle ilişkilendirildiğini belirtir. Bu ayetteki 'beydâ'' kelimesi, Hz. Musa'nın elinin sadece renginin değiştiğini değil, aynı zamanda ilahi bir kudretin ve mucizenin bir göstergesi olarak parladığını sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nazar' kökünü 'bir şeye bakmak, görmek, düşünmek' olarak açıklar. 'Nâzirîn' ise bakanlar, gözlemciler demektir. Ayetteki 'lilin-nâzirîn' ifadesi, elin bembeyaz oluşunun sadece Hz. Musa tarafından değil, orada bulunan herkes tarafından görülebilir ve şahit olunabilir bir mucize olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nâzirîn' kelimesinin, olayı dikkatle izleyen, gözlemleyen ve üzerinde düşünen kimseleri kapsadığını belirtir. Ayetteki bağlamda, bu ifade, mucizenin sadece bir görüntüden ibaret olmadığını, aynı zamanda gözlemciler üzerinde bir etki bırakma ve onları düşünmeye sevk etme amacını taşıdığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nazar' kelimesinin Kur'an'da genellikle dikkatli ve ibret alıcı bakışı ifade ettiğini belirtir. 'Nâzirîn' kelimesi, bu mucizeye şahit olanların sadece fiziksel olarak bakmakla kalmayıp, aynı zamanda bu olayın ardındaki ilahi kudreti ve mesajı idrak etmeleri beklentisini de içerir.
Şu'arâ Sûresi
“Veneze’a yedehu fe-izâ hiye beydâu linnâzirîn(e)” Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş. (26/33)
Bu ana gelene kadar temizlenmiş olan el’in henüz cilâsı yapılmamış idi. Cenâb-ı Hakk (c.c) bu eli koynuna yani gönül âlemine sokturmak sûretiyle oradan aldığı nûr ile onu sıradan bir el hükmünden çıkarmaktadır.
Bu iki Âyeti kerîme ile Mûsevîyyet mertebesinde olan kişinin aklının sıradan akıl ve elinin de sıradan el olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Tâbî ki günümüzde bu mertebeye ulaşmış olan kişilerin elleri parlayacak değildir bu hâli ancak ehli bilir. Beşer elin parlaması, tuttuğu her şeyin Hakk’ın bir zuhuru olduğunu idrak etmesidir. Ve buradaki Nûr ile Nûrlanmasıdır.
Mûseviyyet mertebesi daha henüz aklı külle ulaşamayıp nefsi küll olduğundan dolayı buradaki anlayış sol ağırlıklı olmaktadır, işte bu nedenle Mûsâ (a.s.)’ın sol elini koynuna sokmuş olması daha akla yakındır. Seyri süluk ehli bunları bilmelidir ki o devrelerde hangi el kullanılmaktadır ve ne zaman aklı küll faaliyete geçmektedir.
Batılıların Nefs-i kül yani sol’un üstte olma anlayışları modalarında da etkendir. Şöyleki! Fiziki mesleğim terzilik olduğundan hep bu yanlış üstünlüğün ızdırabını çekerek mesleğimi yapmışımdır, şöyleki; bilindiği gibi erkeklerde, kıyafetlerde sol taraf üsttedir, hanımlar da ise tam tersi sağ taraf üsttedir ki, olması gerekenin tamamen tersidir. Ancak bu sistemi çıkaran batı olduğundan onların doğrularıdır. Aslında erkekler de, kıyafet sağ taraf iliklendiğinde üstte yani, Akl-ı kül’ün üstte olması lâzım gelmektedir. Bayanlar da ise kendi fıtratları gereği kıyafetleri’nde sol taraf üstte olmalıdır. Böylece batının ters değerleri kıyafetlerinde de yaşanmakta, bizlerde onlara uyduğumuzdan bu yanlış değerlere kıyafetlarimizi de uydurmak zorunda kalmaktayız.
Bir başka şey daha ilâve edelim ki; bu da sol elle yemek yemektir. İşte sol ağırlıklı hayât ve davranış biçimleri yemeklerine de yansıdığından onlar yemeklerini de sol elleriyle yerler. Bizler de, modern olacağız diye onlara özenerek sol elle yemek yemeği taklid etmekteyiz. Halbuki; İslâm sağ “akl-ı kül” hükmüyle’dir, ve her mübarek yerlere girerken sağdan başlanır, (v.s.) çünkü sağ Akl-ı kül’ün temsilcisidir, ve sağ giriş, sol ise çıkış içindir. T.B.