Ta(A)llâhi in kunnâ lefî dalâlin mubîn(in)
"Allah'a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."
"Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."
Şuarâ Suresi'nin 97. ayeti, ahirette müşriklerin pişmanlığını ve sapıklıklarını itiraf etmelerini konu alır. Ayet, 'Allah'a yemin olsun ki biz apaçık bir sapıklık içindeydik' ifadesiyle, şirk koşmanın ve putlara tapmanın ne denli büyük bir yanılgı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Allah' kelimesinin 'uluhiyet' ve 'ibadet' kavramlarıyla ilişkili olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, yeminle birlikte, Allah'ın birliğini ve tek ilah oluşunu inkar etmenin ne denli büyük bir hata olduğunu vurgular. Müşrikler, bu yeminle, dünyadayken Allah'ın hakkını vermediklerini itiraf ederler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Allah' isminin, tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan ve ibadete layık tek varlık olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Tâ' harfiyle yapılan yemin, müşriklerin dünyadayken bu gerçeği göz ardı etmelerinin ve ahiretteki acı itiraflarının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kâne' fiilinin genellikle geçmiş zamanı ifade ettiğini ve bir durumun sürekliliğini veya bir zamanda vuku bulduğunu gösterdiğini belirtir. Ayetteki 'künnâ' ifadesi, müşriklerin dünya hayatları boyunca 'apaçık bir sapıklık içinde' olduklarını, bu durumun geçici değil, sürekli bir hal olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kâne' fiilinin bazen 'olmak' anlamının yanı sıra, bir durumun gerçekleştiğini veya bir vasfın sabit olduğunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'künnâ', müşriklerin sapıklık halinin geçmişte sabit ve devamlı bir gerçek olduğunu, bu itirafla da bu gerçeği kabul ettiklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dalâl' kelimesinin 'yoldan sapmak, kaybolmak' anlamlarına geldiğini ve mecazi olarak doğru yolu bulamamayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'fî dalâl' ifadesi, müşriklerin sadece sapmadıklarını, aynı zamanda sapıklığın içine tamamen gömüldüklerini, ondan çıkamadıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesini 'doğru yoldan ayrılmak' olarak tanımlar ve bunun hem kasıtlı hem de kasıtsız olabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin kendi iradeleriyle şirk koşarak doğru yoldan saptıklarını ve bunun ahiretteki itiraflarıyla pekiştiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayetin zıttı' olarak kullanıldığını ve 'doğru yoldan sapma, şaşkınlık, kayboluş' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'dalâl-i mübîn' (apaçık sapıklık) ifadesi, bu sapıklığın o kadar belirgin olduğunu ki, artık inkar edilemez bir gerçek haline geldiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mübîn' kelimesinin 'açıklayan, belli eden' anlamlarına geldiğini ve bir şeyin açıklık kazanmasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'dalâl-i mübîn' ifadesi, müşriklerin içinde bulundukları sapıklığın o kadar belirgin ve açık olduğunu, artık kendilerinin bile bunu itiraf etmek zorunda kaldıklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'beyân' kökünden türeyen 'mübîn' kelimesinin, bir şeyin açıklığa kavuşması, netleşmesi ve şüpheye yer bırakmaması anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, müşriklerin sapıklıklarının ahirette kendileri için de apaçık bir gerçek haline geldiğini, artık inkar edemeyecekleri bir duruma düştüklerini vurgular.
Bu âyetin tefsiri eserlerde henüz eşleştirilmedi.
Eşleştirme tamamlandıkça bu bölüm otomatik dolar.