Tâ-Sîn(c) tilke âyâtu-lkur-âni vekitâbin mubîn(in)
Ta-Sin. Bunlar Kur'an'ın, apaçık bir kitabın ayetleridir.
Tâ, Sîn. Bunlar sana, Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir.
Neml Suresi'nin bu açılış ayeti, Kur'an'ın ilahi menşeini ve açıklayıcı niteliğini vurgulayarak, onun 'ayetler' ve 'apaçık bir kitap' olduğunu beyan etmektedir. Ayet, Kur'an'ın hem mucizevi işaretler bütünü hem de yol gösterici bir metin olduğunu dilsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet' kelimesinin aslen 'açık alamet' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise hem Allah'ın kudretine delalet eden alametler (kainattaki ayetler) hem de Kur'an'ın kendisindeki her bir cümle veya bölüm için kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, Kur'an'ın hem mucizevi işaretler barındırdığını hem de her bir cümlesinin bir delil niteliği taşıdığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'işaret' anlamlarına geldiğini vurgular. Kur'an'daki ayetlerin, Allah'ın kelamının doğruluğuna ve peygamberin risaletine birer delil olduğunu belirtir. Neml Suresi'ndeki bu kullanım, Kur'an'ın her bir parçasının ilahi bir işaret ve delil olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ayet' kavramının Kur'an'da hem kozmik işaretler hem de vahyedilmiş metnin parçaları için kullanıldığını analiz eder. Bu ayetteki 'ayet' kelimesi, Kur'an'ın sadece bir metin değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını ve mesajını gösteren somut deliller bütünü olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an' kelimesinin 'kare' (okumak, toplamak) fiilinden türediğini ve 'toplanmış, bir araya getirilmiş' anlamını taşıdığını belirtir. Aynı zamanda 'çok okunan' anlamına da gelir. Bu ayette, Allah'ın vahyinin nihai ve eksiksiz bir derlemesi olarak Kur'an'ın adını zikrederek, onun ilahi kaynağını ve okunma özelliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Kur'an'ın, 'kare' fiilinden türeyen bir masdar olduğunu ve 'toplamak, bir araya getirmek' anlamını taşıdığını ifade eder. Aynı zamanda 'okumak' anlamında da kullanılır. Ayetteki 'el-Kur'an' ifadesi, Allah'ın kelamının toplanmış ve okunması emredilmiş nihai formunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kur'an' kelimesinin etimolojik olarak 'okuma' veya 'okunan şey' anlamına geldiğini ve İslam'ın temel kutsal metnini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'Kur'an'ın ayetleri' ifadesi, metnin ilahi kökenini ve okunarak anlaşılması gereken bir rehber olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitab' kelimesinin 'yazmak, bir araya getirmek' kökünden geldiğini ve yazılı metin anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise Allah'ın vahyinin yazılı formunu ifade eder. Bu ayette 'Kitab-ı Mübin' olarak geçmesi, Kur'an'ın sadece sözlü değil, aynı zamanda yazılı ve korunmuş bir metin olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kitab' kelimesinin 'yazmak' fiilinden türediğini ve 'yazılmış şey' anlamına geldiğini açıklar. Kur'an bağlamında, Allah'ın kelamının yazıya geçirilmiş ve korunmuş halini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın hem okunarak hem de yazıya bakılarak anlaşılan bir rehber olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mübin' kelimesinin 'beyan' kökünden geldiğini ve 'açıklayan, açıklığa kavuşturan' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an için kullanıldığında, onun hakikatleri net bir şekilde ortaya koyduğunu, doğru yolu gösterdiğini ve şüpheleri giderdiğini ifade eder. Bu ayette 'Kitab-ı Mübin' ifadesi, Kur'an'ın mesajının anlaşılır ve açık olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mübin' kelimesinin hem 'açık olan' (zahir) hem de 'açıklayan' (muzhir) anlamlarını taşıdığını belirtir. Kur'an'ın 'mübin' olması, onun kendiliğinden açık ve anlaşılır olmasının yanı sıra, insanlara hakikatleri açıklayan bir rehber olduğunu da gösterir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın yol gösterici ve aydınlatıcı niteliğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mübin' kelimesinin Kur'an'da sıklıkla 'açıklayıcı, apaçık' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'ın temel özelliklerinden biri olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'Kitab-ı Mübin' ifadesi, Kur'an'ın içeriğinin net, anlaşılır ve insanlara doğru yolu gösteren bir rehber olduğunu vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“TÂ-SÎN” hurufu mukatta. Kelime-i tevhid kitabının sonuna doğru hurufu mukattaa ile ilgili bilgi vardır. Cenâb-ı Hakk ile Hz. Resûlüllah arasında şifre kelimelerdir. Öz mânâları ifade eder. Biz de diyoruz ki, “TÂ-SÎN” ve diğer huruflar tercüme edilmeden asılları üzerine Kûr’ân-ı Kerîm’e konan harflerdir. Yani levhi mahfuzdaki sûretleri üzerine yorum yapılmadan izahı açıklaması yapılmadan ne diyelim yoğun bir mamul, yoğun bir malzeme gibi, nasıl hani bir öz alınıyor ondan bir kaşık alıyorsunuz bir bardağın veya bir tasın içine sulandırmak sûretiyle bir mamul malzeme elde ediliyor. Çoğaltılmış oluyor. Bunlarda aslı olarak öyle.
TÂ=Tahakkuk’tur.
Birçok tefsirlerde değişik izahları vardır hepsi de doğrudur. Çünkü bunların hepsini de kapsamına alabiliyor. İlâh-î kelimât bir veya birkaç tefsir ile anlaşılacak mevzular değildir. Kim hangi yönden hangi mânâsı itibariyle alabiliyorsa, şer’i hüküm içerisinde, şer’i ahkâmını bozmadan o yönden o kişiye açılımı olmaktadır. Kısaca toparlarsak “T” tahakkuk, yani İlâh-î hakikatleri yaşamak sadece lisân ile Kûr’ân-ı Kerîm ve hadîsleri okumak değil –şer’i yapımları ve tatbikatları sadece şekil ve sûret olarak değil –kıldığımız namazın. Tuttuğumuz orucun –yaptığımız her hangi bir fiili mânâ da hacc’ın özelliklerinin hakikatinin özelliklerini tahakkuk ettirerek –sadece şartlanmış namazın alışkanlık üzere devam eden haliyle değil, içindeki mânâlarını da bilinmesi ve özünde bulundurarak tahakkuk etme mânâsınadır.
SÎN= de bu tahakkuku yapan tatbik eden insân demektir. Yalnız burada şuna dikkat etmemiz gerekmek-tedir. Hangi mertebe üzere tahakkukta olan insândır? Çünkü meratibi İlâhiyye bir tane değildir. Muhammediyyet mertebesinden olmuş olsa “ya sin” de olduğu gibi bütün mertebeleri bünyesinde bulundurduğundan hangi mertebe
diye sorulmaz. Ama bu mertebe de hangi mertebe de tahakkuk eden insân diye sormamız, düşünmemiz gerekmektadir. İşte bu Sûre’nin özelliği (9) rakkamı üzerine bina edilmiş olmasıdır. (9) da bilindiği gibi mûseviyyet metrebesini ifade etmektedir.
O zaman “Tâ-Sîn” de ifade edilen mânâ: Ey Mûsevviyyet tahakkukunda olan kimse demektir. Yani esmâ mertebesi zuhurunu yaşayan insân demektir. İseviyyet, Muhammediyyet değildir. Kendinden evvelkileri ihata etmek sûretiyle Âdemiyetten Mûseviyyete kadar olan mertebe ile tahakkuk eden kimse demektir. Bu Sûre aslî olarak Mûseviyyet mertebesini özünde anlatmaktadır. Gerçi başka meselelerden de bahs etmektedir ama özü itibariyle Mûseviyyet Mertebesi. “Tâ-Sîn” hakikati de –ey Mûseviyyet, Rububiyyet, Rabb esmâ mertebesi ile tahak kuk eden kimse, insân demektir.
Ebced hesabıyla araştırma yaptığımızda “Tı” =9 -9 ile tahakkuk . 9 başında var. SİN’e gelince alfabede 1 tek kelime, lisanda yazılışta 3 harf oluyor. 60 (s)+ 10 (y) +50 (n) =120-12 seyru sulükun kemalatı. 9. cu mertebe itibari ile bu bildirildiğinden, o zaman bu kemalât-ı 9 kemâlât olarak düşünmemiz gerekiyor. Sin’in özelliği 12 kemâlât-ı yaşaması ama buradaki Sin baştaki TA’ ya bağlı olarak 9. uncu kemâlâtı vermektedir.
Sûrenin ismi Neml karınca demektir. Sayı hesabına bakalım (nun) 50+(mim)40+(lâm)30=120 Mimle Nun-u topladığımızda 40+50=90 Yine 9’ u vermektedir, sonda ki, lâm ise 30 dur (3) İlmel, aynel, hakkal yakîn, hepsini idrak etmektir. Kûr’ân-ı Kerîm öyle bir tutarlı kitap ki kendi kendini tasdik etmektedir. İçerisinde geçen Hz. Süleymân ağırlıklı başında Sin vardır. SİN=Süleymân-tenzîh Mertebesinden İnsân-ı Kâmildir. LÂM=İlâh-i varlık.
Y=Yakîn hali. Şuhûd Mûseviyyet, 9. esmâ Rabb Rubûbiy
yet mertebesini yakîn olarak idrak etmektir.
MİM=Hakikati Muhammediyye.
NÛN=Nûr-u İlâhiyye.
60+30+10+40+50=190
19 Kûr’ân-ı Kerîm’in, İnsân-ı Kâmil’in kemâlâtı.
Süleymân mertebesinden İnsân-ı Kâmilin kemâlâtı Âyetleri=93
Sûre=27 2+7=9
Kelimeleri=1109
Harfleri=4699
Fasılası ara bölmeleri mim ile nun harfleri
40+50=90 gene 9
Mim ile nun ne demek?
MEN diye okursak kim demektir.
Bu mertebe kim’in mertebesidir demektir. Yani bu mertebenin hakikatini idrak ettin demektir.
İçindeki bir Âyette Mûsâ (a.s.) Fir’âvn’a gösterdiği 9 Âyet
Hz. Mâsâ’nın 9 mâcizesi. Hep 9 buranın içinde geçmekte. Mûsâ’ya indirilen levhler hep 9. dur.
Sâlih (a.s.) a komple kuran 9 kişilik çete vardır. Bu kadar 9 tesadüf değildir.
Süleyman (a.s)’ın hüd hüd kuşu da h=5,d=4. 4+5=9
2 dokuz yan yana 99,-----9’ la 9’ u alt alta yazdık 18 oldu.
Ayrıca Neml Sûresi’nin 30. Âyeti olan o besmele tövbe Sûresi’nin başında olan besmeledir. O Sûre’de 9. uncu Sûre değilmidir?
Ve böylece Kûrân-ı Kerîm deki yolculuğumuza yavaş, yavaş çıkabiliriz.
Bismillâhirrahmânirrahîm “Tâ-Sîn” , (tilke Âyâtül Kûr’âni ve kitâbin mübîn in)
“Tâ-Sîn, bunlar Kûr’ân’ın Kitâb-ı Mübîn’in pek açık bir kitâbın Âyetleridir.” Tilke Âyatül: Âyet işaretlerdendir. Kûr’ân-ı Kerîm 30 cüzden müteşekkil, (114) Sûre=Sûretler’dir.
Âyetler=işaretler demektir.
Kûr’ân-ı Kerîm de, enfüste ve afakta size Âyetlerimizi göstereceğiz, (41/53) demekle bütün bu âlemleri ve dahi kendi nefsimizin de yaşayan, Kûr’ân-ı Kerîm Âyetlerinden başka bir şey olmadığını bize açıkça bildirmektedir.
Tâ-sîn: O insân, kâmil insân Allahın en büyük Âyeti âlem-lere göre küçük olmasına rağmen, İlâh-î hakikatlerin tümünü ortaya koyma kabiliyeti ile fark edilmiş. C.Hakk’ın ne kadar esmâ-i İlâhiyyesi, sıfat-ı İlâhiyyesi, zât-ı İlâhiyyesi varsa insân bunların hepsinin zuhur mahallidir.
Biz kendimizi ne kadar iyi tanıyorsak, ne kadar kendimizi iyi eleştirebiliyorsak, ayırtıp ayrıştırabiliyorsak, kendimize nüfuz edebiliyorsak hakka da o kadar yakınız demektir.
Kimsenin yolu kimseden geçmiyor. Herkesin yolu kendinden geçiyor. Allaha giden yol kişinin bizâtihi kendinden geçiyor. Başka yerden yol yok Allaha. Başka yerden seyir var, ayrı. Bütün âlemde Allah-ı seyr var. Fakat kendi gidiş yolu, Hakk’a birey Olarak-sırat-ı müstakim gidiş yolu kendinden geçiyor. O halde yapacağımız ilk iş kendimize dönüp kendimizi tanımak Ben neyim? Biz neyiz? Sorularının cevabını kendimizde bulabilmek. İşte o soruların cevaplarını bulup ta tatbik etmeye çalıştığımız zaman kendi hakikatlerimiz ortaya çıkmaya başlamakta ve kendimizden de Hakk’a ulaşmış olmaktayız. Falan şeyh, âlim böyle demiş şöyle olmak- tadır. Onların hepsi yerli yerince doğrudur. Herhangi bir
kimsenin şuursuzca düşünmeden ona tâbi olup peşinden gidersek o zaman hakkın peşinden gidemeyiz. Herkes kendinin peşinde olacak. Tabi ki bir yol gösteren, tavsiyede bulunan olacak. O mihenk taşı olmayacak. Dışarıda bulurum dersek bunların hepsi hayali düşünceler, hayali bilgiler hükmünde kalır ve bir türlü Hakk’la irtibat sağlanmaz. Yani kendi hakikatini mutmain gerçekçi olarak idrak edemez. İşte bütün âlemde ne varsa hepsi Allahın Sûretleridir, ve Âyetleridir. Bu zâhir âleme fiili Kûr’ân denmekte. Bu âlem çiçeğinden, yaprağından, kuşundan, ağacından, karlarından, bulutundan, yıldız, güneşinden nesi varsa hepsi Kûr’ân’dır. Kitâb-ül mübîn dedikleri bu nu ifade ediyor. Ayrıca imâm-ül mübîn dedikleri de bu önde olan, yani önümüzde olan Kûr’ân demektir. Âleme böyle baktığımız zaman hayat anlayışımız da değişecek, kendimize bakışımızda, varlıklara bakışımızda değişecek-tir.
Şimdi bütün varlıkta Hakk’ın zuhurunu gördükten sonra onlara yapacağımız muamele de başka türlü olacak-tır. Ancak burada kendi hakkımızı başkalarına hemen teslim etmek değil kendi hakkımızı da gözetmek zorun-dayız. Çünkü biz de aynı Âyetlerden bir Âyetiz. Bize göre başkası nasıl Hakk’ın bir Âyet-i ise, başkasına göre de biz Hakk’ın Âyet-i işaretiyiz. O halde Hakk’ın âyetini işaretini de korumak zorundayız. Yani kendi haklarımızı da haklı olduğumuz yerde korumak zorundayız. Aksi halde Hakk’ın hakkını korumamış oluruz.
Gerçi eğitimin başlarında biraz fedakârlık lâzımdır. Kendi nefsimizi daha iyi tanıyabilmemiz için, fedakârlık yapma alışkanlığını elde edebilmemiz için, kendimizden biraz nefsimizden fedakârlık yapmamız lâzımdır. Bu yolun gereğidir. Ama kendimizi bilmeğe başladıktan sonra, kendi hakikatimizi idrak etmeğe başladıktan sonra bunlara fazla gerek kalmaz. Hâl neyi gerektiriyorsa mantık ve şuur sınırları içerisinde öyle hareket etmeliyiz. Ne kendimizi
küçük düşürecek kadar karşıdan gelen hakaretlere boyun eğeceğiz, ne de karşı tarafa bir hakarette bulunacağız. Neyse hakkımız, onu o kadarını kullanacağız. Ama bir yabancı olsun, ister bir yakınımız, çevremiz olsun. Her haliyle iyi niyetle. Tabii diğer insânların muamelelerine göre farkımız olacaktır. Bu bilgiler özele giriyor ama gerekiyor.
Ve kitâbin mübîn:
Nasıl bir kitaptır, bu açık olan bir kitap. Kûr’ân-ı Ke-rîm-i şu şekilde düşünebiliriz.
1-Elimizde bulunan mübarek Kûr’ân, kayda geçmiş Mushaf halinde olanı yani Allahın kelimelerini sırasıyla düzeni içerisinde muhafaza eden, belirten Mushaf-ı şerif Kûr’ân-ı Kerîm. Diğer ismi “Kûr’ân-ı Lâfzî” dir.
2-Bakara Sûresi’nin başında da bahs edilen “Elif, Lâm, Mîm Zâlikel kitabü lâ raybe fîhi hüden lilmüttekîn’’ dediği İnsân-ı Kâmil, kitabı.
3-Burada bahs edilen de âlemler kitabı. Mübin açık demek olan kitaptır. Her Âyet-i, Sûresi, noktası, besmelesi, üstünü, esiresi, ötüresi, Cezim-i ile her hâli ile açık olan bir kitap. Dışarı baktığımız zaman kapalı bir şey var mı? Gözümüz nereye kadar ulaşıyorsa orayı görürüz. Dürbün aldığımız zaman daha ilerisi, yola çıktığımız da daha ilerisi, daha ilerisi kapalı bir şey yok. Bütün bu âlemler Kûr’ân’ın tafsil olarak açılmış halidir. C.Hakk’ın bu âlemde ef’âl mertebesi olarak faaliyette olduğu haldir. İbrâhîm (a.s.) bunu idrak ettiği için tevhidin babası oldu. Bu yaşantıyı ilk defa icat eden ortaya koyan, İbrâhîm (a.s.) ın lâkabı bu yüzden (Halil) dost oldu.
Hullet dost demek, elbise giymiş olması demek.
Eskiden padişahların yanındaki vezirleri vardı, savaşa Gidiyor, kazanıyor ya. Bir kaftan elbise giydiriliyor ya C. Hakk’ın İbrâhîm (a.s.) ma böyle bir kaftan yani esmâ elbisesi’ni giydirmiş olması, ilk defa faaliyet âleminde Tevhid-i ef’âl-i ortaya getirmiş olması. Bu mertebeyi idrak edenin hâli Halîl oluyor. Yani o zaman “Hâ sîn” oluyor.
4-“Kûr’ân-ı nâtık” (Konuşan Kûr’ân) dır. Uzun seneler gerçek bir irfân-î eğitimle kendinde ki Hakk-ı ortaya çıkarıp Hakk ile yaşayan ve onun kelâmıyla konuşan’dır.
1-Mushafı şerif=Susan Kûr’ân: Kûr’ân-ı Sâmit.
2-İnsân-ı Kâmil=“Elif, Lâm, Mîm” Kitabı.
3-Bu âlemler=Kitab-ül Mübîn: Zâhir isminin açılımı dır.
4-Kûr’ân-ı nâtık (Konuşan Kûr’ân) dır.
Konuşan Kûr’ân, ve Susan Kûr’ân hadîs-i Şerîf’de belirtildiği gibi kardeştirler.
Konuşan Kûr’ân olmazsa, Kûr’ân-ı Kerîm-i okuyan olmazsa bilgiler o kitap içerisinde gizli kalacaktır, Okuyan olsa da metin olmasa, okunacak olmadığı için o niye okunacak. Kûr’ân-ı Kerîm-i bu 4 gerçek yönüyle tanıyabilirsek, gerçek kitabımızı tanımış oluruz. Daha güzel ve kıymetli olarak. Diğer kavimlerin kitaplarının suhufları bunları idrak edemedikleri için ehli kemâl olamadılar. Mûsâ (a.s.) mertebesini 9. levhanın verdiği bilgiler kadar bu kitabı anladılar. Sınırlandılar o şekilde. İsâ ruhullah ile sınırlandı. ümmeti Muhammed hiçbir şekilde kendileri bu âlemde sınırlanmadı ve bütün bu âlemlerin sırrı kendilerine açıldı. Yani hakikatleri kendilerine açıldı. Aslında sır diye bir şey de yoktur. Mevcut olan gösterildi. Kitabül Mübin de budur. Kendimizi açmaya çalışmamız gerekiyor ki açık kitabı kendimizle birlikte okuyalım. Biz de bir kitabız. Batınen insân da bir Kûr’ân’dır. Sayfaları kapalı olduğu için mânâları açılamıyor
Ne zaman mânâları kendi içimizden açmaya çalışacağız veya Cibril (a.s.) gelecek Hz Rasûlüllah’ın batınında olan Kûr’ân-ı ibraz-edecek, meydana getirecek. Şu sayfada bu var, gönlünde şu var diye o zaman Hz Rasûlüllah’ın kelâmı yani ümmül kitaptan kendisine verilen levhi mahfuz gönlünde açılmaya başlayacak’tır. Hz. Rasûlüllah da batınında kapalı olan kitabını ibraz ederek, meydana getirecek, tavsiyelerde bulunarak açılmasını sağlamaktı.
(9/128) (And olsun, size kendi içinizden-nefsiniz den, bir Peygamber geldi.) Gerçeğini çok iyi anlamamız lâzım gelecektir.
Cebrâîl (a.s.) görevi buydu işte, hakikatini çok iyi anlayalım. Bunun açılması için ilk def’a da ikra oku Âyeti geldi. Bir oğlumuz olsa okuma yazma bilmese, eline bir kitap verir de ona oku dermisiniz? CEBRÂÎL (a.s. hâşâ câhil bir varlık mı, idi Hz. Rasûlüllah’ın elinde hem hiç bir şey yok, bir metin de getirmedi oku diyor. O zaman neyi okuyacak. Ya, Hz. Rasûl’un hâşâ câhil olması lâzım, okuma yazma bilmiyor gibi veya Cebrâîl (a.s.) ın hâşâ, okuma yazma bilmeyen bir kimseye oku tavsiyesinde bulunacak bir varlık değil ki. İkisi de değil.
Demek ki bizim anlamamız gereken bazı meseleler var. İşte orada oku demesi aslında evvela gönül kitabını oku demektir. Okuyamam dediğinde, nasıl okuyayım dediğinde “biismi rabbike” diye şifresini, anahtarını vermekte. Rabb mertebesinden, Mûsâ’dan başlayarak oku deniyor. İşte onun için Kûr’ân-ı Kerîm’de, kısaca hamd fatiha süresinde ondan sonra belirli bazı îmân 5 Âyetinde muhkemleri belirtiyor hakikatleri. 30. Âyette bir miktar Âdem (a.s.) dan başladıktan sonra geçiyor Mûsâ (a.s.) agırlıklı olarak. İşte bu esmâ âleminden oku Rabb mertebesinden, Oku dediği Mûsâ’yı anlat evvelâ deniyor.
Neden? Mûsâ (a.s.) ın hayatı tarikatın hakikatını anlatmakta ve bu kitap nedir nasıl bir oluşumu var. İşte bu kitap “hüden” yani hidayettir, yol gösterici. Daha evvel Büşra müjdedir. Neyin müjdesini veriyor. insânın bir ismi de beşer di ya. Bu da beşerden müjdelenmekten meydana geliyor. Allahın hakikatinin bu mertebelere ulaşmış kimselerde kemâliyle açık seçik olduğunu müjdele, diyor.
Hani Hz. Ali efendimiz buyurdular “sen kendini küçük bir cirim sanırsın halbuki büyük âlem, âlemi ekber’sin” diye belirttiği bu hakikat. Büyük âlem aslında Kûr’ân demek tir. Bundan büyük bir âlem yoktur. Bu müjde Kûr’ân-ı kerîm’in bir çok âyetlerinde geçiyor. Yûsuf (a.s.) mı kuyudan çıkardıkları zaman o kervancı “Büşra” müjde bir çocuk çıkıyor dedi. (12/19) Oradaki müjde o mertebenin müjdesi, yani yûsufiyet mertebesinin müjdesidir. Burası ise mûseviyyet mertebe-sinin müjdesidir. Ey okuyan kimse sana müjdeler olsun ki, hüden dediği bu hidâyet, sana hakikati Muhammediye’den geliyor ki, bu hakikatleri bildirmekte. Gene Büşra sana müjdeler olsun ki, Hakikati Muhammediyye’den gelen bu müjde sana bu anda şu Sûre’yi okuyorken, hakikat-i Mûseviyyet-i müjdeliyor.
Senin bu yolda, yolunda olduğun yani kim hangi dersteyse bulunduğu derste, gerçi sadece o derste olanlar değil burada herkese hidayet ve müjde vardır. Neden bir defada bu mertebeleri anlamak, kolay mesele değil. Her kişi hayatının her safhasında her peygamberden bir başka etkilenir gene o mertebeyi geçmiş olsun isterse, zuhurat-larıyla geçmiş olsun, geriye dönüp o mertebenin başka özelliklerini tekrar tahsil eder.
Bizim derslerimiz kitapta 12 mertebe olarak yazar ama, bunlar çok karışık kargaşa olmasın diye 12 dir. Asli olan ise 36 -40- derstir.
1. İnci, seyir ilmel yakîn hali ile olur. Yukarılara gitti oralardan bilgiler aldı, tekrar başa gelerek daha kemâlâtlı olarak döner. Bu sefer aynel yakîn olarak 2. ci, seyrini yapar. Bunu artık kendi yapabilir, kişi 1 inci, tatbikatını yaptıktan sonra kendi yapabilir. 3. üncü, bir daha tekrar başa gelir hakkal yakîn olarak seyrini yapar. Böylece ders sayısı 36 olmuş olur. birde bunun geriye dönüşü vardır. Tecelliyi zât –tecelliyi sıfat –tecelliyi esmâ-tecelliyi ef’âl –olarak ayrıca geriye dönüşü vardır. Yani bunlarla mutlak tahakkuk oluşumu vardır. O zaman mertebe sayısı 40 a ulaşmış olur.
Bunların içerisinden Mûseviyyet mertebesinin hakika-tini, dönüşümlü olarak tekrar idrak etmek hidâyettir. Büşra’dır. Kim için müminler için. Hâdî isminin zuhurunda olanları ilgilendiren meselelerdir bunlar, diye ifade edil-mektedir. Tabii mudil isminin hakikatini de ilgilendiriyor. Onların kemâlâtı da hâdî isminin zuhuru ve büşrası kimde zuhura geliyorsa onların karşıtlarında–tarihte görüldüğü gibi–karşıtlarında aynen mudil ismi zuhura geliyor. Onlarda o kemâle geliyor. Mûsâ (a.s.) karşısında fir’âvn olduğu gibi. Fir’âvn da mudil isminin kemâlini veriyor. Oda onun kemâlini yaşıyor. İbrâhîm’in karşısında ---🡪Nemrut
Hz. Rasûlüllah’ın karşısında ---🡪Ebû leheb, Ebû cehil lerin olduğu gibi.
Onlarda aynı kemâlâtta o isim, o hakikatin oluşumu-nun karşıt zıt esmâsını yaşıyorlar ki, hakikatler böylece zuhura geliyor. Eğer Mûsâ (a.s.) sadece hâdî ismini zuhura çıkartmış olsaydı bir şey anlaşılmazdı. Çünkü terâzi 2 kefeli olduğunda tartıyor. Bir yere dirhem bir yere malzeme konuyor. Dirhem olmazsa o zaman malzeme ne ile anlaşılacak-tartılacak. Gündüz olmazsa gece, açlık olmasa-tokluğu ne ile anlayacağız. Mücadele yükselmeye ve sıyrılmaya sebep oluyor. İşte Kûr’ân-ı Kerîm, her şeyi ile birlikte tam kemâliyle izâh tarzı, bir yaşam tarzıdır.
Bu anlatılanlar hâdî isminin tesirinde olan kimseler dir. Tabii mudil isminin tesirinde olanı da anlatıyor. Burada hâdî isminin kemâlâtını belirtmektedir. Aynı Kûr’ân-ı kerîm, mudil isminin Kemâlâtını da ifade ediyor. Ne diyordu Fir’âvn ---“Ene Rabbükümül â’lâ” (79/24) (Ben sizin en yüce Rabb’ınızım.) Hayâlî olarak en kemâli o da onun hâlidir daha ilerisi yok.
هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ
(Hüden ve büşrâ lilmü’minîne)