Ve-iżâ veka'a-lkavlu ‘aleyhim aḣracnâ lehum dâbbeten mine-l-ardi tukellimuhum enne-nnâse kânû bi-âyâtinâ lâ yûkinûn(e)
(Kıyametin kopacağına dair) o söz başlarına gelince, onlar için yerden kendilerine bir dabbe (canlı bir yaratık) çıkarırız. O, onlara insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.
Söylenen başlarına geleceği vakit, bunlar için yerden bir "dâbbe" (canlı) çıkarırız ki bu, onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.
Neml Suresi'nin 82. ayeti, kıyamet alametlerinden biri olan 'Dâbbetü'l-Arz'ın zuhurunu ve insanların Allah'ın ayetlerine olan imansızlığını vurgular. Ayet, ilahi takdirin gerçekleşmesi ve bu varlığın insanlarla konuşarak hakikati bildirmesi üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vaka' fiili, bir şeyin düşmesi, meydana gelmesi ve gerçekleşmesi anlamlarına gelir. Ayetteki 'وَقَعَ ٱلْقَوْلُ عَلَيْهِمْ' ifadesi, Allah'ın insanlar hakkında verdiği hükmün veya vaadin, yani azabın veya kıyamet alametlerinin gerçekleşmesi manasındadır. Bu, kaçınılmaz bir ilahi takdirin vuku bulduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'وَقَعَ ٱلْقَوْلُ عَلَيْهِمْ' ifadesini, 'hükmün onlara vacip olması, üzerlerine düşmesi' şeklinde açıklar. Yani, Allah'ın onlara dair takdir ettiği şeyin artık geri dönülmez bir şekilde gerçekleştiğini ifade eder. Bu, bir olayın kesinleşmesi ve kaçınılmaz hale gelmesi anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, buradaki 'el-kavl' kelimesini, Allah'ın kafirler hakkındaki azap vaadi veya kıyamet alametlerinin gerçekleşeceğine dair hükmü olarak yorumlar. Bu, sadece bir söz değil, aynı zamanda ilahi bir kararın ve takdirin ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl, genel olarak söz anlamına gelirken, Kur'an'da bazen Allah'ın kesin hükmü ve vaadi için kullanılır. Bu ayetteki 'el-kavl', insanların inkarları sebebiyle üzerlerine vacip olan ilahi takdir ve ceza hükmüdür. Bu, sıradan bir konuşmadan ziyade, ilahi bir iradenin tecellisidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kavl' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının sadece 'söz'den ibaret olmadığını, özellikle Allah'a atfedildiğinde 'ilahi buyruk', 'hüküm' veya 'vaat' gibi daha güçlü anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'el-kavl', insanların inkarları sonucunda gerçekleşecek olan ilahi hükmü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâbbe, 'debb' kökünden gelir ve yeryüzünde yürüyen, hareket eden her türlü canlı varlık için kullanılır. Ancak bu ayette özel bir anlam kazanarak, kıyamet alameti olarak yerden çıkacak olan olağanüstü bir varlığı ifade eder. Bu, sıradan bir hayvan değil, ilahi bir mucize ve uyarıcıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Dâbbe kelimesi, genel olarak 'yürüyen, hareket eden' anlamında olsa da, Kur'an'da özel bağlamlarda farklı varlıkları ifade edebilir. Neml Suresi'ndeki bu 'dâbbe', kıyamet öncesi ortaya çıkacak, insanlarla konuşacak ve onların iman durumlarını ifşa edecek özel bir yaratıktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'dâbbe'nin genel anlamının 'yürüyen canlı' olduğunu belirtir, ancak Kur'an'daki bu özel kullanımının, kıyamet alametlerinden biri olan ve insanlara hitap edecek olan mucizevi bir varlığı işaret ettiğini vurgular. Bu, onun sıradan bir hayvan olmadığını, ilahi bir mesaj taşıdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelim, 'konuşmak' anlamına gelir. Buradaki 'tükellimuhum' fiili, dâbbenin insanlarla anlaşılır bir dille konuşacağını, onlara hitap edeceğini ve bir mesaj ileteceğini ifade eder. Bu, dâbbenin sadece fiziksel bir varlık değil, aynı zamanda akıl ve idrak sahibi bir varlık olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tükellimuhum' ifadesinin, dâbbenin insanlara açıkça ve anlaşılır bir şekilde hitap edeceğini, onların anlayacağı bir dille konuşacağını belirtir. Bu konuşma, insanların Allah'ın ayetlerine olan imansızlıklarını yüzlerine vurma amacı taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kelime' kökünün Kur'an'da sadece sözlü iletişimi değil, aynı zamanda bir mesajın iletilmesini ve bir hakikatin açıklanmasını da içerdiğini belirtir. Dâbbenin konuşması, insanların gafletini gidermeye yönelik ilahi bir uyarı ve hakikatin tebliğidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Yakîn, şüpheden arınmış, kesin bilgi ve inanç anlamına gelir. 'Lâ yûkinûn' ifadesi, insanların Allah'ın ayetlerine karşı kesin bir inanç ve tasdik içinde olmadıklarını, şüphe ve inkâr içinde bulunduklarını belirtir. Bu, sadece bilmemek değil, aynı zamanda bilinen hakikati reddetmektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, yakînin, bilginin en üst derecesi olduğunu, şüphe ve tereddütten tamamen uzak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'lâ yûkinûn' ifadesi, insanların Allah'ın ayetlerinin doğruluğuna dair bu kesin bilgi ve inanca sahip olmadıklarını, aksine onları inkâr ettiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'yakîn' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir bilgi değil, aynı zamanda kalbi bir tasdik ve tam bir teslimiyet anlamına geldiğini belirtir. 'Lâ yûkinûn' ifadesi, insanların Allah'ın ayetlerine karşı bu derin ve sarsılmaz imandan yoksun olduklarını, bu nedenle de dâbbenin uyarısına muhatap olduklarını gösterir.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/82) “Söylenen söz, başlarına geldiği zaman, onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız da bizim âyetlerimize insanların kat-i sûrette inanmaz olduklarını onlara söyler.” Onların üzerine kavlimiz vaki olduğu zaman C. Hakk diyor ki, benim bir sözüm, vadim var. Haber verdiği vadi var. Kıyameti koparacağım diye bir programı var. Şimdi biz kıyamet süresi içinde yaşıyoruz ya, bu kıyametin sonuna çok yaklaşıldığı zaman onlar için biz çıkarırız. Lehüm, onlar için. Kimin üzerine. Bütün insanlara bilhassa inkarcılara, mü’min olarak hayatlarını sürdürenler zâten bunları bekliyorlar. Zâten bunlardan haberleri var. İnkâr etmiyorlar ahireti. İşte bu inkâr edenlere bir uyarı olacaktır. Kabullenmeyenler üzerine o vakit geldiği zaman yeryüzünden bir dabbe çıkarırız. Kıyamet alâmetlerinden birkaçından biri dabbetül arzın çıkması. Bu Âyette bunu haber vermekte. bu da Âyetlerimizdendir deniyor.
Tükellimühüm, onlara kelâm eder o dabbe. Muhakkak ki insanlar Âyetlerimize yakıyn ihtisas göstermemişlerdi. Yakınlık kurmamışlardı. Onlar yaşıyorken dünyada, bizim Âyetlerimize böyle bir yakıynlık göstermemişlerdi. Onların
üzerine bu dabbetül arz gelir ve onların üzerine bu kıyamet kopar. Mü’minler üzerine kıyamet kopsada müminler üzerinde fazla tesiri olmaz. Bu dabbe hakkında birçok rivayetler vardır. İlgili Âyetin de olduğu yerde Konyalı Mehmet Vehbi Efendinin tefsirinde ve diğer tefsirler de yeterli açıklamalar vardır, dileyenler oralara bakabilirler.
Dabbe: hayvan cinsi bir varlık olduğu rivayet edilmekte, bu dabbelerden gökyüzünde de olduğu açık olarak yeryüzü ve gökyüzünde diye bahs edilmektedir. Dabbe hayvan türü bir mahlûk ve insân gibi dikey yürüyen, ayaküstü bir mahlûk. Arzdan çıkacağı, yani gökten geleceği değil. Âdem (a.s.) nasıl gökten gelmişti gök ehli. Fakat bu Dabbe arz ehli topraktan çıkacak. Nereden çıkacak. Mekkede zelzele olacağı ifade ediliyor ki, Mekke de pek zelzele olmaz. Ama işte kıyamet yaklaştığında dünyanın birçok yerinde, iç bünyesinde sarsıntı olacak. Bu da dış bünyesine yansıyacak. Neden, dünyanın iç bünyesindeki varlıkları dinamikleri, oradaki ateş küre mağma, biz onun üstünde oturuyoruz, içerdeki hareketler daha artacak.
Kıyamete doğru, iç bünyede birçok bozukluklar olduktan sonra bizim dışımız fesada uğruyor. Dünyada aynen böyle, içi ve dışı olan bir canlı varlık. Bizim hayatımız dikey, bitkilerinde dikey, hayvanların hayatı yatay, dünyanınsa yuvarlak. Yürüyüşü dönmesi. Gökyüzünde yürüyor. C. Hakk diyor, biz onlara gökyüzünde yörünge tayin ettik. Orada yürümektedirler. Birbirlerini aşmazlar. Birbirinin sınırına girmek onlara yakışmaz, deniyor, zâten. Ama biz birbirimizin sınırlarını aşıyoruz, zarar veriyoruz. Dabbe denen varlık 2 ayak üstü yürüyen bir varlık. Mekkede zelzele olacak ve safa denilen yerden, safa ve Merve arası var ya, dabbetül arz çıkacak.
Dabbe nedir diye sormuşlar. Efendimize.
Hadîs, elinde Mûsâ (a.s.) ın asası ve Süleyman (a.s. mın yüzüğü bulunur. Niçin bu Sûre’nin içine almışlar.? İşte bunun için Neml Sûresi’nde Mûsâ (a.s.) ın da kıssası var, Süleymân (a.s.) ın da kıssası var. Onun için buraya uygun görmüş C.Hakk. O elindeki Mûsânın asası ile mü’minin yüzüne dokunur, “haza mü’min” diye yazar.Kafirin yüzüne de Süleymanın mührünü vurur, “haza kafir” diye yazar.
Bunları çıkarmak ta mümkün olmaz.
İşte niye bu yazılacak o zaman, yani her birerlerimizin madalyası gibi adeta takılacak. Daha evvel, bu hadise olmazdan evvel, kimin kâfir, kimin mü’min olduğu belli değildi. Kafir belli, mü’min tasdik ediyor. Münafığın rengi belli değil dışından. O kadar karışacak ki demek bunlar kimin ne olduğu bilinmeyecek o zaman bu mühürle bunlar ispatlanmış olacak. Belki ahrete gittiklerinde de bu mühür onların mü’min veya kâfir olduğunun delili olacak Ve hesapları ona göre görülecek. Kâfirin yüzü kara cehennemlik olur. Böylece belki onlar hakkında hesap kitap olmaz. Özet olarak aslı bu dabbenin.
Bunun bizdeki karşılığı ne. diyelim 1,000 sene Tarihi, vakti C. Hakk habibine bile bildirmemiş. Tarih, saat verilse bile hangi ölçülere göre tarih, saat verilecek. Dünyanın sene ölçülerine göre mi, güneşin sene ölçülerine göre mi. Güneş sisteminin sene ölçülerine göre mi. Yoksa 1 günü bizim senelerimizle 50,000 sene olan hesaplara göre mi, 1 günü 1,000 sene olan ölçülere göre verilecek. Ölçü olmadığı için tarih vermek mümkün değil. Ama genel yoruma göre bizler ahir zaman ümmetiyiz. Ve bizler kıyametin süresini yaşıyoruz. Bizler kıyametin içindeyiz. Kıyamet sadece zelzele olacak diye 1 günde olacak bir şey değil, Muhammed Aleyhisselâm’ın kendisine risâlet, ve nübüvvet verildiği o ikra gecesi ile kıyamet süreci başladı. Buradan ankaraya gitmek için 1 anda değil, başlaması İzmirden otobüse binilecek. Ankarada otobüsten inmek
sonu. Ama o yolculuk devam ediyor. Hayat bir anlık süreç değil. Kıyametinde kendine göre bir yaşamı var, süreci var. Adem (a.s.) mın yeryüzüne inmesi kıyametin ilk alâmeti, neden? Âdem (a.s.) yeryüzüne inmemiş olsa kıyamet ebeden kopmaz. Neden? çünkü kıyamet insân nesli üzerine kopacaktır. İnsân olmazsa kıyamet kopsa da kimi ilgilendirir. Bizi ilgilendirdiği için Âdem (a.s.) mın yeryüzünde görülmesi kıyametin ilk âlâmeti ile, büyük alâmeti işareti ise Hz. Râsûlüllaha risâlet ve nübüvvet verilmesidir. Bunun ile de kıyamet fiilen başlamış oluyor. Anahtar çevrilmiş, sahne açılmış olmakta. O sahne daha devam ediyor. Bunun alâmetlerinden biri de dabbe’dir. Yani o güne kadar yeryüzünde böyle bir mahlûk görülmemiş. Büyüklüğü hakkında bilgi yok. Varlığı hakkında bilgi veriliyor. Bizde de, bizim nefsimizin kıyameti kopacağı zaman böyle bir dabbe, hayvan içimizde üretilecek ve o haber verecek demek ki, yaptı-ğımız iyilikler bunlar, yanlışlar bunlar diye mühürleyecek. İçimizden gelen bilgiyle. Ve o söz verdiği kıyamet vâki olduktan sonra, dabbe de çıktıktan sonra da sûr üfürülecek ve bütün insanların canı alınacak.
Sûr, öküz boynuzuna benzediği söyleniyor, huni şeklinde. Bunu yapacak olan “sarafe,” sarf edecek, İsrâfîl. Sarf edecek, gönderecek. Üflediği zaman bütün ruhları alacak 4 büyük melekten İsrafil. Sarafe, sarf edecek. kendinde olan can alıcı nefhayı sarf edecek, gönderecek.
İsrâfîl’in üflediği sûr korkunç bir ses çıkaracak. Kimyasal bir şey veya rûhsal bir şey çıkaracak. Ne kadar canlı varsa onlara ulaşacak. İsrâfîl sadece mümit Esmâsı var. bakın meleklerin insanlardan değişik özellikleri var. o anda Hay Esmâsı yok. O anda mümit Esmâsı’nı kullan-makta. Aynı İsrâfîl bu sefer Hay ismini kullanmakta can veren olmakta. 2 Esmâ’nın tahakkuku kendinden çıkıyor. Koskoca bir melek bir hayat veriyor, bir hayat alıyor. Başka Esmâ’sı yok. Görevi o diğerleri de böyle meleklerin,
kendilerine has görevleri vardır. İnsân ise böyle değildir. İnsânların melâike’yi kirâm’a karşı çok üstünlükleri vardır. gerektiğinde insân öldürüyor, gerektiğinde insân canlandırıyor, rûhen de olsa bütün Esmâ-i İlâhiye’yi insân kullanabiliyor.