İçeriğe atla
Kasas 7Cüz 20 · Sayfa 386

Kasas Sûresi 7. Âyet

القصص

Sohbete sor

Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en ardi'îh(i)(s) fe-iżâ ḣifti ‘aleyhi fe elkîhi fî-lyemmi velâ teḣâfî velâ tahzenî(s) innâ râddûhu ileyki vecâ'ilûhu mine-lmurselîn(e)

Musa'nın annesine, "Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil'e) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız" diye ilham ettik.

Kasas Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bazı tefsirlerde bu Âyet-i Kerîme’ hakkında Mûsâ (a.s.)’ın annesi de vahye muhatab olduğu için peygamber gibi değerlendirilebileceği belirtilmiştir, ancak bir yönden hanımlardan peygamber olamayacağı hükmü vardır diğer yönden ise buradaki vahiy yeni bir hüküm mânâsına değildir, bilgilendirme mânâsındadır. Cenâb-ı Hakk (c.c) Mûsâ (a.s.)’ın annesine özel olarak “Biz vahyettik” demekle burada kullarına da ne kadar yakın olduğunu göstermektedir.

Mûsâ (a.s.), nehre bırakıldıktan sonra Fir’âvn ’un sarayındaki câriyeler onu görür görmez dilimizdeki karşılığı “Allah verdi” mânâsına gelen “Mû” su ve “şâ” yeşillik, ağaçlık yer mânâlarına gelen iki kelime tamlamasından oluşan Mû-şâ diyerek nidâ etmişler ve daha sonrada bu isim Mûsâ (a.s.)’ın ismi olarak kendisine konulmuştur.

Mûsâ ( مُوسَى ) kelimesinin başında bulunan (Mîm) harfi hakikâti Muhammedî’nin oradaki hâkimiyetidir ve ayrıca (Mîm) harfinin Ebced sayı değeri 40’tır ki kemâlat yaşıdır. (Sîn) harfi ise insân mânâsınadır yâni “Ey Mûseviyyet mertebesinde olan İnsân-ı Kâmil” demektir. Buradaki İnsân-ı Kâmil Îseviyyet ve Muhammediyyet mertebesinin İnsân-ı Kâmil’i değildir çünkü her mertebenin kemâlatı başkadır.

Tenzih mertebesi îtibarıyla İnsân-ı Kâmil’in aldığı isim

“Mûsâ”, teşbihi mânâdaki İnsân-ı Kâmil’in aldığı isim “Îsâ”, Muhammediyyet mertebesi îtibarıyla İnsân-ı Kâmil’İn aldığı isim ise “Yasîn”’dir.

Mûsâ (a.s.)’ın annesinden kasıt, kendi bireysel varlığımız yönünden nefsi külldür. Aklı küllün yaptığı programı sütün ilim olarak değerlendirilmesi yönüyle değerlendirdiğimizde:

“Aklı küllün doğurduğu Mûsâ’mızı nefsi emmâre öldürmek için yollar aramaktadır ve aklı küll bizde nefsi küll vasıtasıyla Mûsâyı ortaya getirdikten sonra nefsi külle onu emzir yani ef’âl âlemi ilimleri ile onu besle diyerek vahiyde bulunuyor.” Dikkat edersek Kûr’ân-ı Kerîm’de doğduğu andaki Mûsâ’yada hitâp vardır, olgun yaşlarındaki Mûsâ’ya da hitâp vardır ayrıca aradaki bütün mertebelerde dahi Mûsâ’ya hitâp vardır. Bütün hitâplar “Mûsâ” adı altında olmakla beraber her hitâp edilen “Mûsâ” mertebesi îtibarıyla başka Mûsâ idi. Mûsâ (a.s.) bu mertebelerden geçerek kendi kemâlatına ulaştı. Bu kemâlatlar çocukluğunda da kendisinde vardı ancak bâtında idi ve bunların ortaya çıkması için birçok mücâdele gerekti, işte aynı şekilde herbirerlerimiz bâtınında olan bu hakikâtlerin ortaya çıkarak faaliyete geçmesi için nefs mücâdelesi dediğimiz bir takım çalışmaları belirli süreleri içinde yapmak zorundayız ki, üzerimizdeki nefs kirlerini üzerimizden atalım.

Nefs mücâdelesi ise sadece oruç tutmak, nâfile namazlar kılmak gibi sûri mânâda değil bunların yanı sıra bâtındaki hakikâtleri ile bunları idrâk ederek bir taraftan sevap bir taraftan terakki yani yükselme elde edilsin.

Bütün bu Âyet-i Kerîme’ler görüldüğü gibi Hak yolunda bizim hayât hikâyelerimizdir ki İslâmi seyir içerisinde hepsinin yaşanması gereklidir. Her ne kadar bizler ümmeti Muhammed isek te bu ümmet oluşumuz sadece sûret olaraktır, bâtınen hangi peygamber mertebesinde bulunuyor isek onun ümmeti olmaktayız.

Abdullah ibni Ömer dedi ki:

Resûlullah buyurdu ki:

“Rüyâda kana kana süt içtim, fazlasını da Ömer bin Hattaba verdim.” Ya Resûlallah! Ne ile tâbir ettiniz diye sorulunca, buyurdu ki: “İlim ile tâbir ettim.” (Müslim).

İşte bu Âyet-i Kerîme’de Mûsâ (a.s.)’ın annesine “emzir” denilmesi bir yönüyle maddi bedeninin beslemesi diğer yönüyle yani batıni olarak ise Mûseviyyet hakikâtlerinin ona anlatılması mânâsınadır.

“Onun için korktuğun zaman onu ilâhî deryâya bırak”, işte görüldüğü gibi amir hüküm ile annesinin görevi onun terbiyesi için onu deryâya bırakmaktır. Mûseviyyet hakikâtinin kaynağı zuhur ederek dünyâya geldiğinde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın “sen nefsi emmâre ve levvâme ordularının onu öldürmesinden korkma, onu benim ilâhî deryâma bırak” hitâbı da gelmektedir.

“ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.” Yâni “Senin üzerine kendimden muhabbet verdim” (Tâhâ, 20,39) Âyet-i Kerîme’si çok açık ifâde edildiği üzere Mûseviyyet mertebesinin bireysel yaşam içerisindeki özel durumunu göstermektedir. Böyle bir oluşumun önünde de kim durabilir ki!

Mûsâ (a.s.)’da bu şekilde olan muhabbet nedeniyle çevresindekiler onu sevdiler yoksa yaklaşık Kırkbin çocuk katledilmiş iken Mûsâ (a.s.)’ı da katledebilirlerdi.

Bâtınen her ne kadar emmâre ve levvâme nefsler bizlerde aklı küllden gelen ilhâmi çocukları öldürse de bu gelen ilhâmi bilgiler bizlerde arka planda yüklü olarak bulunmaktalar yani nefsi emmâre ve levvâme öldürdüğü için yok olmamaktadırlar, batınımızda kayıtlı olarak durmaktadırlar, bizler çalışmalarımızı düzene soktuğumuz zaman, zikirlerimiz, tefekkürlerimiz, gece yolculuklarımız gibi, bu aşamadan sonra bu bilgilerin rûhani güçleri bizimle olmaktadır.

“Ve onu resûllerden kılacağız”, ifâdesi ile genel olarak Mûseviyyet mertebesinin kemâlinin risâlet olduğu belirtilmektedir. Birey olarak bizler de tenzih mertebesinde isek kendi beden mülkümüze bu mertebe îtibarıyla resûl olmaktayız. Hakk’tan bize bu mânâda gelecek olan ilâhî ilhâmlar bu risâlet mertebesini bizim bireysel varlığımızda meydana getirmektedir.

Bu mertebe îtibarıyla ilhâmlar gelmektedir ancak her gelen ilhâm da Hakk’tandır diyerek hemen kabul etmemek önce şeriat ölçüleri içerisinde değerlendirmek ve danışarak uygun ise tatbik etmek gereklidir.


Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi sunalım.

* Ve onun annesi bunu, ancak kendisinin gözü önünde olduğu halde, onu bağlayarak keserler diye, gâsp edici olan Fir’âvn ’un elinden korkarak, idrâki olmadığı halde, Allah Teâlâ'nın ona ilhâm ettiği vahiy ile yaptı. Şimdi kendi nefsinde onu emzirir olarak buldu. Böyle olunca, ne zaman ki onun üzerine korku geldi, onu denize bıraktı. Çünkü atasözünde "göz görmezse gönül katlanır" denir. Şu halde onun üzerine olabileceklerin gözünün önünde olması korkusuyla korkmadı ve olabilecekleri gözüyle görmenin hüznü ile mahzûn olmadı. Ve Rabb'ına iyi zannı sebebiyle kesinlikle Allah Teâlâ'nın onu kendisine geri vereceği onun zannı üzerine üstün geldi. Bundan dolayı kendi nefsinde bu zan ile yaşadı. Ve ümit, korku ve karamsarlığa karşılıktır. Ve ilhâm olundukda bunun için dedi ki: “Belki bu, Fir’âvn ve kıbtî onun eli üzere helâk olan resûldür”. Bundan dolayı kendi tarafına bakarak yaşadı; ve bu evham ve zan ile mutlu oldu. Oysa o işin aslı da bir ilimdir.

* Şimdi Mûsâ'nın sandık içinde denize bırakılması görünüşte, helâk idi. Zâhirde ve bâtında onun için ölümden kurtuluş oldu. Bundan dolayı, nefisler, ilim ile cahillik ölümünden dirildiği gibi diri oldu.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)