Meśelu-lleżîne-tteḣażû min dûni(A)llâhi evliyâe kemeśeli-l'ankebûti-tteḣażet beytâ(en)(s) ve-inne evhene-lbuyûti lebeytu-l'ankebût(i)(s) lev kânû ya'lemûn(e)
Allah'tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!
Allah'tan başka dost edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki, evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.
Ankebût Suresi'nin 41. ayeti, Allah'tan başkasını dost edinenlerin durumunu örümcek ağına benzeterek, bu tür bir dayanağın zayıflığını ve geçiciliğini vurgular. Ayet, 'ittihaz' (edinme), 'evliya' (dostlar), 'ankebût' (örümcek) ve 'beyt' (yuva) gibi temel kavramlar üzerinden sembolik bir anlatım sunar ve bu kavramların dilbilimsel derinliği, ayetin mesajını güçlendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ittihaz' (اتخاذ) kelimesinin 'ahz' (أخذ) kökünden türediğini ve bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek, edinmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın dışındaki varlıkları ilah edinme, onlara güvenme ve onları veli kılma eylemini ifade eder ki bu, gerçek bir dayanak olmaktan uzaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihaz' fiilinin mecazi olarak bir şeyi kendine mesken veya sığınak kılma anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Bu ayette ise, müşriklerin Allah'tan başka edindikleri 'evliya'nın, kendilerine sığınak ve dayanak olarak gördükleri ancak gerçekte hiçbir gücü olmayan varlıklar olduğunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ittihaz' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, Allah'tan başka ilahlar edinme veya yanlış yolları benimseme anlamında kullanıldığını vurgular. Bu ayette de, Allah'ın mutlak otoritesine karşı gelerek başka varlıkları 'veli' edinmenin boş bir çaba olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'evliya' kelimesinin 'veli'nin çoğulu olduğunu ve 'yardımcı, dost, koruyucu, yakın' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın dışında, O'na ortak koşulan ve kendisine güvenilen sahte ilahları veya putları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'veli' kelimesinin 'yakınlık' anlamından türediğini ve hem maddi hem de manevi yakınlığı ifade ettiğini açıklar. 'Evliya' ise, kişinin kendisine yakın gördüğü, işlerini emanet ettiği, yardımına başvurduğu kimselerdir. Ayette, bu yakınlığın Allah'tan başkasına yöneltilmesinin yanlışlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'veli' kavramının Kur'an'da hem olumlu (Allah'ın müminlerin velisi olması) hem de olumsuz (şeytanın kafirlerin velisi olması) anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'evliya' ise, Allah'a şirk koşulan, O'nun yerine konulan ve dolayısıyla insanı yanıltan sahte dostları ve koruyucuları ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ankebût' kelimesinin örümcek anlamına geldiğini ve dişi örümcek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, örümceğin yuvasının zayıflığına ve dayanıksızlığına atıfta bulunarak, Allah'tan başkasını dost edinenlerin dayanağının da aynı derecede zayıf olduğunu sembolize eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ankebût' kelimesinin örümcek anlamına geldiğini ve bu canlının ağının zayıflığı ile bilindiğini ifade eder. Ayetteki benzetme, Allah'tan başkasını veli edinenlerin durumunun, örümcek ağı gibi aldatıcı bir güven üzerine kurulu olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ankebût' kelimesinin Kur'an'da sadece bu ayette geçtiğini ve örümceğin ağının fiziksel zayıflığı üzerinden, müşriklerin dayanaklarının manevi zayıflığını vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu, Kur'an'ın sembolik anlatım gücünün bir örneğidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyt' kelimesinin 'ev, mesken' anlamına geldiğini ve burada örümceğin ağını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'beyt' kelimesi, örümceğin barınağının görünüşte bir ev olmasına rağmen, gerçekte hiçbir koruyuculuğu ve sağlamlığı olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'beyt' kelimesinin 'gecelemek' anlamından türediğini ve 'ikamet edilen yer' anlamına geldiğini açıklar. Örümceğin 'beyt'i ise, onun barınağıdır. Ayette, bu barınağın 'evhen' (en zayıf) olarak nitelendirilmesi, Allah'tan başka edinilen dayanakların ne kadar boş olduğunu sembolize eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'beyt' kelimesinin genel olarak 'ev' anlamına geldiğini ancak bu ayetteki 'beytü'l-ankebût' ifadesinin, örümceğin ağının zayıflığına ve dayanıksızlığına özel bir vurgu yaptığını belirtir. Bu, müşriklerin dayanaklarının da aynı derecede aldatıcı ve güçsüz olduğunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'evhen' kelimesinin 'vehen' (zayıflık) kökünden türediğini ve 'en zayıf' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, örümcek ağının fiziksel zayıflığını vurgulayarak, Allah'tan başkasına güvenenlerin dayanaklarının da manevi olarak ne kadar zayıf olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'vehen' kelimesinin 'zayıflık, gevşeklik' anlamlarına geldiğini ve 'evhen'in ise 'if'al' kalıbında ism-i tafdil olarak 'en zayıf' anlamına geldiğini açıklar. Bu kelime, örümcek ağının hem fiziksel hem de sembolik olarak en dayanıksız yapı olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'vehen' kavramının bir şeyin gücünü ve sağlamlığını kaybetmesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'evhen' kelimesi, örümcek ağının diğer tüm evlerden daha zayıf olduğunu ve bu zayıflığın, Allah'tan başkasına güvenmenin getireceği acizliği sembolize ettiğini açıklar.
Ankebût Sûresi
“Meselu-llezîne-ttehazû min dûni(A)llâhi evliyâe kemeseli-l’ankebûti-ttehazet beytâ(en) ve-inne evhene-lbuyûti lebeytu-l’ankebût(i) lev kânû ya’lemûn(e)” (29/41) Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi! (29/41)
Derviş bir lokma bir hırka yat orada bir parça kalk orada bir parça ne bulursan onu ye böyle bir pejmürdelik değil dervişlik, dervişlik belki sanatların içerisinde en yüce ahlaka en yüce iradeye sahip olmak demek veya olan kimse demektir. Mesleklerin içerisinde en asaletli olan kimse demek derviş demek, neden Allah’ın talebesi oluyorsun, bakın diğer okullara gidildiği zaman o okul gerektirdiği önlüğü formayı istiyorlar okulun asaletini istiyorlar biz Allah okulunda okuyorsak onların hepsinin üstünde bir asalete sahip olmamız gerekiyor.
İşte biz hep yanlış anlamışız bir lokma bir hırka adamsen de derviştir vur tekmeyi gitsin, İsa (as) incilde ne diyor, sana birisi yanağına bir tokat atarsa sen öteki yanağını da çevir ona diyor. O da bir mertebedir, işte burada mühim olan işin asaleti her şeyi yerinde kullanmaktır. Kendi düzeyinde kullanmaktır. Bunun için de irfaniyet gerekiyor bilinç gerekiyor. Biz bunları birbirine karıştırıyoruz o zaman ne yemeğin tadını alabiliyoruz, ne yaptığımız ibadetin zevkini alabiliyoruz, ne de buradan bir ilerleme kayıt edebiliyoruz. Arabamız var benzinimiz var, sahada dönüp duruyoruz. Ve de gittiğimizi zannediyoruz. Halbuki Bakara Suresinde bakın insan şok oluyor Allah’ın Zat’ının kitabında ineğin, örümceğin incirin arının, karıncanın ne işi var diye düşünüyorsunuz ama sonra araştırınca bakıyorsunuz ki o da lazımmış ve yerli yerinde imiş.[34] “ İz- -T-B- ”
Kur’an-ı Kerim’in evvela mealini okumaya başladığımız zaman acayip gelir, ben de ilk tefsire başladığım zaman yani Arapça’dan tefsir okumaya başladığım zaman şaşırıp kalmıştım.
Yani adeta hayel sükutuna uğramıştım Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmeye başladığım zaman. Yani hocam ile birlikte okumaya başladığım zaman. Manaların Türkçeden Arapçaya doğru gidildiği zaman neden çünkü bakıyorum işte Salih (as) ın taşın içinden devesi çıkmış. İşte Hüd hüd kuşu gelmiş Süleyman (as) ın, Musa (as) ın ineği Bakara, inek suresi, örümcekten, karıncadan bahseder, biz arıyoruz İlahi bir kitap acaba neler yazacak içerisinde büyük büyük mertebeler, karınca gitti örümcek şöyle İbrahim (as) a koç geldi. Ben bir şoke oldum, Kur’an-ı Kerim’i ilk okuduğum zaman tercümesini yapmaya başladığım zaman çünkü hayalimizdeki mevzuları orada bulamadık, ama o bizim beşeri hayalimizmiş.
Ne zaman ki hocam oraya kadar okuttu Allah razı olsun, zaman zaman söylerim üç tane yeryüzünde erkek var, üç tane de hanım var, bunların hakkını ödeyemem Allah razı olsun onlardan. Bunun bir tanesi babam, rahmetli, bir tanesi hocam Ahmed hocam Arapça hocası, bir de Nusret Tura Uşşaki Hz. leri Hazmi Babam da var tabi onlar hep aynı sırada Mustafa Safi Babamız var onun kayın pederi onlar hep o gurubun içerisindedir. Bunların hakkını ödemem mümkün değildir ki kendileri helal etsinler, inşeallah ederler, üç tane de hanım var, birisi anam, birisi Rahmiye anam, birisi de bu anam-hanım işte. Onların hakkını ödemek mümkün değildir. O duanın içerisine ne yazdık, “pir dergahında ve cümle dergahlarda hizmet görmüş olan beylerin ve hanımların ruhuna hediye” özel olarak dua yapıyoruz, bu işler kolay işler değildir.[35]
Şimdi hicretteyiz, o gece aşağı yukarı 10-12 kadar kabilenin en silahşörleri en genç delikanlı insanları Hz Peygamberi öldürmeye kast ettiler. Şimdi Mekke’de Hz Peygamberin evinin çevresindeyiz. Orası da doğduğu ev var ya Kabe’nin muhitinde yakın bir yerinde o doğduğu ev belki yaşadığı ev daha Kabe’ye yakındır, karar veriyorlar artık biz bunun çevresiyle ve kendisi ile başa çıkamadık ama merkezi ortadan kaldıralım Yani Hz Rasulullah’ın şahsını ortadan kaldıralım etrafı nasıl olsa dağılır diyorlar ve O’nu öldürmeye karar veriyorlar, nasıl yapalım sonradan nifak çıkmasın diye eğer bir kabileden birisi öldürürse diğerleri o kabilenin düşmanı olacak ve o kabileyi ortadan kaldıracak öyle bir plan kuruyorlar ki her kabileden bir delikanlı bir silahşör tutuyorlar.
Kaç tane kabile varsa her kabileden bir silahşör tutuyorlar. Yani kim vurduya gidecek o kadar kabileye karşı Beni Haşimi kabilesi karşı koyma gücünü gösteremeyeceğinden kim vurduya gider diye düşünmüşler ve on on iki kabileden o kadar kişi akşam üstü gelince toplanıyorlar sabah kapıdan çıkarken öldüreceğiz diyorlar. İçeri hücum edemiyorlar çünkü haneye tecavüz onlarda da uygun değil arab geleneğine göre onlara bedevi dediklerine bakmayın keşeke o bedeviler bu gün olsa da onlara yaşam dersleri verseler, demokrasi dersi verseler. “ İz- -T-B- ”
O bedevi dedikleri Arab’a evine çadırına herhangi bir garib kimse yabancı kimse hiç tanımadığı kimse gelip de onlara teslim olsa düşmanlarına vermiyorlardı onu. Kendi canlarını ortaya koyup kendileri öldürülünceye kadar kendilerine emanet edilen o canı koruyorlardı muhafaza ediyorlardı. Onların bir asaletleri vardı. Kabile asaleti vardı. Daha evvel kendisini ziyarete gelen Hz Âli efendimizi kendi yatağına yatırır, yatağının yorganını da üstüne çeker Âli efendimiz arkasını döner yatar. Efendimiz kapıdan çıkar, Yasin suresini okuyarak, kapıdan çıkarken okuduğu yer, وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لايُبْصِرُونَ 36/9 ayetini önlerinden geçerken okur, avcunada toprak alır ve üzerlerine serper onların aralarından geçer onlar ayakta duruyorlar ellerinde kılıç kapıdan çıksın da öldürelim derken Hz Rasulullah aralarından geçer gider Hz Ebu Bekir’in evine gelir, burada da hadiseye bakın şimdi fedakarlığa bakın cömertliğe bakın Hz İsmail veya İshak’ın gibi boyun koyuşuna bakın. Allah’dan emir almadan sadece peygamberin sevgisiyle yani Allah yap demeden kendi rızasıyla halin gereğine uyarak kendi kendine emir almadan canını Hz Peygambere koşarak vermek vardır.
Şimdi o insanlar dışarıda bekleyen on kişi on beş kişi hepsi silahşör elinden kaçması mümkün değildir, içeri dalsalar kapı ne kadar güvenlik sağlar ittirdin mi içeri açılır, ama bakın onların da asaletleri var, bu kadar olay olduğu halde kimse kimsenin hanesine tecavüz etmiyor. Tabi kışkırtmalar ayrıdır. Kız çocuğunu öldürmek var işte başka adetler var, onlar ayrı ama onların bir de oturmuş olan hukuku var, bir cemiyetin bir kötü yönüne bakıpta bunların hepsi kötüdür demek çok yanlış bir suçlama olur, ön yargılama olur, hakkını vermek lazım her şeyin.
İşte Bedevi dediği o Arab’lar Hz Rasulullah’tan aldığı O’nun nazarına düştüğü o eğitimle kısa bir sürede bu güne kadar o güne kadar bu günden ve kıyamete kadar daha hiçbir kimse o devire ulaşmış değildir. Asr-ı Saadet ismi bakın 20 senelik bir devirdir, işte bu asr-ı Saadet batılıların çöl Arab’ları, çöl adamları dediği kişiler var ettiler. O öyle bir Asr-ı Saadetti ki en önce komşusunu en önce kardeşini düşünür, kendisini düşünmedi. Ama Oyüce Sultan’ın himmetiyle veya eğitmesiyle bakın ne dedi “Kardeşi aç yatarken tok yatarsa bizden değildir” diyor. Bu inanç hangi demokrasi kütüğünde vardır, hangi batılının yazılısında var böyle bir hüküm.
Daha bunun gibi neler tabi biz şimdi bu yönünü anlatmak konumuz değil konumuz, Hz Âli Efendimiz orada canını feda etti, bakın oraya başını koydu, Hz Rasulullah’ın yatağına yastığına başını koydu ve başını da örttü, Hz Muhammed diye %100 katledileceğini bildiği halde hiç tereddüt etmedi. Çünkü kasd hz. peygamberi öldürmek yatakta yatanın da Hz Muhammed olduğunu bildiklerinden öyle zannettiklerinden içeriye hücum edip her biri yorganın altına kılıç darbesi indirse on beş tane kılıç yarasından kurtulmak mümkün mü?
Bakın buna razı oluyor ve Hz Rasulullah’ın yatağına yatıyor. Dışarıdan bakanlar orada yatan birisini görüyorlar kalpleri rahat sabahleyin nasıl olsa çıkacak diyorlar namaz için mescide gidecek biz de gecenin karanlığında vurup iş bitecek diyorlar. Onlar gayet rahat ve emin bir şekilde bekliyorlar, halbuki Hz Resulullah çok daha önce aralarından geçti gitti, ne zaman ki Sabah namazı vakti oluyor, Hz Ali Efendimiz yatağından kalkıyor kapıdan çıkıyor, hepsi şaşkın haldeler bu hadise nasıl oldu biz yatarken gördük Muhammed yattı oraya kalkarken gördük Âli kalktı, kılıç sallamayı bırak bu halin acayipliğinden şaşkın oldular, programları Hz Muhammed’e hücum etmek iken karşılarında hz Âli’yi görünce beyinlerindeki program şaşkın hale geliyor.
Beklediklerinin tam tersi ile karşılaşınca kafadaki o program iptal oluyor, ne yapacağını şaşırıyor, çünkü bu durumda hazırlamış olduğu ikinci bir oluşum yok kalplerinde akıllarında işte oradan ayrıldıktan sonra Hz Ebubekir Efendimizin yanına gidiyor, orada biraz kalıyor, O’nunla birlikte yola çıkıyorlar değişik yönlerden Medine’ye doğru değil de Medine’nin tam tersi istikametinden gitmeye başlıyorlar, nihayet belirli bir süre dinlenmek ve izlerini kayıp etmek için dağ yoluna dağ yolundan da Sevr mağarasına gidenler görmüşlerdir, karşıdan gözüküyor, müşrikler oraya geldiği zaman mağaranın önünde bir güvercin yuvası bir de örümcek ağı görüyorlar.
Rehberleri Muhammed’le arkadaşı bu mağaranın içinde diyor, ötekiler de sen dalga mı geçiyorsun eğer onlar içeriye girmiş olsa bu örümcek ağı bozulacak bu kuş da buradan uçacaktı diyorlar. Kılavuza sen bizi yanlış yönlendiriyorsun diyorlar, ama içeridekiler bu konuşmaları duyuyorlar, daha sonra müşrikler oradan uzaklaşıyorlar.
Şimdi ben size küçük bir soru sorayım neden bir başka hayvan olmadı orada da örümcek ile güvercin oldu, orada bir aslan da kurt da peyda edebilirdi, onları korkutur sokmazdı, o çok ince telli olan örümceğin ağı ile korudu bakın Cenab-ı Hakk ne kadar güçlü karşıdakilerden en zayıf bir mahluk ile korudu. Bir de oraya güvercin koydu. Orada Seddar ismi ile tabi evden çıkarken korudu, Cenab-ı Hakk’ın Kudret ismi de mağara ağzında onları halk etti, de oradaki örümcek rumuzunu neden kullandı, bir başka şeyle de yapabilirdi. Hani bir deyim vardır örümcek kafalı derler, işte o gelenlerin kafasındaki hurafeler Hz peygambere kast etmeler hep örümcek tutmuş bir kafanın neticesinde oluşmaktadır.
İşte ordaki ona perde olan oradaki hayvan örümcek değildir. Kendi kafalarında örümcekleşmiş hayat anlayışıdır. Bu anlayışları onların mağaraya girmelerine mani oldu. Güvercin hani bakara suresinin sonunda İbrahim (as) وَاِذْ قَالَ اِبْرَهِيمُ رَبِّ اَرِنِى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ اَوَلَمْ تُوءْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِى قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ اَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 2/260 Ya rabbi ölümü nasıl halk ediyorsun bana göster dediğinde ya İbrahim inanmıyor musun cevabında Ya Rabbi inanıyorum kalbimin mutmain olmasını istiyorum o halde dört tane hayvan tut diyor, bu hayvanın bir tanesi horoz, bir tanesi tavuz kuşu, bir tanesi güvercin ve kargadır. İşte bakın güvercini burada da görüyoruz. Bu güvercin haberci demektir ama nefsaniyetten haber vericidir. Dünyaya dönük haber vericidir. İlahiyat habercisi değildir. Beşeriyet habercisi, işte onlara o güvercin haliyle nefsaniyetin haberini veriyor. Yani hayel haber veriyor burada yoktur diye aslını hayale çeviriyor, yani var olan şeyi yok gösteriyor, güvercinin orada bulunması da bu yüzdendir.
Orada Kurt da olabilirdi bir başka hayvan da olabilirdi.
İşte o güvercin orada ifade ettiği mana itibariyle varlığı var, fizik varlığı ile birlikte ama fizik varlığın orada olması bu işin hakikatini anlamamıza yetmiyor. Her şeyin manası olduğu gibi batını olduğu gibi ki bu zahir ile batın birleştiğinde ancak bu işlerin hakikati ortaya çıkıyor, örümceğin hakikati ile güvercinin hakikatini anlayamazsak o mağaranın hakikatini hiç anlayamayız. Mağaraya ne diyorlar “gar” diyorlar, hani tren garları var ya oto garlar var ya bunlar mağara demektir, otobüs mağaraları demek, tren mağaraları demek.
İşte bu mağara bizde de vardır, bizde Hira dağı da var, bizde Sevr dağı da vardır. Hepsi bizde vardır, “ne var âlemde o var Âdem’de” demişler, örümcek de bizde var, güvercin de bizde var, yumurtaları da var. Anası da oturmuş yumurtaların üstüne yeni güvercinler oluşturmak için. Oraya gelen müşrikler bu halet-i ruhiye içerisinde sadece onları ellerinde kılıç yürüyen mekanik varlıklar gibi düşünmemek lazımdır, Nasıl Hz Ebubekir efendimizin o anda içinde bulunduğu psikolojik yaşantı vardı, şimdi mağaranın dışına müşriklerle beraber geldik.
Müşrikler döndü mağaradan ayrıldı, biz kapıdayız, çünkü mağara bizim mağaramızdır, onlar orasını feth edemezler ama biz feth ederiz, çünkü efendimiz o mağarayı feth etti, gayri Müslimlere yani ehl-i küfre perdelidir orası. Eğer onlara açık olsaydı onlar da gireceklerdi içeri. Ama o mağaranın içinde bizim canımız var, canımız da tabi kendi canını içeri alacaktır, içeri dışarıda bırakacak değildir. Mağaraya girdik şimdi O’nlarla beraberiz, bakıyoruz ki (sav) efendimizin yanında o yar-ı gar yani mağara arkadaşı biraz heyacanlı heyacanı neden hz Rasulullah’a bir zarar gelirse diye. Bu düşünce ve fedakarlık içerisinde mağarayı tetkik etmektedir. Mağarada birçok delikler var, delikleri üzerindeki elbiseler neler varsa yahut mağaranın içindeki taşlardan ne malzeme bulabildiyse o delikleri tıkamaktadır ki oralardan yılan çıyan çıkıpta Hz Rasulullah’a zarar vermesin diye. Nihayet bütün imkanlarını kullandı ve baktı ki orada bir delik daha var, ona da kapatacak bir şey yok ona da topuğunu dayadı, kendi topuğunu dayadı bir şey çıkmasın diye ve Hz Rasulullah’a da bunu hissettirmedi.
O anda beklemeye başladılar, Hz Rasulullah yorgunluktan başı Hz Ebubekir’in dizinde o anda dışarıda örümceğin ağ yaptığından ve güvercin kuşundan haberleri yoktu. Hz Ebubekir efendimiz çok sıkıntılı bir halde idi. Öyle bir zaman geldi ki gözünden yaşlar akmaya başladı, bir damla yaş da Hz rasulullah’ın yüzüne isabet etti. Oyaştan efendimiz uyandı, ya Ebubekir kardeşim ne oldu, dedi, yok bir şey dediyse de yüzünden bir acı çektiğini hissetti o zaman açıklamak zorunda kaldı Ya Rasulullah bu mağaraya geldiğimiz zaman belki siz de fark ettiniz delikleri kapattım oradan yılan falan çıkıpta size zarar vermesin diye bir deliğe de topuğum ile kapattım ama içeriden bir şey ayağımı soktu beni zehirledi diyor. Oyüzden çok acı çektim diyor.
Ya Ebu Bekir neden baştan söylemedin ayağını çek bakalım diyor ayağını çekiyor işte mübarek ağzının suyundan oraya biraz değdiriyor onun ilacı tedavisi oluyor ve içeridekine sesleniyor çık bakalım dışarıya kim varsa orada diye bir yılan sürünerek adeta özür diler gibi çok yavaşça ortaya geliyor (sav) efendimiz buyuruyor ki benin mağara arkadaşımı yol arkadaşımı neden soktun diyor, o zaman yılan dile geliyor ben böyle edepsizlik yapmak istemezdim diyor, fakat bize çok çok daha eskiden haber verildi ki bu mağarada bekçi ol bir gün gelecek kainatın efendisi bu mağarayı ziyaret edecek siz de O’nu görme şerefine nail olursunuz nesillerden itibaren bu bize öğretildi, biz de bunu bekliyorduk büyük bir ümit ve sabırla vakta ki sen tam geldiniz sizin en yakınınız bize mani oldu diyor yani bu edepsizliğimin kusuruna bakmayın bu sebepten diyor.
Bu hadise mutlak mıdır değil midir, ben bilmiyorum olması da tabi mümkündür, Allah’ın kadir olmadığı hiçbir şey yoktur, veya böyle duygusal bir şeyleri anlatmak için midir ayrı konu ama hakiki islam alimleri hayali ve duygusal şeyleri kitaplarına koymazlar, onun için mutlak olduğuna biz de inanıyoruz. O anda işte bu yılan hadisesinden sonra bir müddet daha bekledikten sonra müşriklerin ayak sesleri duyulmaya başlar, dışarıdan bu arada Hz Ebubekir efendimiz sonun geldiğini zannederek artık burada bizi bulacaklar mağarada hareket kabiliyetleri de yok savaş da edemeyecekler buradan artık bizi alırlar diye büyük bir sıkıntısı vardır.
İşte bu sıkıntısı içerisinde bir ayet gelir, اِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَاثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاتَحْزَنْ اِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ 9/40 “Ey mağara dostları korkmayın ben orada ikinin ikincisiyim” diyor Ayet-i Kerimede çok açık olarak ikinin ikincisi orada benim diyor. Sizle beraber yanınızdayım diyor, korkmayın diyor. İkinin ikincisi ne demektir. Birisi Hz Ebubekir, ikincisi Hz Muhammed, yani ben sizinle beraberim orada diyor. Üçüncü olarak değil bakın ikinin ikincisi olarak ben oradayım diyor. Tabi Allah’ın Zat’ı oradaysa Allah’ın Zat’ının olduğu yere fiilleri tesir edebilir mi, Zat’ı var Zat’ından sonra Sıfatı var, Sıfatı dahi Zat’ına tesir edemez. Bakın ne kadar uç noktada olan yani ef’al mertebesinde olan o varlıklar Zat mertebesine bir şey yapabilme imkanları var mıdır, mümkün değildir, iki dünya bir araya gelse fiil mertebesinden Zat mertebesine ulaşmaları mümkün değildir bırakın tesirini.
Şimdi bakın burada neden bu hadiseleri anlatmaya çalıştım, Hz Rasulullah’ın her iki sahabisine bunlar en yakın devreleridir. Birisi Hz Âli Efendimiz, yatağında canını verircesine yatağına yatması en yakın devresi Hz Ebubekir efendimizin de mağara-ı şerifte bulunması en korkulu devrede yani en kritik devrede bulunması en yakın muhabbetin ve imtihanın en zor olduğu devredir. Ya oradan kaçacaksın o hadiseden uzaklaşacaksın ya da canını oraya koyacaksın.
Bakın şimdi burada Hz Âli Efendimiz mi daha fedakar Hz Ebubekir Efendimiz mi, yalnız sakın yanlış anlamayalım onların birbirinden üstünlük veya aşağılık gibi böyle bir düşüncemiz yoktur, ama bir değerlendirme yapmak zorundayız, ikisinden gelen kanalı anlayabilmek için Hz Ebubekir Sıddık Hz lerinin Efendimize arkadaş olduğu zannedilir, yani Hz Peygambere Hz Ebubekir’in yardımcı olduğu arkadaş olduğu zannedilir, Hz Peygamber Ona arkadaş ve yardımcı idi. Hz Peygamber hakkında ben ikinin ikincisiyim dedikten sonra peygamberin kendine ait korkusu olur mu, peygamberin kendi varlığı yok ki korkusu olsun.
Bakın sakin vaziyette bir gelme ihtimali var ama Hz Âli efendimiz için pencere açık kapı açık mutlak ölüm var, orada. Daha o ayak sesleri gelmeden evvel Hz Ebubekir efendimiz için bir orada korkusu vardır, yani hayali var, psikolojik yönden endişeleri var, işte İşte Hz Peygamber bu endişesini gidermek gönlünü mutmain etmek için orada Hz Ebubekir efendimizi görevinin başlama mekanizmasını çeviriyor. Yani Velilik mekanizmasının başlangıcını çeviriyor. Bakın bu hadiseyi çok iyi anlamamız lazımdır, Nakşibendiye asaletinin ne olduğunu Âli, Alevi asaletinin ve kaynağının ne olduğunu anlamamız için bunlar gerekiyor.
Ya Ebubekir dilini arkaya çevir diyor, döndürüyor dilini ve O’na ism-i Celal telkin ediyor, üç defa. “Allah, Allah, Allah” diye. İşte bu bekriyyet tarikatlarının başlangıcıdır. Nakşibendinin başlangıcı budur. Şimdi burada dikkat çekeceğimiz üzerinde duracağımız nokta şudur. Bakın bu hepimize lazımdır, birincisi endişeli bir psikolojik hayatın olması, orada psikolojik endişeli psikolojik bir yaşamın olması, ikincisi mahalin dar olması bu daha büyük etkendir, yani sınırlı bir mahal olması, yani Hz Rasulullah’tan aldığı veraset sınırlı ve endişeli bir hal içerisindedir. Bunları ne bir kitapta bulmak mümkün ne de lisanda bulmak mümkündür.
Ama bunlar olan hadiseler zaten ben yeni bir şey söylemiyorum hep okuduğunuz şeylerdir, ama ne yapıyoruz dürbünü biraz daha genişletip daha ön plana alıyoruz. İşte bunlar bizim kaynaklarımızdır. Yani bildiğimiz hakikatlerin kaynakları kaynak ne kadar temizse tabi o kadar güzel orada yararlanılıyor kaynaklarımız hepsi temiz birinin içinde % miktarı şöyle diğerinin içinde % miktarı böyle diye düşünmüyoruz.
Yar-ı Gar yani dostun mağarasındayız orada olan hadise şuydu, Hz Ebubekir (ra) Hz Rasulullah ism-i Celali o mağara içinde Hz Ebubekir’e telkin etti. Dilini arkaya döndürerek onun belirli bir sistemi var, burada mühim olan zaman ve mekan ve psikoloji yani orada yaşayan iç bünyedeki oluşum biz ne yazık ki bunları anlatırken maddesini mekanını anlatıyoruz zaman ve ruhsal yönünü yansıtmadan geçiyoruz. Sadece suri ve şeklini aktarıyoruz. İşte bu da tarih kitabı oluyor, din kitabı olmuyor. Tarih kitabını biz dini bir ifadeden bahsettiği için din kitabı zannediyoruz, halbuki tarih kitabıdır, din kitabı değildir.
Bir kimse dini formu olan bir yazar dini formu olan bir kimseyi yazan yazar ona din kitabı diyor o tarih kitabıdır. Bir padişahı yazan yazar o da tarih kitabıdır. Yani bu şekilde bakıldığı zaman yaşanan zahiri hadiselere bakıldığı zaman ama bunun bir din kitabı İlahiyat kitabı olması için İlahiyatına ulaşmış olması lazımdır. Yani o mevzunun içerisinde maddesiyle birlikte Zat’ıyla birlikte özünün de aktarılmış olması lazımdır zahir ve batın olarak. İşte o zaman o din kitabı oluyor işte. Padişahın hayatının batını olmadığından sadece zahirini yazıyor tarih kitabı oluyor. Ama peygamber padişah değildir, Peygamberin Allah ile ilgili bir iç bünyesi vardır. İşte bize lazım olan peygamberin sureti değil Uhud savaşının nasıl yapıldığı kaç kişinin öldüğü değildir, bilgi olarak o da lazımdır, ama peygamberin (sav) efendimizin bu aradaki iç bünyedeki görüntüsü neydi hali neydi, sadece bu değil bütün (sav) efendimizin 23 senelik peygamberliği süresindeki iç bünyesi neydi. İşte bununla da belirtmeye çalıştığımız şey Peygamberin dışını idrak etmek sünnet, içini idrak etmek farzdır. Çünkü Hz Rasulullah’ın içinde var ne varsa. Biz O’nun içindekini bilmedikten sonra dışındakini ezberlesek hayat safhasını başından sonuna kadar ezberlesek Amine’den doğdu babası şuydu, buydu diye bunu bilince bu tarih bilgisinden ileri geçmez.
Her hangi bir padişahın doğması ölmesini okumuşuz fark etmez. Ama bunun farkı işte batınının da bilinmesi ile ancak meydana çıkmaktadır. Bu öyle olduğu gibi işte mağara hadisesinin de batını bilirsek oradaki yaşam çok daha büyük şeyler verir.
Bakın Nakşıbendiye’nin kaynağı mağara yani yar-ı gar ve ikinin ikincisi, Hz Ebubekir efendimizin mutlak lakabı ve hayatını kurgulayan kelime “sıddik” dir. Yani “tasdikçi” olmasıdır. Mutlak tasdikçi olmasıdır. Miraç sabahı Hz Muhammed (sav) işte ben göklere seyran ettim şu kadar zamanda geldim gittim falan diye bahsediyorken müşrikler inanmadılar buna olmaz böyle şey diye inkar ettiler, ettiler ama acaba diye gene de şüpheleri vardı, dediler ki bir de onun arkadaşına danışalım, o akıllı insandır, dediler Hz Ebubekir için her zaman sözüne itibar edilen doğru söz söyleyen gözünü hiçbir şeyden sakınmayan doğrudan ayrılmayan bir kimseydi geldiler Hz Ebubekir efendimize dediler ki “Ya Ebubekir böyle böyle bir şey olur mu, yani insan bir anda gök yüzüne çıkar mı, Hz Ebubekir efendimiz hayır olmaz dedi, böyle bir şey olur mu olmaz dedi, sonra azıcık düşündü size bunu kim söyledi dedi nereden çıktı böyle bir şey dedi, senin arkadaşın söyledi deyince O söylediyse doğrudur dedi.
Bu kadar tasdik yani sıddik. Bu zevat belki Hz Muhammed (sav) in etrafında olmasaydı belki İslamiyet bu kadar kısa sürede oturmayacaktı yerine. Bir not daha düşelim, Hz Ebubekir den sonra Hz Ömer’den sonra, Hz Osman’dan sonra, bir gün yine sahabenin büyüklerinden veya işte çelme takmak isteyenlerden birisi geliyor. “Ya Âli bakın Hz Ebu Bekir zamanında düzenli idi, Hz Osmanda da biraz düzenli idi, kavga falan vardı ama o kadar karışık değildi. Senin devren de ortalık çok karıştı neden böyle oldu diyor, verdiği cevap çok enterasan; Hz Ebu Bekir’in arkasında Hz Ömer gibi Osman gibi adamlar vardı, benim arkamda da sizin gibi adamlar olduğu için karıştı diyor.
İşte bakın Nakşibendiye yolunun o mübarek büyük yolun kaynağında sınırlanma vardır. tasdik var sadece kendinden ortaya bir şey koyma yoktur. Aradaki büyük fark budur. Bakın dar bir mekan karanlık bir mekan yani sınırlı bir mekan o mağarayı delmek mümkün bir şey değildir. Yani sınırlı bir alış sınırlı bir veriş sınırlı bir tasdik vardır. Yanlış anlaşılmasın ben hakem değilim ben bu işlerden anlamam ama öyle diyorlar. Sahneyi de ben kurmuyorum zaten kurmadım orada da yoktum o zaman gerçi olmadığı yerde konuşmak doğru olmaz yalancı şahitlik olur ama yazanlara güvendiğimiz için böyle söylüyoruz, yazanlar böyle yazıyor var mı bir yanlışlık, Yani yazanlar böyle yazmışlar katip arzuhalim yaz yâre böyle demişler o yarlardan da böyle gelmiş ama işte mektubun sana gerçekten dostundan geldiğini bilirsen o aldığın mektup senin için çok muteber bir şey olur. Ama herhangi birinden bir mektup gelmişse o, o kadar olur. İşte biz mektubun bize dosttan geldiğini bilmeliyiz, bu Muhammed (sav) dostumuzdan Efendimizden geldiğini bilmeliyiz. Bir köleye padişahından bir name gelirse ne yapar onu öper öper başının üstüne koyar. İçinde ne varsa en ince teferruatına kadar onu tatbik etmeye çalışır. İsteğini yerine getirmeye çalışır.
Bunu neden yapar sevdiğinden, para pul maişet beklediğinden değildir. Bize en büyük âlemlerin dostu âlemlerin sevgilisi bir kitap göndermiş nağme göndermiş de biz onu başımıza koymuşuz ama sen rafta kenarda dur demişiz. Mübarek aç da oku anlamadın mı bir daha oku, anlamadın mı bir daha oku, bakalım senden ne istiyor. Geleceğin ile mi geçmişin ile mi haberli, istikbalin ile mi haberli yaşadığın anda mı haberli ailen sana askerde iken bir mektup yazmış eyvah diyor. Bizim koyunlar gitti, sel geldi tarlalar gitti, işte senin hani küçük çocuğun vardı ya o büyüdü evlendi gitti, haberler var içinde seni ilgilendiren öz haberler var, sen bakıyorsun bakıyorsun yahu diyorsun işte bu “A”yı ters yapmış bu anlayamadım diyorsun. Bırakıyorsun mektubu sonra bir gidiyorsun eve eyvah kıyamet kopmuş bunu neden bana haber vermediniz. Biz sana mektup gönderdik almadın mı? Diyorlar evet aldım okumadın mı? Okudum ama anlamadım bu şimdi mazeret olur mu? Ama geldiğin zaman cezasını çekiyorsun.
İşte Ebu Bekir-i Sıddık yani tasdik edici tasdiklik mertebesinin en yüce halini zirvesini yaşayan o mübarek kişi bize bu psikoloji içerisinde kendi gücünün ulaştığı yer ve ulaştığı yerden eğitimini sürdürüyor. Bunun dışında bir şey beklenmez zaten. Bu yapı içerisinde bu psikoloji yapısı içerisinde geriye doğru yahut ileriye doğru diyelim neyse o tarihten bizlere doğru bu sistem çalışmaya başlıyor. Yani Hz Ebu Bekir-i sıddık Efendimiz kendisinden sonra aynen bunu aktarıyor, böyle yani Allah’tan Hz Peygamberden almış olduğu bu اِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْ 48/10 bakın orada ne muazzam hadise var, “O kimseler ki seninle alış veriş yapıyorlar onlar Allah ile alış veriş yapıyorlar, Allah’ın elleri de onların ellerinin üstündedir.” Bu alış veriş Allah ile yapılıyor. Bunu ben söylemiyorum ki ayet söylüyor. Eğer biz desek hayır bu alış veriş beşer ile yapılıyor diye o zaman iftira etmiş oluruz ayete de Allah’a da iftira etmiş oluruz. Yok sen yanlış söylüyorsun biz bu alış verişi beşer ile yapıyoruz diye. Bu mantıklı bir şey olur mu, ama sen beşer görürsen şaşar görürsen o ayrı konudur, o seni ilgilendirir Allah’ın kitabını ilgilendirmez ki.
Görülen manzara meydandadır, ama bunda suç aramak ceza aramak yahut mükafat aramak gibi şeyleri bir tarafa bırakıyoruz, menfaatı da mücazatı da bir tarafa bırakıyoruz, biz hakim değiliz, onun mahkumu da değiliz, işimiz o değildir. Ama biz insanız halifeyiz Allah’ın halifesiyiz, bir kişi değil hepimiz aynı değerde aynı kırattayız, kimsenin bir üstünlüğü yoktur bu hususta, yeter ki üstünlük bunu bilmekte yaşamakta ona da üstünlük demeyiz biz kader diyelim. Boş verin ayan-ı sabiteyi. Ama yeter ki bilen olsun da biz de o bilenden öğrenelim bilmeyelim zararı yok varsa eğer ondan taleb edelim öğrenelim.[36] “ İz- -T-B- ” YERİ GELMİŞ
Yeri gelmiş âlemde Venefahtü olmuşuz Kendimizi zahire vurmuşuz Yeri gelmiş Nuh ile seyran etmişiz gemide Hatıra bırakmışız bu yerde Yeri gelmiş İbrahim ile Halil olmuşuz İsmail’i kurban eylemişiz Yeri gelmiş hüsn-ü Yusuf Kenan olmuşuz Yakub’a göz yaşı doldurmuşuz Yeri gelmiş Yusuf ile sultan olmuşuz Mısır’a Yakub’u da koymuşuz bu Yurda Yeri gelmiş Musa’ya asa olmuşuz bir den Yutmuşuz o sihirleri o dem Yeri gelmiş Len terani demişiz ama Kelamullah da demişiz O’na Yeri gelmiş İsa’da olmuşuz Ruhullah Anlamadan sandılar O’nu İlah Yeri gelmiş habib olmuşuz Muhammed’e
Ne sırlar açmışız Can Ahmed’e Yeri gelmiş Halife olmuşuz bu zemine Başka kimler geçer ki yerine Yeri gelmiş hicret etmişiz o gün Mekke’den Görmediler bizi örümcekten Yeri gelmiş Uhud’da çarpışmıştık küffarla Dolu o günler hatıralarla Yeri gelmiş hendeği kazmışız hep birlikte Anlaşılmaz bu işler ikilikte Yeri gelmiş Mekke’yi feth etmiştik o gün Müslümanlara olmuştu düğün Yeri gelmiş Ali kerremallahu veçheden Hayber kapısı koptu yerinden Yeri gelmiş putları temizledik yerinden
Mü’minler hep sevindi eserinden Yeri gelmiş demişiz bi hablil verid sana
Fe eynama’dan hisse alsana Yeri gelmiş Necdet’’e olmuşuz libas İçi dahi nefsinden halas Yeri gelmiş çekmişiz perdemizi sımsıkı Kime düştü ki varlığımızın tasası
30/10/1999 Kabe/ Mekke[37]“ İz- -T-B- ”