Vetilke-l-emśâlu nadribuhâ linnâsi vemâ ya'kiluhâ illâ-l'âlimûn(e)
İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar.
İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.
Ankebut Suresi'nin 43. ayeti, Allah'ın insanlara verdiği misallerin derinliğini ve bu misallerin ancak ilim sahibi kişiler tarafından idrak edilebileceğini vurgular. Ayet, 'misal' kavramının önemini ve 'akletme' fiilinin ilimle olan sıkı bağını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'misal' (مَثَل) kelimesini bir şeyin benzeri, dengi veya bir şeyi açıklamak için kullanılan örnek olarak tanımlar. Ayetteki 'el-emsâl' (misaller) ise, Allah'ın insanlara hakikatleri anlatmak, ibret vermek ve düşünmelerini sağlamak için kullandığı benzetmeler ve kıssalardır. Bu misaller, soyut gerçekleri somutlaştırarak anlaşılmasını kolaylaştırır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki 'emsâl'in mecazi anlatımlar ve hikmetli sözler olduğunu belirtir. Ayetteki 'nadrıbuhâ lil'n-nâs' (onları insanlara veriyoruz) ifadesiyle birlikte düşünüldüğünde, bu misallerin insanlara bir ders, bir öğüt veya bir hakikati açıklamak amacıyla sunulduğu anlaşılır. Bu, Kur'an'ın üslubunda önemli bir pedagojik araçtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'mesel' kavramının sadece bir benzetme olmadığını, aynı zamanda bir hakikati açıklayan, bir durumu temsil eden ve dinleyiciyi düşünmeye sevk eden bir araç olduğunu vurgular. Ankebut 43'teki 'el-emsâl', Allah'ın mesajını insan zihnine yaklaştıran, soyut kavramları somutlaştıran ve böylece ilahi hakikatlerin idrak edilmesini sağlayan örneklerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darabe' fiilinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. 'Misal darbetmek' (darabe'l-mesel) ifadesi, bir misali ortaya koymak, açıklamak veya sunmak anlamına gelir. Ayetteki 'nadrıbuhâ' (onları veriyoruz/ortaya koyuyoruz) ifadesi, Allah'ın bu misalleri insanlara bir lütuf ve açıklama olarak sunduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'darabe' fiilinin 'beyan etmek, açıklamak' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Dolayısıyla 'nadrıbuhâ' ifadesi, Allah'ın bu misalleri insanlara açıkça beyan ettiğini, onları anlaşılır kıldığını ve böylece hakikati idrak etmeleri için bir yol sunduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'darabe' fiilinin 'bir şeyi bir şeye benzetmek, örnek vermek' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'nadrıbuhâ' fiili, Allah'ın bu misalleri insanlara birer örnek olarak sunduğunu, böylece soyut gerçekleri somutlaştırarak anlaşılmasını kolaylaştırdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akl' (عقل) kelimesini, bir şeyi bağlamak, tutmak ve idrak etmek olarak tanımlar. Akıl, insanı hayvanlardan ayıran ve hakikatleri kavramasını sağlayan kuvvettir. Ayetteki 'ya'kıluhâ' (onları aklederler/anlarlar) ifadesi, bu misallerin sadece işitmekle değil, aynı zamanda derinlemesine düşünmek, muhakeme etmek ve idrak etmekle anlaşılabileceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'akl'ı, nefsin ilimleri idrak etme gücü olarak tanımlar. Ayetteki 'ya'kıluhâ' fiili, misallerin yüzeysel bir bakışla değil, derinlemesine bir tefekkür ve muhakeme ile anlaşılabileceğini ifade eder. Bu, ilahi mesajın sadece bilgi birikimiyle değil, aynı zamanda bu bilgiyi işleme ve anlama yeteneğiyle de ilgili olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'akletme'nin sadece entelektüel bir faaliyet olmadığını, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk taşıdığını belirtir. 'Ya'kıluhâ' ifadesi, misalleri anlamanın, aynı zamanda onlardan ders çıkararak hayatına yön verme sorumluluğunu da içerdiğini ima eder. Bu, ilahi mesajın sadece zihinsel bir kavrayış değil, aynı zamanda pratik bir dönüşüm gerektirdiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' (علم) kelimesini bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olarak tanımlar. 'Âlim' ise bu idrak gücüne sahip kişidir. Ayetteki 'el-âlimûn' (bilenler), sadece bilgi sahibi olanlar değil, aynı zamanda bu bilgiyi derinlemesine anlayan, yorumlayan ve ondan ders çıkarabilen kişilerdir. Bu misallerin sırrını ancak bu tür ilim sahipleri çözebilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ilm'in bir şeyi hakikatiyle bilmek olduğunu belirtir. 'El-âlimûn' ifadesi, bu misallerin ardındaki hikmeti, ilahi maksadı ve derin anlamları kavrayabilen, yani sadece zahiri değil, batıni anlamları da idrak edebilen kişileri işaret eder. Bu kişiler, ilahi mesajı yüzeysel değil, derinlemesine anlayanlardır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'âlim' kavramının sadece dünyevi bilgiye sahip olanları değil, aynı zamanda Allah'ın ayetleri üzerinde düşünen, tefekkür eden ve bu ayetlerden ibret alan kişileri de kapsadığını belirtir. Ankebut 43'teki 'el-âlimûn', Allah'ın misallerini sadece okumakla kalmayıp, onların derinliklerine inerek hakikatleri keşfeden ve bu bilgiyi hayatına yansıtan kişilerdir.
Ankebût Sûresi
“Vetilke-l-emsâlu nadribuhâ linnâsi vemâ ya’kiluhâ illâ-l’âlimûn(e)” (29/43) İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar. (29/43)
Yolumuza İnsan-ı Kamil ile devam edelim;
a) Â’MÂ, gizlilikler içinde ve perdeler altında kalan, itlak durumu da nazara alınarak, zatın kendisinden ibarettir…
b) Ahadiyet, kendisinde herhangi bir zuhur itibarı nazara alınmadan, sırf yüceliğine bakarak yüce Hakkın kendi özünden ibarettir… Burada yücelik ve zuhur itibarı vardır; Â’MA'da yoktur…
Yukarıda:
- Zuhurun ve perdelerin itibara alınmasını…
Söyledim… Aslında bu, bir benzetmedir... Ve bunu, dinleyenin zihnine yerleştirmek için söyledim… Yoksa:
- Gizlilik…
Derken, bunu ÂMÂ'nın hükmünde saymış değilim... Aynı şekilde:
- Zuhur…
Derken; bunu da, ahadiyet hükmü arasına katmak istemedim…
Burada sana öğrettiklerimi iyi anlamaya çalış…
Yukarıda anlattıklarımızı ve sana öğretmek istediklerimizi anladınsa, sana başka bir kapı açacağız… Dikkat et ve bil…
Önce kendini ele al... Yüce Allah için, en güzel misali sende bulabiliriz…
Özellikle, ÂMÂ üzerine…
Senin kendine mutlak ve tamamen zuhurun olmadığını nazaraalalım… İşe bu yoldan girelim…
Anlatılan durumunda: Sende ne gibi haller olduğunu bildiğin halde, bir zuhurun olmuyor…
İşbu halinde sen: ÂMÂ'da sayılırsın…
Şimdi bu yoldan, yüce Hakkın ÂMÂ makamındaki durumunu kavrayabilirsin… Zatta, ÂMÂ sensin…
Hele bir bir bak… Sübhan olan yüce Hak, senin aynın ve kimliğindir… İsterse, sen tam hakkın olan bu durumdan gafil bulun…
Biraz daha açalım… Zuhurun olmadığı için ÂMÂ'dasın… Bu da seni bir hicaba büründürmüyor…
Sen ki, anlatıldığı gibisin; yüce Hak için nasıl böyle olmasın? Ona nasıl kendisi kendisine perde olsun... Olmaz; çünkü onun hükmü perdelenmemektir.
Sen de: Kendin için bir zuhur olunca, ÂMÂ'dan sana kalan ne ise… Onunla olur.
Burada, senin için ÂMÂ, halk olma hükmü ile perdelenmendir…
Böyle olunca, sen kendin için zahir olursun… Ama, esas varlığına göre batınsın… Çünkü, özünden perdelisin… Perde ise… Halk olma durumundur…
Yukarıda geçen cümleler, oldukça kapalı geçti… Ve, bir darb-ı meseldir… Bu meselin durumuna, ancak şu âyet-i kerime ile cevap verebiliriz:
— «Bunlar insanlar için getirdiğimiz misallerdir… Ne var ki, onlara ancak, bilenlerin aklı erer...» (29/43) Bu manada, bir hadis-i şerif anlatmamız yerinde olur:
Bir gün soruldu:
— HAK Taâlâ, halkı yaratmadan önce nerede idi?
Resulullah S.A. efendimiz, şu cevabı verdi:
— «Â’MÂ'da idi…»
Bu böyledir… Çünkü tecellisi kendi özünde idi… Yüce isminin iktizası gereğince zatında, önce örtülü idi…
Yukarıdaki cümlede geçen:
— Öncelik…
Sözümüz, hükmen bir önceliktir… Vakte bağlı bir öncelik değildir…
Çünkü Allah-ü Taâlâ, halkı ile arasında: Vakte bağlanmaktan, ayrılmaktan, parçalanmaktan, bitişmekten, bir şeye bağlı olmaktan yana münezzehtir… Çünkü, vakte bağlanmak, ayrılmak, parçalanmak, bitişmek, bir şeye bağlı olmak onun yaratmış olduğu şeylerdir… Kendisi ile yarattıkları arasına ayrı bir yaratılmış nasıl girebilir?
Böyle bir şeyin olması zincirleme bir yolu ve devri gerektirir… Halbuki, bunların olması muhaldir…
Yukarıda anlattıklarımızı ve sana öğretmek istediklerimizi anladınsa, sana başka bir kapı açacağız… Dikkat et ve bil…
Önce kendini ele al... Yüce Allah için, en güzel misali sende bulabiliriz…
Özellikle, Â’MÂ üzerine…
Senin kendine mutlak ve tamamen zuhurun olmadığını nazara alalım… İşe bu yoldan girelim…
Anlatılan durumunda: Sende ne gibi haller olduğunu bildiğin halde, bir zuhurun olmuyor…Şunu demek istiyor: Sen kendi varlığında, kendi kendine duruyorsun, ama hiç bir faaliyet yapmıyorsun, hiç bir zuhurun olmuyor. Ama sen bunların varlığını biliyorsun.
İşbu halinde sen: Â’MÂ'da sayılırsın…
Şimdi bu yoldan, yüce Hakkın ÂMÂ makamındaki durumunu kavrayabilirsin… Zatta, ÂMÂ sensin…
Hele bir bir bak… Sübhan olan yüce Hak, senin aynın ve kimliğindir… Yani, Âmâiyet mertebesinde Sübhan olan yüce Hakk, senin aynın ve kimliğindir diyor. İsterse, sen tam hakkın olan bu durumdan gafil bulun… Sen bunu istersen bilme diyor.
Biraz daha açalım… Zuhurun olmadığı için ÂMÂ'dasın… Bu da seni bir hicaba büründürmüyor… Zuhurun olmadığı için sen, Âmâ'dasın ama perdeli de değilsin.
Sen ki, anlatıldığı gibisin; yüce Hak için nasıl böyle olmasın? Ona nasıl kendisi kendisine perde olsun... Olmaz; çünkü onun hükmü perdelenmemektir. Neden perdelensin ki? Perdeler, hep bizim kafamızda oluşturduğumuz tahayyülattan, hayalattan başka bir şey değil. Cenab-ı Hakk ezelde nasıl ise, şimdi yine öyle. Mahlukat onu bilse de öyle, bilmese de öyle. Biz de onu bilsek de; bizim hakikatimiz, O'nun hakikatinden gayrı bir şey değil, bilmesek de bu böyle.
Sen de: Kendin için bir zuhur olunca, ÂMÂ'dan sana kalan ne ise… onunla olur.
Burada, senin için ÂMÂ, halk olma hükmü ile perdelenmendir… Âmâiyet, senin şu halkıyetinle perdelenmiştir. Halk meydana geldiği zaman, Âmâiyet perdelenmiştir halkıyetinle. Çünkü, Âmâiyet senin içinde kaldı, özünde kaldı.
Böyle olunca, sen kendin için zahir olursun… Ama, esas varlığına göre batınsın… Varlığın meydana çıkınca zahir oldun. Ama esas varlığın batında kaldı, batın oldu. İdrâk edersen, perde kalkıyor, idrâk edemezsen, bu varlığın sana perde oluyor. Çünkü, özünden perdelisin… Perde ise… halk olma durumundur… Halk olma durumun senin perdendir.
Yukarıda geçen cümleler, oldukça kapalı geçti… Ve, bir darb-ı meseldir… Bu meselin durumuna, ancak şu âyet-i kerime ile cevap verebiliriz:
- «Bunlar insanlar için getirdiğimiz misallerdir… Ne var ki, onlara ancak, bilenlerin aklı erer...» (29/43) Bu manada, bir hadis-i şerif anlatmamız yerinde olur:
Bir gün soruldu:
- HAK Taâlâ, halkı yaratmadan önce nerede idi?
Resulullah S.A. efendimiz, şu cevabı verdi:
- «Â’MÂ'da idi…»
Bu böyledir… Çünkü tecellisi kendi özünde idi… Yüce isminin iktizası gereğince zatında, önce örtülü idi…
Yukarıdaki cümlede geçen:
- Öncelik…
Sözümüz, hükmen bir önceliktir… Vakte bağlı bir öncelik değildir… Şu kadar ay, bu kadar sene gibi bir öncelik değil, hükmi bir öncelik.[38] “ İz- -T-B- ”