Âl-i İmrân Sûresi 137. Âyet
آل عمران
Kad ḣalet min kablikum sunenun fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)
Sizden önce(ki milletlerin başından) nice olaylar gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün.
Muhakkak ki sizden önce birçok olaylar, şeriatler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün.
Âl-i İmrân 137. ayet, geçmiş ümmetlerin akıbetlerinden ders çıkarmanın önemini vurgular. Ayet, ilahi yasaların (sünen) işleyişini ve yalanlayanların (mükezzibîn) sonunu gözlemlemek için yeryüzünde dolaşmayı (sîrû) emrederek, tarihsel tecrübelerden ibret almanın gerekliliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halâ (خلا) kelimesi, bir şeyin boşalması, geçip gitmesi ve geride kalması anlamlarına gelir. Ayetteki 'kad halet' (قَدْ خَلَتْ) ifadesi, sizden önceki ümmetlerin başına gelen olayların, ilahi yasaların bir sonucu olarak yaşandığını ve artık geçmişte kaldığını, ancak ibret alınması gereken birer tecrübe olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Halet (خَلَتْ) fiili, 'geçti' veya 'sona erdi' anlamında kullanılır. Burada, geçmiş milletlerin başına gelen olayların, birer ibret vesikası olarak sona erdiğini ve artık onların yerinde başkalarının olduğunu mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sünnet (سُنَّة) kelimesi, takip edilen yol, adet ve davranış biçimi anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'ın geçmiş ümmetler hakkındaki değişmez kanunları ve uygulamaları için kullanılır. Ayetteki 'sünen' (سُنَنٌ) ifadesi, Allah'ın, yalanlayan ve isyan eden topluluklara uyguladığı ilahi yasaların, geçmişte de işlediğini ve gelecekte de işleyeceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sünen (سُنَنٌ), 'yollar' veya 'örnekler' demektir. Burada, Allah'ın geçmiş ümmetlere uyguladığı muamelelerin, yani ilahi kanunların ve cezalandırma biçimlerinin birer örnek teşkil ettiğini ve bunların değişmez olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sünnetullah' kavramının Kur'an'da, Allah'ın evrensel ve ahlaki düzeni yöneten değişmez yasalarını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'sünen' kelimesi, bu ilahi yasaların, geçmiş toplulukların yükseliş ve çöküşlerinde nasıl bir rol oynadığını gösteren tarihsel örnekler olarak anlaşılmalıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Seyr (سَيْر), yürüme, hareket etme ve yolculuk yapma anlamına gelir. Ayetteki 'fesîrû' (فَسِيرُوا۟) emri, sadece fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda geçmiş medeniyetlerin kalıntılarını, onların akıbetlerini gözlemleyerek ibret alma ve tefekkür etme amacını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Seyr (سَيْر), bir yerden bir yere gitmek demektir. Kur'an'da bu fiil, genellikle geçmiş kavimlerin yaşadığı yerleri ziyaret ederek onların durumlarından ders çıkarma bağlamında kullanılır. Ayetteki emir, geçmişin izlerini takip ederek, Allah'ın yasalarının nasıl işlediğini bizzat görmeyi teşvik eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar (نَظَر), bir şeye bakmak, onu düşünmek ve üzerinde tefekkür etmek anlamına gelir. Ayetteki 'fenzurû' (فَٱنظُرُوا۟) emri, sadece gözle görmek değil, aynı zamanda görülen şeyin ardındaki hikmeti, neden-sonuç ilişkisini kavramak ve ondan ders çıkarmak için derinlemesine bir düşünme sürecini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nazar (نَظَر), bir şeyi idrak etmek için yönelmek ve dikkat kesilmektir. Ayetteki bağlamda, geçmiş ümmetlerin akıbetlerine bakmak, onların hatalarını ve bu hataların sonuçlarını anlamak için zihinsel bir çaba sarf etmeyi gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akıbet (عَاقِبَة), bir şeyin sonu, neticesi ve ardından gelen durumdur. Ayetteki 'âkıbetü'l-mükezzibîn' (عَـٰقِبَةُ ٱلْمُكَذِّبِينَ) ifadesi, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini yalanlayanların kaçınılmaz sonunu, yani dünyevi helak ve ahiretteki azabı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Akıbet (عَاقِبَة), bir işin veya durumun sonu demektir. Kur'an'da bu kelime, genellikle iyi veya kötü amellerin kaçınılmaz sonuçlarını belirtmek için kullanılır. Burada, yalanlayanların eylemlerinin doğal ve ilahi bir sonucu olarak başlarına gelen felaketleri anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezeb (كَذَبَ), yalan söylemek, bir şeyi gerçeğe aykırı olarak bildirmek demektir. Tekzîb (تَكْذِيب) ise, bir şeyi yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmektir. 'Mükezzibîn' (ٱلْمُكَذِّبِينَ) kelimesi, Allah'ın ayetlerini, peygamberlerini ve hakikatleri ısrarla yalanlayan, inkâr eden ve bu inkârları sebebiyle ilahi azaba müstahak olan toplulukları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir yalanı değil, aynı zamanda Allah'ın mesajını ve peygamberin getirdiği hakikati reddetme, ona karşı çıkma ve onu değersiz görme eylemini de kapsadığını belirtir. Mükezzibîn, bu reddedişi hayat tarzı haline getirenlerdir ve ayet onların acı sonuna dikkat çeker.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(137) Kad halet min kabliküm sünenün fesîru fil Ardı fenzurû keyfe kâne akıbetül mükezzibîn;)
“Muhakkak ki sizden önce birçok olaylar, şeriatler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün.”