İçeriğe atla
Âl-i İmrân 96Cüz 4 · Sayfa 62

Âl-i İmrân Sûresi 96. Âyet

آل عمران

Sohbete sor

İnne evvele beytin vudi'a linnâsi lelleżî bibekkete mubâraken vehuden lil'âlemîn(e)

Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke'de, alemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Ka'be'dir.

Âl-i İmrân Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(96) (İnne evvele beytin vudıa linNâsi lellezî Bi bekkete mübareken ve hüden lil âlemîn;)

“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kâ’be)dir.” Yeri gelmişken bu Âyet-i Kerîme hakkında daha evvelce yazmış olduğum (6 Peygamber 3 Hz. İbrâhîm a.s.) isimli kitabımızdan faydalı olur düşüncesiyle o bölümü de aktarmayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur daha geniş bilgi bahsedilen kitapta mevcuttur.


Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’ye zâhir-î yönden bakıl- dığında, söylenecek daha başka hiçbir şey yoktur. Aynen olduğu gibidir. Ancak, bâtın-î yönden bakıldığın da söylenecek çok şeyler vardır. Şimdi özetle bunları incelemaye çalışalım.

(1) Yeryüzünde ilk “ev” in olduğu:

(2) İnsân’lar için kurulduğu:

(3) yerinin “Bekke” olduğu:

(4) Mübarek olduğu:

(5) “Âlemlere” hidâyet “Hâdî” olduğu:

Açık olarak ifâde edilmektedir. Şimdi bunları, bir

noktayı hatırlatarak teker, teker incelemeye çalışalım. O nokta da şudur. İnsânlar için kurulduğu halde, bütün âlemlere hidâyet olması nasıldır.? Yeri geldikçe incele meye çalışacağız.

(1) Yeryüzünde ilk “ev” in olduğu:

Yeryüzünde İnsânlar için kurulan, ilk evin ismi aynı zaman da (Beytullah,) “Allah’ın evi” dir. Sâhibi Allah (c.c.) kullanıcısı ise İnsândır. O halde İnsân Allah’ın kiracısı ve misâfiridir. Bu yönden aynı zamanda Allah ehli-Ehlullah’tır.

Zât-ı mutlak â’mâ’iyyetinden Vâhidiyyet’ine tenezzül ettiğinde, kendisinde iki husus’u meydana çıkardı o da “inniyyet’i ve hüvviyyet’i” idi. İnniyyet’ inden, İnsân ve Kûr’ân, zuhur etti işte bu yüzden (ikiz kardeştir,) hüvviyyet’inden ise âlemler ve nokta zuhur mahalli “beytullah-Beyt’ül atik” ortaya çıktı. Daha sonra zât-ı mutlak, Ahadiyyet-inden vahidiyyet-i ne tenezzül ettiğinde, Ulûhiyyet-i ve Rahmâniyyet-i meydana çıktı. Ulûhiyyet’inde bulunan ilm-i ilâhiyyesi, sıfat bölgesi olarak Rahmâniyyet’i ne aktararak, yaygınlaşmasını sağlamış oldu. İşte Ulûhiyyet’in ilmî, mânâ da ilk evi-zuhuru, budur. Buranın diğer ismi de Hakikat-i Muhammed-î dir. Öyle ise bu hâlin diğer ismi, bâtın-î mânâ da, hakikat-i Muhammed-î, İlmi İlâhiyye’nin “beyt-i-zuhur” mahallidir.” Rahmâniyyet-in, nefes-i Rahmân-î si ile ilmi İlâhiyye’de bulunan Esmâi ilâhiye ye lâtif sûretler vererek esmâ âlemine tenezzül etmesi de rahmâniyyet-in zuhur mahalli, Esmâ mertebeside âlem-i melekût olarak rahmaniyyet-in evi (Beyt’ürrahmân) olmuştur. Esmâ âlemi olan mertebe-i ervah’da ki mânâlar da birer elbise giyerek, âlem-i ecsam-cisimler âlemi-âlemi şehadette zuhura çıktıklarında bütün âlemi şehadet bu mânâların “beyt-evi” olmuş bu yüzden buranın diğer ismi “beyt’ül esmâ” dır, diyebiliriz. Bütün bu mertebeler Ulûhiyyet’in zuhur mahalleri olduklarından ve âlemlerin en kemâlli olan zuhur mahalli de bu âlemler, âlem-i şehâdet’in tamamının ismi “beytullah” tır. İşte bu yüzden “bu âlem-beyt-ül atik-eski

ev-beytullah” tır. Bu hakikatin nokta zuhur mahalli ise zâhir âlemin de ki, “Beytullah-beyt’ül atik” ismi verilen İmân ehlini çok cezbeden zâhirde ki “Beytullahtır.” Farkında olmadan câzibesi buradan gelmektedir.

İşte bu yüzden içinde bulunduğumuz şehâdet âleminin tamamı “Beytullah” bunun nokta zuhur mahalli de “yeryüzünde ilk ev” diye bahsedilen bu hakikatin belirtilmesidir, diyebiliriz. İşte bu hususlar Zât-ı mutlak’ın, hüvviyyet-i yönünden “Beyt-ül atik-beytullah” ismiyle zuhuru’dur, diyebiliriz.

(2) İnsân’lar için kurulduğu:

Bilindiği gibi “ev-beyt” insânlar için olmazsa, olmaz- larındandır, ve her insân için de, içinde barınabileceği bir mekâna ihtiyacı vardır. İşte bu yüzden beyt aslî bir değerdir. Yukarıda, geniş ve birey olarak belirtilen, beyt’in, diğer bir mânâ ve temsilcisi ise içinde yaşadığımız evlerimizdir. Bu yönü ile de beytler İnsânlar içindir. Zat-ı mutlak Ahadiyyetinden Vahidiyyet’i ne tenezzül ettiğide, Rahmâniyyet-i yönünden (Errahmân allemel kûr’ân halâkal insân) (Rahmân 1/2/3) te belirtildiği gibi, İnsân-ın halkiyyet zuhuru Rahmâniyyet mertebsine kadar gitmektedir. Hadîs-i kûdsî de de belirtildiği gibi. (Allah Âdem-i Rahmân sûret-i üzere) halketti, (Allah Âdem-i kendi sûret-i üzere) halketti, hükmü ile, Âdem’in halkıyyet-i Rahmâniyyet üzere olmuştur, yâni rahmâniyyet hakikatleri kendinde mevcuttur, demektir. Füsûs-ül Hikem de, ( Allah İnsân-ı zâhir ve bâtın Hakikat-i İlâhiyye üzere “mahlûk” olarak halketmiştir.) Diye ifade edilmiştir. Bu hususta birçok haberler vardır yeri olmadığı için bu kadarla yetinelim istiyorum. İşte bu beyt, Zâhiren insân bedenidir, çünkü (ve nefahtü) nün (38/72) zuhur mahalli ve mekânıdır. “Şerefi mekân bil mekîn-mekânın şerefi içindeki iledir,” denmiştir. İşte muhteşem İnsân bedeni olan mekân, İlâh-î tecelli olan “ve nefahtü” ise o mekânın “mekîn-“i olmuştur, işte bu husus ilk def’a Âdem ismi ile belirtilen “nefs” ismi, de verilen bu mekânda zuhura çıkmıştır. Böylece iki türlü beyt ortaya çıkmış

olmakta idi, biri Zât-î mânâ da, sûret-i İlâhiyye üzere, mekân-ı İlâh-î, olan İnsân, diğeri ise mekân-ı sûrî olan beytullah idi.

İşte bunların ikisi de İnsân içindi. İnsân-ı kâmil ismini de alan bu sûret-i İlâhiyye yi bulamayanlara bunun yerine, sûrî olan beytullah’a Hacc ve Umre hükümleri ile bu hakikatleri yaşama yolu açılmıştır. Bizce hacc’ın tarifi. “Hakikat-i İlâhiyye de cemâlûllah-ı seyr,” dir. Umre ise, “Hakikat-i Muhammediyye de Cemâl-i Muhammediyye yi seyr,” dir diyebiliriz. İşte bu hususların ikisi de İnsân’ın Hakk’ın indinde nasıl bir değeri olduğunu açık olarak anlatmaktadır, ve bir insân’ın kendi değerlerini bilebilmesinin yolunun bu hakikatleri idrak etmesinden geçmektedir. Bu bakımdan, iki beytullah’ın da İnsânlar için kurulduğu açık olarak belirtilmektedir.

(3) yerinin “Bekke” olduğu: Bildirilmektedir.

Osmanlıca Türkçe lügat’ta (Bekke)

(1) Mekke’i Mükerreme’ nin eski adıdır. (2) Bir yerde toplanmak, bir yere cem olmak. (3) İzdiham kalabalık. Diye ifade edilmektedir.

بَكَّة(Bekke) kelimesini özetle incelemeye çalışalım. Ebced hesâbı ile toplu olarak (11) sayı değerinde’dir. ”ب(B) harfi bilindiği gibi “ile-birliktelik” mânâsında’ dır. İki “ك (kef) harfinden biri (kün) diğeri ise, (feyekünü) dür. (ه) (He) ise (Hüvviyyet-i mutlaka) “Hakk’ın Hüvvüyyet-i” zât-î zuhur mahalli’dir. Yukarıda belirtilen hakikatlerin bir sistem içinde zuhura çıkması için Zât-ı mutlak, kudret sıfatı ile (kün) “ol” dedi, bu mânâ, madde’den bir elbise giyerek, önü iki köşeli-makamlı, arkası oval bir yapı olarak (feyekünü) hükmü ile de Zât-ı mutlağı temsilen dünya da ki, yerine ilk hâli ile binâ edilmiş oldu. Sayısal değeri (11) olan bu binânın, gelecekte o mahalde zuhur edecek Hakikat-i Muhammediyyenin de temelleri atılmış oluyordu. (Bekke)

yukarıda da ifade edildiği gibi, bütün ilâh-î mânâların bir zuhur yerinde cem olarak, hattâ izdiham şekliyle akıp gelerek ortaya çıkan Zât-î mahallin ismidir, diyebiliriz. İşte bu hakikat ayrıca “Besmele”nin başında ki, ”ب(B) harfinin diğer bir hususiyetidir. Allah’ın Zât-ı’nın “kün” (kudret sıfatı ile) teşbih mertebesinden zuhurudur diyebiliriz.

O binânın ilk yapılışı hakkında muhtelif rivayetler vardır. Bu rivayetler genelde bir nokta da toplanmaktadır, o ise Âdem (a.s.) ile birlikte yer yüzünde görülmesidir. Genel kabul gören rivayet-i ise yeryüzünde temellerinin melekler tarafından yapıldığı üzerine de cennetten indirilen çadır şeklinde cam fanus gibi bir örtü ile kaplandığıdır. Gayemiz (Beyt-ül atik) in tarihini yazmak olmadığından bu kadar bilgi ile yetinerek daha fazlasını araştırmacılara bırakarak yolumuza devam edelim.

Bu beyt-in temelleri ile oturduğu yerin ismi, ”بَكَّة(Bekke) “Bekke” nin oturduğu mahallin ismi ise bilindiği gibi, “مَكَّة(Mekke) dir. Ebced hesâbı ile toplu olarak (13) sayı değerinde’dir. Görüldüğü ve bilindiği üzere bu sayısal değer Hakikat-i Muhammediyyenin kemâlidir. (Bekke) Hakikat-i İlâhiyyenin zuhur mahalli, (Mekke) ise, hakikat-i muhammediyyenin zuhur mahallidir, diyebiliriz ki; Ora da doğmuştur.

(4) Mübarek olduğu: Bildirilmektedir.

(1) Mübarek, lügat’ta İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud.

(2) Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey. Olarak bildirilmektedir.

O mahalde (1) ci izahta olanların hepsi vardır. Mübarektir çünkü bütün İlâh-î lûtufların kaynağıdır.

(2) ci anlatımda ise, Hakk’a düşman olanların halleri belirtilmektedir.

(5) “Âlemlere” hidâyet “Hâdî” olduğu, bildirilmek tedir.

Görüldüğü gibi “Beyt’ül atik” Mekke’de olmakla birlikte “Âlemlere” hidayet olduğu bildirilmektedir. Bu ifade ile orada ki mahallin bir simge ve bir hakikatin sembolik ifadesidir, diyebiliriz. Şu günkü haliyle üst kata, terasa çıkıp baktığımızda aşağıda görülen muhteşem şekil ve manzara her ne kadar belirli bir sınırlar içinde görünüyor ise de, aslında sonsuz ucu bucağı bilinmeyen bütün âlemleri kendi bünyesinde misâlen ve mânen, bulundurmaktadır. Şöyleki:

Zeminde tavaf edilen mahal “Ef’âl âlemi” (8-10) merdiven ile çıkılan birinci kat “Esmâ âlemi” onun üst katı “Sıfat âlemi” en üst kat teras-ı ise sonsuz “Zât âlemi” ortada duran sevgili ise bir bakıma, “İnsân-ı Kâmil” diğer yönüyle ise, Zât-i zuhur mahalli” dir. Diyebiliriz. Bütün İlâh-î tecelliler orada zuhurda olduğundan ve bütün âlemleri temsil ettiğinden bu yönüyle de “Âlemlere” hidayet olmaktadır. Yâni göremediğimiz Âlemleri orada bir maket olarak bulduğumuzda ve oradan da tefekkürümüzde o Âlemleri hayal eder olduğumuzda ve hayal yönüyle de olsa o Âlemlerin varlığını kabul etmemizden dolayı onlara da hidayet edilmiş olunmaktadır.

Diğer taraftan “Hidâyet ve Hâdî” lügatta şöyle izâh edilmektedir.

(Hidâyete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidâyet yolunu gösteren. Hidâyete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.) Diye belirtilmektedir.

İşte gerçekten o mahal İlâh-î hakikatlerin tümünü bünyesinde cem etmiş durumdadır. Aslında cazibesi de bu yönden gelmektedir. Her nazar eden orada idrak etse de etmese de kendinden ve özünden bir şeyler bulmaktadır. İşte genel de orada tarif edilemeyen muhabbet ve duygusallık bu yöndendir. Bu da kişilere özlerinden gelen bir Hidâyet’tir. Diyerek yolumuza devam edelim. Gayemiz

İbrâhîm (a.s.) tarih-î mânâ da hayat hikâyesini yazmak değil, belki mertebe-i İbrâhîmiyye’nin bazı özelliklerine dikkat çekmeye çalışmaktır.

Âdem (a.s.) dan sonra dünya üzerinden epey zaman geçmiş, nihayet (Nûh) (a.s.) ın zamanı gelmiş ve kavmi tarafından kendine muhalefet edilmiş, nihayet Cenâb-ı Hakk (Nûh) tufanını oluşturmuş, o tufan ile birlikte o mahalde ki, hayat’ta sona ermiştir. Bu arada (beyt-ül atik) in temel üstü gövdesi aynı istikametinde göğe kaldırılmış, ve ismine de (beyt-ül ma’mur) denmiştir. Bu hadiseden sonra yer yüzü İbrâhîm (a.s.) zamanına kadar beytsiz kalmıştır. Bilindiği gibi İbrâhîm (a.s.) ailesi ve beraberindekiler ile bir hayli seyehat yaptıktan sonra (Şam) taraflarında mekân tutup oraya yerleştiler. Aradan bir muddet geçtikten sonra, Hacer vâlide’den (İsmâil) (a.s.) dünya ya geldi, bunu kabul lenemeyen Sera vâlide onların yanından uzaklaştırıl masını istedi, bunun üzerine, İbrâhîm (a.s.) Hacer ve İsmâil-i alıp yola çıktı. İşte bu yolculuğa çıkış dünya tefekkür tarihinin büyük dönemeçlerinden biridir.

Bu yolculuk hakkında değişik rivayetler vardır. Ancak bu yolculuk gerçekten hayret edilecek bir yolculuktur, Hiçbir niyet ve hedefleri olmadan yola çıkan ikisi büyük biri küçük üç yolcuyu kim yönlerdirmişti ki, uzun vadilerden çöllerden dağlardan geçerek nihayet bir yere geldiklerinde orada kaldılar, ancak burada ne bir kimse ne de sığınacak bir yer vardı. Bu yerin neresi olduğu daha sonra anlaşılacaktı. İşte bunu tespit edip ora da karar kılmak bizce İbrâhîm (a.s.) ın kendisine Hakk tarafından bildirilen mucizesidir diyebiliriz. Bu hadise Kûr’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmektedir.

رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي

زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاةَ فَاجْعَلْ

أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوَى إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ

لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

(Rabbenâ innî eskentü min zürriyyetî bi vâdin gayri zî zer’in inde beytikelmuharrami Rabbenâ li yükımüsselâte fec’al ef’ideten minennâsi tehvî ileyhi verzukhüm minessemerâti leallehüm yeşkürun)

14/37. “Ey Rabbimiz!. Ben neslimden bazısını senin Beyti Haremin yanındaki ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz!. Namazı dosdoğru kılsınlar diye. Artık insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyleder kıl ve onlara meyveler-den rızık ver. Umulur ki, onlar şükr ederler.” yukarıda ki Âyet-i Kerîme’nin delâletiyle, tefsir ve tarih kitaplarında da belirtildiği üzere İbrâhîm (a.s.) karar kıldığı o vâdide, eşi Hacer-i ve oğlu İsmâîl-i Hakk’a teslim ederek geri döner. Bulundukları yerde kısa bir süre sonra su zuhur eder, (Zemzem) bunun üzerine kervanlar su vesilesiyle oraya uğramaya başlarlar ve orada yavaş yavaş sosyal hayat gelişmeye başlar ve orası meskûn bir yer halini almış olur. İbrâhîm (a.s.) zaman zaman onları dolaşmaya gelir, yine böyle dolaşmaya geldiği bir seferde, hemen belirtilen Âyet-i Kerîmenin de delâletiyle, tekrar Beytullah-ın inşâsına başlanır.

Beytullah-ın yerinin tespiti hakkında da değişik rivayetler vardır, bir tanesi şudur. Daha sonra o civarın ismine (Mekke) denilecek olan o yerde büyük bir fırtına olmuştur ve bu fırtına ile, o yerlerde sonradan meydana gelen dolgu kum ve taş yığınları sağa sola savrulup dip alan açılınca Beyt-ül Atik-in temelleri ve oturduğu yer (Bekke) ortaya çıkmıştır. İşte İbrâhîm (a.s.) ve oğlu İsmâîl (a.s.) ile birlikte bu temeller üzerine eski kadîm haliyle Beyt-ül Atiği tekrardan yeryüzüne ve İnsânlık âlemine ve bütün âlemlere kazandırmışlardır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)