Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm(e)(s) vemen deḣalehu kâne âminâ(en)(k) veli(A)llâhi ‘alâ-nnâsi hiccu-lbeyti meni-stetâ'a ileyhi sebîlâ(en)(c) vemen kefera fe-inna(A)llâhe ġaniyyun ‘ani-l'âlemîn(e)
Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkar ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O'na muhtaçtır.)
Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.
Bu ayet, Kâbe'nin kutsiyetini, İbrahim'in makamının önemini, Hac ibadetinin farziyetini ve Allah'ın mutlak zenginliğini vurgulamaktadır. Ayet, hem fiziksel bir mekânın (Kâbe) hem de manevi bir ibadetin (Hac) temel kavramlarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesini 'açık alâmet, nişan' olarak tanımlar ve Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden her şeye işaret ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'âyât' kelimesi, Kâbe'nin içinde barındırdığı mucizevi ve açık delilleri, özellikle de İbrahim'in makamını kapsar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âyât' kelimesinin 'alâmetler, nişanlar' anlamına geldiğini ve bu ayette Kâbe'nin şerefini ve kutsiyetini gösteren açık alametler olduğunu ifade eder. İbrahim'in makamı bu alametlerin en belirginlerindendir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da hem 'işaret' hem de 'mucize' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'âyât', Kâbe'nin sadece fiziksel bir yapı olmadığını, aynı zamanda ilahi bir işaret ve mucizevi bir varlık olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'makam' kelimesini 'durulan yer' olarak açıklar ve bu ayetteki 'makam-ı İbrahim'in, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşa ederken üzerinde durduğu taş olduğunu belirtir. Bu yer, Kâbe'nin kutsiyetine ek bir değer katar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'makam' kelimesinin 'kıyam edilen, durulan yer' anlamına geldiğini ve 'makam-ı İbrahim'in, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi yaparken üzerine çıktığı veya namaz kıldığı yer olduğunu ifade eder. Bu, Kâbe'nin tarihsel ve dini önemini pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'makam' kelimesinin 'kıyam edilen yer' anlamının yanı sıra, 'durulan hal ve mertebe' anlamını da taşıdığını belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, Hz. İbrahim'in fiziksel olarak durduğu ve ibadet ettiği özel bir mekânı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emn' kökünden türeyen 'âmin' kelimesini 'korkudan emin olmak, güven içinde bulunmak' olarak açıklar. Bu ayette, Kâbe'nin harem bölgesine giren herkesin, savaş ve düşmanlıktan uzak, tam bir güvenlik içinde olacağı vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âmin' kelimesinin 'korkusuz, emniyetli' anlamına geldiğini ve Kâbe'nin kutsallığı nedeniyle oraya sığınan herkesin güvende olacağını belirtir. Bu, Kâbe'nin sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda bir sığınak olduğunu da gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emn' kavramının Kur'an'da 'güvenlik, emniyet' anlamının yanı sıra, 'iman' ile de yakından ilişkili olduğunu belirtir. Kâbe'ye giren kişinin 'âmin' olması, hem fiziksel güvenliği hem de ilahi koruma altında olmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hacc' kelimesini 'bir yere yönelmek, kasdetmek' olarak tanımlar ve şer'î anlamda Kâbe'yi belirli vakitlerde, belirli ibadetlerle ziyaret etmek olduğunu belirtir. Bu ayette, gücü yetenlere farz kılınan ibadet olarak geçer.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hacc' kelimesinin 'tekrar tekrar bir yere yönelmek' anlamından geldiğini ve Kâbe'ye yapılan ibadetin de bu anlamı taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'hicc' kelimesi, bu ibadetin farz oluşunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hacc' kelimesinin kök anlamının 'bir şeye yönelmek, onu kasdetmek' olduğunu ve Kur'an'da bu kelimenin özel olarak Kâbe'yi ziyaret ibadetini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, bu ibadetin Allah tarafından insanlara yüklenen bir görev olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istita'a' kelimesini 'güç yetirmek, takat getirmek' olarak açıklar. Bu ayette, Hac ibadetinin ancak yolculuk yapmaya ve ibadetleri yerine getirmeye gücü yeten kişilere farz olduğunu belirtir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istita'a' kelimesinin 'bir şeyi yapmaya kudret bulmak' anlamına geldiğini ve bu kudretin hem fiziksel hem de maddi imkanları kapsadığını ifade eder. Hac için 'istita'a', yol masraflarını karşılayabilme ve sağlıklı olma şartlarını içerir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istita'a' fiilinin 'tav' kökünden türediğini ve 'güç, takat' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'menista'a ileyhi sebîlâ' ifadesi, Hac ibadetinin ancak yolculuk yapmaya ve ibadeti eda etmeye muktedir olanlara farz olduğunu açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğanî' kelimesini 'ihtiyaçsız, zengin' olarak tanımlar ve Allah için kullanıldığında, O'nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu belirtir. Bu ayette, insanların Hac yapıp yapmamasının Allah'ın zenginliğine hiçbir etkisi olmadığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğanî' kelimesinin 'kendi kendine yeten, başkasına muhtaç olmayan' anlamını taşıdığını ve Allah'ın 'el-Ganiyy' isminin bu anlamı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Allah alemlerden müstağnidir' ifadesi, O'nun mutlak bağımsızlığını ve yüceliğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ğanî' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak kudretini ve bağımsızlığını ifade eden temel bir sıfat olduğunu belirtir. İnsanların ibadetleri veya inkarları, Allah'ın 'ğanî' olma vasfını değiştirmez; O, her zaman ve her durumda müstağnidir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(97) fiyhi Âyâtün beyyinatün Makamu İbrâhîm* ve men dehalehu kâne aminâ* ve Lillâhi alenNâsi hıccül beyti menistetaa ileyhi sebiyla* ve men kefere feinnAllahe Ğaniyyün anil alemiyn;)
“Onda apaçık deliller, İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insânlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç) dir.”
(Aynı kitaptan devam ediyoruz) görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme de, diğer Âyet-i Kerîme’nin bir benzeridir ancak bura da çok mühim bir ifâde daha vardır.
“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Bu ifâdenin ise, üzerinde çok durulmalıdır. Allah’ın Hakk’ı demek bunun mutlaka ödenmesi demektir. İşte bu yüzden, zâten Hacc farz olmuştur. Aslında her farz Allah’ın hakkıdır. Yâni belirlenen şartlar altında kulun kulluk borcudur. Zâten bunlar açık olarak belirtilmiştir. Ancak bu husus klâsik mânâ da hemen söylenip geçilecek bir mes’ele değildir. Allah’a olan borçlar her mertebe de olan kişilere göre değişik anlayışlar ve bu anlayışlara göre de tatbikatları gerekmektedir.
Şöyle ki, şeriat mertebesinde olanın bunları tatbik edişi fiil olarak aynı olsa bile, anlayış olarak başkadır. Tarikat mertebesi de öyledir. Hakikat ve Marîfet mertebeleride öyledir. O halde yerine göre bunların hepsi ile amel etmek gerekir. Ancak bunun için’de irfaniyyet
gerekir. İşte kişi hangi mertebenin anlayış ve idraki içinde yaşıyor ise yaptığı fiilleri o mertebe itibari ile değerlendirilir.
Bu mertebelerin hepsini ayrı, ayrı yazmağa fazla zamânımız olmadığından, hakikatleri yönünden anlama ya çalışalım. Birde şöyle bilelim ki;
Farzlar, Allah’ın Zât-î hakk-ı, bizimde zâtımızı ilgilendiren zât-î borçlarımızdır.
Sünnetler ise, Peygamberimizin Sıfât-î hakk-ı, bizim de sıfatlarımızı ilgelendirilen Sıfât-î borçları-mızdır.
Hâl böyle olunca bu borçların, kişi hangi mertebede bulunuyor ise o mertebeden bunların mutlaka o ibâdet tatbikatları yapılarak ödenmesi gerekmektedir, aksi halde büyük bir borç yükü ile âhirete gidilecektir.
Farz olan ibâdetler, Rûh yönüyle, sünnet olan ibâdetler ise Nûr yönüyle yapılan ibâdetlerdir. Bunların farkında olmayan ibâdet ehli ise fiillerini beden yönüyle yapmaktadır.
“beyti hacc etmek Allah Teâlâ için bir haktır.” Hacc’ın ve umrenin edâ edilmesi, Allah’a (c.c.) ve Peygamberine olan borcun ödenmesidir. Daha başka yerlerde de belirttiğimiz gibi. Hacc. “Hakikat-i İlâhiyye de cemâlûllah-ı seyr.” Umre ise hakikat-i İlâhiyye de Hakikat-i Muhammediyye yi seyr” dir.
Aslında genel anlamda “borç ve hak” olarak ifâde edilen husus, Zâtından, Zâtına olan yolculuğudur.
(İnsân-ı Kâmil, Hakikat-i İlâhiyye üzere mahlâktur, ve sûret-i Rûhiyyesi ve cismâniyesinin cümlesi Allah ismi Câmî-i’nin gölgesidir.) Diye ifâde edilmiştir.
Bu yolculuk “Hacc ve Umre” olarak İsimlendirilmiş tir, her merteben bir çok ifâdeleri vardır, bâtında Allah-ın zât-ı olan Hakikat-i ilâhiyye yi, zâhirde olan hakikat-i İlâhiyye üzere, zâhirde mahlûk olan İnsân-ı Kâmil-in ziyâretidir.
BU ziyâret işte bu yüzden farzdır, çünkü bütün bu âlemler İnsân-ı Kâmil için halkedilmiş, İnsân-ı Kâmil ise hakkın bütün vasıflarıyla techiz edilerek Hakk’a ayna olmak üzere zuhura çıkartılmıştır, işte Hakk bütün bunları zât-î zuhuru olan, “yere göğe” yüklemediği emânetini, İnsân-ı Kâmiline yüklediği için bu yükün de kendisi olduğu için, işte bu yükle yâni kendi hakikatiyle zâhiren, bâtınını ziyâret ve bâtınına ayna etmiş olmaktadır. Böylece Hacc ve Umreye gelenlerden zâtınını seyretmektedir.
Buda iki türlüdür biri bilinen sûrî yolculuktur diğeri ve aslî olan ise bir ömür boyu sürecek olan gerçek seyr-ü sülûk neticesinde oluşacak olan fenâ ve bakâ mertebeleri içinde zâtına ulaşmaktır. İşte bu Bâtın-î Hacc’tır ve Cenâb-ı Hakk’ın istediği hak, budur yâni dünya ya gönderği ve kendine zât-î zuhurunu emânet ettiği İnsân-ı kâmilinin yollarda oyalanmayıp tekrar kendine yâni aslına dönmesini istemesidir.
“Ve her kim inkâr ederse” Bu hakikatleri her kim inkâr ederse mes’ûliyyet-i kendine aittir ve neler kaybettiğinin farkında da değildir.
“şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir.” Zât-ı mutlak ifâdesiyle Allah-u Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir bu mertebe ise “tenzîh-i kadîm” “mutlak tenzîh” tir, diğer tenzîhler ise mukayyet-kayıtlı tenzîhlerir ki, tenzîh edenin mertebesi ve idrakine göredir. Yukarı da bahsedilen haller ise Zât-ı mutlağın, Zât-ı mukayyet hükümleri içinde oluşan Zât-î yaşam halleridir.
Bu halleri de böylece özetle ifâde ettikten sonra yolumuza devam edelim.