Huden verahmeten lilmuhsinîn(e)
(2-3) Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş ayetleridir.
O, güzellik ve iyilik yapanlar için bir hidayet ve rahmettir.
Lokmân Suresi'nin 3. ayeti, Kur'an'ın müminler için bir hidayet ve rahmet kaynağı olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, özellikle 'muhsinîn' kavramı üzerinden, bu ilahi rehberliğin kimlere yönelik olduğunu ve ne tür bir fayda sağladığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüdâ (هُدًى), Allah'tan gelen doğru yolu gösterme, irşad etme ve hakikate ulaştırma anlamındadır. Ayetteki 'huden' kelimesi, Kur'an'ın insanları sapkınlıktan kurtarıp doğru yola ileten bir rehber olduğunu ifade eder. Bu, sadece bilgi vermekle kalmayıp, aynı zamanda kalpleri aydınlatan bir yol göstericiliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'hüdâ', Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve 'dalâl' (sapıklık) kavramının zıttıdır. Kur'an'da hüdâ, Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi rehberlik ve doğru yol anlamına gelir. Bu ayette Kur'an'ın, 'muhsinîn' için bir hidayet kaynağı olması, onların bu rehberliği kabul etmeye ve ona göre yaşamaya hazır olduklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rahmet (رَحْمَةً), Allah'ın kullarına olan lütfu ve ihsanıdır. Bu ayette Kur'an'ın 'muhsinîn' için bir rahmet olması, onların bu kitaptan faydalanarak dünya ve ahirette iyiliklere nail olacaklarını, Allah'ın affına ve merhametine ereceklerini ifade eder. Bu, sadece manevi bir lütuf değil, aynı zamanda dünyevi sıkıntılardan kurtuluş ve huzur kaynağıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmet, kalpteki incelik ve şefkat duygusudur ki, bu duygu kişiyi başkalarına iyilik yapmaya sevk eder. Allah'ın rahmeti ise, O'nun kullarına olan lütfu, ihsanı ve bağışlamasıdır. Ayetteki 'rahmeten' kelimesi, Kur'an'ın 'muhsinîn' için bir lütuf ve bereket kaynağı olduğunu, onlara hem dünyada hem de ahirette fayda sağlayacak ilahi bir ihsan olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, rahmet kavramının Kur'an'da geniş bir semantik alana sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'rahmet', Kur'an'ın 'muhsinîn' için getirdiği manevi ve maddi faydaları, Allah'ın onlara olan özel ilgisini ve lütfunu ifade eder. Bu, onların doğru yolda olmaları sebebiyle elde ettikleri ilahi bir karşılıktır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Muhsinîn (مُحْسِنِينَ), ihsan edenler, yani Allah'a karşı görevlerini en güzel şekilde yerine getirenler ve insanlara karşı iyilikle muamele edenlerdir. Ayette Kur'an'ın hidayet ve rahmetinin 'muhsinîn'e tahsis edilmesi, bu ilahi lütuflara ancak ihsan sahibi kimselerin layık olabileceğini gösterir. Onlar, Allah'ın emirlerine uyan, yasaklarından kaçınan ve her işini en iyi şekilde yapmaya çalışanlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhsan (إحسان), bir şeyi güzel yapmak, iyi davranmak ve bir görevi en mükemmel şekilde yerine getirmektir. Muhsinîn ise, bu niteliklere sahip olanlardır. Ayetteki 'muhsinîn' ifadesi, Kur'an'ın rehberliğinden ve rahmetinden faydalanacak olanların, sadece iman etmekle kalmayıp, aynı zamanda amellerini de güzelleştiren, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet eden kimseler olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihsan' kavramının Kur'an'da ahlaki mükemmelliği ifade ettiğini belirtir. 'Muhsinîn', sadece iyi işler yapanlar değil, aynı zamanda bu işleri bilinçli bir şekilde, Allah rızası için ve en güzel biçimde yapanlardır. Bu ayette Kur'an'ın 'muhsinîn' için bir hidayet ve rahmet olması, onların bu ahlaki olgunlukları sayesinde ilahi lütuflara daha açık olduklarını gösterir.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(٣١.٣)
~~31.3~
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.3 - Hudev ve rahmetel lilmuhsinîn.
Diyanet Meali:
31.3 - (2-3) Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş âyetleridir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.3 - Hidayet ve rahmet için o (güzellik yapan) muhsinlere
NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B-
Bu Ayet-i kerime. “hidayet ve rahmetin Muhsin’ler için indirildiği bildirilmektedir.
Muhsin’ler, kendilerine ihsan edilen ve bunları başkalarına ihsan eden kimselerdir. İhsan ise zahir ve batın olmak üzere iki türlüdür, birisi maddi manada birilerine herhangi bir ihsan- yardımda bulunmaktır. Diğeri ise zat-i olan irfaniyet bilgilerini hak ve ihtiyaç ehline zaman kaydı olmadan aktaranlar-verenlerdir.
İşte bu zati irfaniyet bilgilerini alanlar Muhsin-kendilerine ilahi hakikatler ihsan edilmiş olan kimselerdir. Ancak bu Muhsinler zat-i hakikatleri ihsan edebilirler. İz--T-B-
(72-İman ve İkan- Kitabımızdan, sayfa-146-) dan itibaren konuyla ilgili bazı bölümleri aktaralım. İz--T-B-
İSLÂM, ÎMÂN, İHSâN, ÎKÂN, BAHSİ
Euzü billâhi mineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmâmnirrahîm.
Elhamdüllillâhi Rabbil alemîn, vessalâtu vesselâmu alâ Resulina Muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ecmain.
Muhterem okuyucum, evvela Cenab-ı Hak'tan cümlemiz için akıl, fikir, zeka ve gönül genişliği niyaz ederim.
Konumuz İslam, iman, ihsan ve ikan'dır.
Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya'mur'dan, rivayet edilen bir Hadis-i şerifle, yüce kitabımızın 2'inci süresi olan, Bakara süresinin ilk beş ayeti ve ihsân'dan bahseden diğer bazı âyetlerden de yararlanmak istiyoruz.
Daha ziyâde dikkatimizi çeken "İHSÂN" kelimesidir.
Yahya bin Ya'mur; Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan, o da babası Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh)dan rivayet ediyor.
Babam bana şunu anlattı: (Özetle) "Ben Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)ın önüne oturduktan sonra sormaya başladı:
Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!
Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı;
"İslâm", Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir".
Yabancı: "Doğru söyledin" diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
"Bana îmân hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı:
Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır!
Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
"Bana ihsân hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) açıkladı:
"İhsân" Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de 0 seni görüyor." Adam tekrar sordu:
"Bana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında bilgi ver!" Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) bu sefer "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor" karşılığını verdi.
Yabancı: "Öyleyse kıyametin, alâmetinden haber ver!" dedi.
Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı.
(Bir cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti.
Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben; "Allah ve rasulu daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrâîl aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi: dedi" "ilâ ahır" (1)
(1) Kütüb-i sitti C.1, Sahife 50, 15. No. Hadis.
Çok büyük anlam ve incelik taşıyan bu hadis"e "Cibril hadisi" de denmektedir.
Aziz kardeşlerim. Yukarıda "hadis" içinde geçen "ihsân" "Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu (şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz gerekmektedir.
Allah'ı bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli merhale vardır. Bunlardan birincisi Allah'ı bilmek yani Allah'ın var olduğunu bilmektir. ikincisi Allah'ın nasıl bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak bilmek, îmân etmektir. üçüncüsü ise Allah'ı müşahede etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece müşahede, "şâhit olma" olgusuna yol açar ki bu da "eşhedü" kelimesiyle ma’nâsını bulur.
Cibrîl hadisindeki "ihsân" sorusu ya da konusu, biraz daha şûmullendirilirse, şu eklemleri yapmak gerekecektir: İhsân kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zahiri yani maddi, görünür mertebede, diğeri de batınî yani ma’nevî, ibret ve irfan bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.
Bunlardan maddî mertebedeki zahirî anlamı ihsân, vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir. Ma’nevî mertebedeki bâtıni anlamı ihsân (ise) Allahü tealâyı şimdilik görememekle birlikte, onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.
İşte bu hakikati yakalayan kimse, Cenâb-ı Allah'a giden yolun başlangıcını bulmuş olur. Cibril hadisindeki özellik, bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile sergilenmektedir.
Şimdi, namaz kılmakta olan kişinin Cenâb-ı Allahı görmesi veya Cenâb-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir şekilde yaklaşalım.
Genelde bir kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyorsa hedef tutmuş demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifadeyle, burada görebilirlik hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle hedefler kitlenemeye bilir. Bunun pek çok sebebleri olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar; a) kişinin gözündeki gözlük uygun değildir. b) gözde katarakt, miyop, hipermetrop veya astigmat rahatsızlığı vardır, c) hava kararmış veya sisli olabilir, d) göz kapağı kapalıdır, e) kördür v.s.
Bu varsayımlara daha pek çokları eklenebilir. Ama inkârı mümkün olmayan bir gerçek vardır ki o da Allah-ı azimüşşanın bizleri ve her şeyi her daim görmekte oluşudur. İşte biraz evvel ifade ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah (c.c.) tarafından gerçekleştiğine göre, bizlerin de O'nu görebilirlik hükmü gereğince görmemiz icabeder.
İnsanlığın ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının kapısı, ihsân ifadesindeki gizli ma’nâ ile aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek O'nu göremiyorsak yukarda sıraladığımız veya daha sıralayamadığımız hallerle malülüz demektir. İşte başlangıçtan beri "İhsân" nedir? Ne demektir? diye açmaya çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha artmıştır sanırım.
İlerdeki bölümlerde "İhsân" ile ilgili izahatımıza devam edecek olmakla beraber, başlangıçta bu konu için yararlanacağımızı söylediğimiz Bakara suresinin ilk ayetlerine değinelim. İz--T-B-
Yukarıda da kısmen bahsedilmişti.
Bakara suresi, bilindiği gibi Kur'an-ı Kerîm'in 2'nci suresidir. İçerisinde Hz. Musa’nın inekle ilgili bir hikâyesi bulunduğundan Bakara yani inek suresi diye adlandırılmıştır.
Bak-Ara şeklinde telâffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu sure, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar bak-ara demekte hatta daha geniş ma’nâ sıyla da bütün Kur'an-ı Keriym-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup duvarlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir kitabın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir.
Açma olgusu da işte "Fatiha" suresiyle, açmak ma’nâ sına gelen "Fatiha" kelimesiyle yerine getirilmektedir. Tesadüfle açıklanamayacak bu oluşumların hatırlanmasından sonra Bakara suresinin ilk ayetlerine şöyle bir göz atalım.
"Elif Lam Mim" (Sûre 2 Ayet 1) huruf-u mukattaa diye tabir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kâmil insanın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan (ا ) elif Ahadiyet mertebesini, (ل ) Lâm Lâhut mertebesini, (م ) mim de makam-ı Muhammediyyeyi temsil ediyor. Ayrıca bir bakıma bu âlemlerin koordinat noktalarını da belirtmektedirler.
Elif dediğimiz zaman - eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak - bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb'a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini ifade etmekte olduğunu hatırlarız. (2)
(2) İrfan mektebi adlı kitabımızda anlatıldı. İz--T-B-
Cenâb-ı Allah'ın elif, yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra Lâhut âlemini, diğer bir ifadeyle Vahidiyet ve sıfat alemlerini, sıfat âlemi de bu âlemleri meydana getiriyor. Böylece hakikat-i Muhammedi bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan elif, Lâm, mim'in her biri ayrı bir kitap; Kur'an-ı Keriym'in kendisi bir kitap, İnsân-ı kâmil dahi bir kitaptır. "Zalikel kitabü la raybe fihi hüden lilmüttekın" (Sûre 2/Ayet 2) "Bu o kâmil kitaptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yoktur. Takva sahiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden korunanlara, ALLAH'tan korkan, .sakınan ve gereği gibi kulluk edenlere) hidayettir, yol göstericidir." Buradaki ittikayı yani sakınmayı ma’nevi yönüyle yorumlamak, kendi varlığının hakikatinin, Hakk'ın hakikati olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk'ın varlığı olduğunu idrak ederek hayatını sürdürmek şeklinde anlamalıdır.
"Ellezine yü'minüne bilgaybi ve yükımünessalâte ve mimma razeknahüm yünfikun" (Sûre-2 Ayet 3) Evvelâ bunu, hemen bütün Kur'an-ı Keriym'lerin Türkçe açıklamalarındaki izah şekliyle tercümesini yapalım ve sonra da bu izahlardaki bir eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim. Genelde bu ayet "O takva sahipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe iman edenler ve namazı dosdoğru kılanlar ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan ALLAH yolunda sarf ederler, şeklinde açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin anlaşıldığı sanılır. Oysa ki burada küçücük bir takı ile oynayarak manâ başka bir zemine kaydırılmaktadır.
Arapçada "be" takısı, "ile" "birlikte" lik anlamında kullanılır. "Bil gaybi" deyince de, "gaybı ile" diye tercüme edip "gaybı ile îmân ederler" demek yerine, cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba îmânın daha inandırıcı bulunması nedeniyle "gayba îmân ederler" şeklinde tercümelerle karşılaşılmaktadır.
Eğer "gayba îmân ederler" denmek istenseydi "yü'mimüne bil gaybi" yerine "yü'minünelgaybe" denirdi. Demek ki burada yüce ALLAH'ımız tarafından vurgulanmak istenen sadece "gaybe îmân" değil kişinin kendi gaybı ile îmân ve gaybı tasdik söz konusudur.
Az yukarıdaki izah tarzı ALLAH'ın gâipte olduğunu düşünenler için doğrudur. Ama... acaba... ALLAH (c.c.) gerçekten sadece gaipte midir?
"ALLAH'u nurussemavati vel ardı" (Sûre 24/Ayet 35) "ALLAH c . c . göklerin ve yerin nurudur."
"Velillâhil meşriku vel mağribu fe eynema tüvellu fesemme vechullahi, innellahe vasiun alîm" (Sûre 2 Ayet 115)
"Doğu da batı da ALLAH'ındır (c.c.) nereye dönerseniz ALLAH'ın vechi orasıdır. ALLAH (c.c.) herşeyi kaplar ve herşeyi bilir:
"Bunlar ve benzeri birçok âyetler ALLAH'ın (c.c.) sadece gaipte olmadığının açık ifadeleridir.
"Alimül gaybi veşşehede" (Sûre 59 Ayet 22).
"O, görüleni de görülmeyeni de bilendir." Dendiğinde alemlerin; biri gaip alemi, diğerinin de şehadet yani müşahade alemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz. Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona îmân söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona îmân edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir. O da “îkân” dır.
İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara îmân söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehâdet edilir, müşâhede edilir. Peki "Eşhedü en lâ ilâhe illâllah" deyince ne oluyor? Yani "ALLAH'tan (c.c.) başka ilâh olmadığına şahidim" dediğimizde, yukarıda gâiplik ve şâhitlik diye vasıflandırdı-ğımız hallerden ikincisini yani, görüyormuşçasına şâhit olma halini kabullenmiş oluyoruz. Eğer o niyetle söylemesek "şâhidim" yerine "îmân ediyorum dememiz gerekecekti.
Âlemler düzeyindeki, bu gâiplik ve müşâhede, aynen insanlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zahirimiz yani şehâdet alemimiz; ruhi durumumuz, aklımız, nefsimiz, gönlümüz de gayb âlemimiz olmaktadır. Her halükârda gerçek olan şudur ki müşâhede âlemi —insanın kendisi dahil— sınırlı yani sonlu, gâip âlemi —yine insanınki dahil— sınırsızdır, sonsuzdur.
Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; îmân gaybedir, şehâdete îmân gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu âlemde Hakkın varlığını müşahede ediyorsak îmâna gerek kalmıyor, îmân düşüyor, îmân görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor. Bu halin diğer ifadesi ise “îkân” dır.
Belirli çalışmalar ve riyazatları sonunda Hakk'ı müşahede edemeyip ALLAH'a hâlâ îmân yollu yaklaşmaya çalışıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir.
Hazır olana îmân garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH'ı müşahade etmeden "Eşhedü" kelimesini söylüyorsak, affınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor muyuz? Bizler bu âleme Cenâb-ı ALLAH'ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hak Tealâ bizleri esmâ âleminde bırakırdı. Yani ruhlar âleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.
Demek ki bizler zâhirimizle şehâdet âleminin ve orada rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk'ın varlığını gayb âleminde idrak ediyoruz. Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insanın kendisi oluyor.
Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi. "Men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu" "Kim ki nefsine arif oldu o ancak rabbine arif oldu." Ayetin "gaybe îmân" veya "gaybı ile îmân" diye çevrilen bölümünün kısa izahından sonra "Namazlarını dosdoğru kılarlar" ifadesini ele aldığımızda bunun da biri zâhiri, diğeri bâtıni iki anlamı bulunduğunu görüyoruz. Zâhiri anlamda namazın kılınışı sırasında "tadil-i erkân"a (namazın hareketlerinin düzenli olması) uyulması gerektiği vurgulanmaktadır. Namazın şekli olarak dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok önemli bir husus olmakla beraber, bâtıni yönden düşüncedeki fikirdeki doğruluk da bir o kadar, belki de daha fazla önemlidir''. Gerçekten istediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım, elimizi, ayağımızı, yani dışımızı düzgün tutalım, ama ya içimiz eğriyse, düşüncelerimiz başka yerlerde ise namazımızın sıhhatinden emin olabilir miyiz? (3)
(3) Bu husuta (5) Salât, Namaz kitabımızda izahat verildi.
Âyetin devamında, "Ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan yerli verince infak ederler" mevcuttur.
Demek ki nafaka verecek kadar bir varlığa sahip olan bir müslüman, bu rızkından diğer ihtiyaç sahiplerini de rızıklandıracaktır. Bu rızık maddi olabileceği gibi kendini tanıma bilgisi, Marifetullah bilgisi gibi ma’nevi yönleri de olabilir. Çünkü verilen bu çeşit bilgide ruhun rızkını temin etmiş oluyor ki, bu ebedi bir rızıktır. Karnı doyan bir kimsenin bir kaç saat sonra acıkması mukadderdir. Ama Marifetullah olan rızık ebedi olarak verilmiş veya kazanılmış rızıktır.
"Vellezine yü'minüne bima ünzile ileyke vema ünzile min kablike, ve bil ahiratihüm yükînüne" “yakîn” (Sûre 2 Ayet 4) Yani "Onlar sana indirilen Kur'an'a senden önce indirilen kitaplara îmân ederler ve ahireti şeksiz “yakîn” haliyle bilirler." Buradaki "îmân" kelimesinin de biraz açılmasında fayda vardır. Îmân'ın; taklidi îmân, tahkiki îmân, ve yakîn "îkân" olmak üzere birbirini takip eden 3 aşaması vardır. Bunlardan taklidi olan îmân aileden, yakın çevreden, okuldan vs.’ den genelde daha çocukken işitilerek öğrenilir. Böylece kişide, ALLAH'ın varlığı ve bilinci oluşmaya başlar. Yaş ilerledikçe düşünce ve idraktaki gelişmeye paralel olarak çevredeki varlıklar müşahede edilmeye başlanır. Bunların varoluşları, yaşam ve gelişme tarzları, bir süre sonra şekil değiştirmeleri dikkati çeker. Sebep sonuç ilişkileri kurulmaya başlanır. Bütün bu oluşumların kaynağının bulunması, ALLAH bilincini iyice geliştirir. Bütün bu çalışmalar, insanın tahkik safhasını oluşturur. Bundan da ileri gidildiğinde "îkân" denilen "yakîn" mertebesine ulaşılır, varlığın hakikatine vakıf olunur.
Gaybe, îmân ile yaklaşılır, müşahede de ise şehadet edilir. Yani gözle görülene şahitlik, görülmeyene de îmân edilir.
Îmândaki 3 safhayı Kur'an-ı Kerîm'le somutlaştırırsan birinci haldeki yani taklidi îmân safhasındaki kişi.
"evet bu Kur'an-ı Kerîm'dir der ve öperek başının üzerine koyar, hörmet eder ve bir köşeye bırakır.
İkinci halde ki, yani tahkiki îmân safhasındaki kişi Kur'an-ı Kerîm'i alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye çalışır yapabildiği kadarını yapar hayli gayret sarfeder.
Üçüncü haldeki yani îkân, yakîn safhasındaki kişi îmânı, îmânı demeyelim de îmân üstü yaşamı, hadis-i şerifte belirtilen "el insan-ü vel kur'an-ü tev emânü" dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler" (4)
(4) Lübb-ül Lüb, Özün Özü, Sayfa 30.
tabii ki buradaki batın, insanın zahiri için ana rahmi, batınî yönü ve Kur'an-ı Kerîm için ise "Bismillâhirrahmânirrahîm" deki Rahman'ın rahmidir, yani "Ulûhiyettir" .
Hakkın zatından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş olan Kur'an ve insandan; Kur'an-ı Kerîm'e ALLAH'ın kelâmı kelâmullah denmesine karşılık insana da habibullah, ALLAH'ın habibi ve "Kur'an-ı natık" yani "konuşan Kur'an" denmektedir.
Sen ona korkma de kur'an-ı nâtık, Gönül kâ'besine gir ol mutabık, Devreyle ol kâ'benin etrafını, Devrederler bir gün gelir şems-i zâtını.
Şehadet âleminde zuhura gelen bu iki zâti tecelli îmân yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikatlerini idrak ederler, böylece (likâ) mülâki buluşma yakîn meydana gelmiş olur.
Yakîn mertebesinde îmândan söz edilemez, çünkü îmân, biri îmân eden, diğeri de îmân edilen olmak üzere ikiliği gerektirir.
Diğer yönü ile ise, “îmân, îmân eden, ve îmân edilen, olmak üzere üçlü bir husus vardır işte bunların teke düşmesi, yani ortada sadece Hakk’ın kalması îkân’dır” Halbuki tasavvufta tevhid yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne şekilde tekliğe indirilecektir? Bir düşünürün "çık aradan, kalsın yaradan" diye çok derin ve özlü bir sözü vardır. Yani kulun kendisini idrak mertebesinde aradan çıkarması gerekmektedir. Bu takdirde "kul" var zannettiği kendi varlığını, kafasındaki, zihnindeki izâfi benliğini, nefsi benliğini ortadan kaldırabilirse ortada sadece "İlâhi benlik" kalacaktır.
İşte bu bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca îmân düşmektedir. Îmân ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devam ediliyor demektir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, kendi bulunduğu yeri bilmeli, derecesini aşan durumlara tevessül etmemeleridir. Zira zemin kaygandır, kılavuzsuz yola çıkılmamalıdır. Meselelerin iyi anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi lâzımdır, şeriat ve tarikat mertebelerinde mutlaka îmân vardır, hakikat ve marifet mertebelerinde îkân meydana geldiğinden îmân kendiliğinden müşahedeye dönüşmektedir. Devam ediyoruz "Ve bil ahirati hüm yükınün” "Yani" ahirete de yakîn bir îmânla, îmân ederler." Diye çevirebileceğimiz âyetin son bölümünde "yakîn ifadesiyle yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler" de diyebiliriz. Yani Hazret-i Rasulüllahın Kur'an ve hadislere dayanarak bildirmiş olduğu âhiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakîn olarak müşahede ederler.
Şurası bilinmelidir ki yakîn bilgisinin dışındaki bütün bilgiler naklidir. nakledilen bilgilerle sağlanılan yakınlığa, "bilmel yakın" denilirse bunun da ilerisi, "ilm-el yakîn, ayn-el yakîn, ve Hakk-el yakîn olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan ilm-el yakîn, konuya akliyle, bilgisiyle, ruhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. Ayn-el yakîn, görerek yaklaşmayı ifade eder. Hakk-el yakîn ise bilginin sahibi olmak, kendisi olmak demektir. Buna şekeri misal gösterirsek:
Birincisi şekeri tarif etmektir. İkincisi şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır.
İşte âyette bahsedilen yakîn, (yakın) değil, gerçek yakîn hüve hüvesine o olmaktır. Ariflerden birisine "yakîn nedir"? diye sorulduğunda "el yakînü hüvel Hak" yani "O Haktır" cevabını vermiştir. Böylece âhireti de yakîn haliyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi yaşamaktır. Yaşantısını bu düzen üzerine oturtmuş olan kimseler yani yakînlar müşahade ehlidirler, her şeye o mertebeden değerlendirirler.
5'inci âyete geldiğimizde "ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülâike hümül müflihun" yani.
"işte bu vasıfta olanlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve ancak onlar felâh bulmuşlar, kurtuluşa ermişlerdir." Genel anlam bu olmakla beraber, yani namazını dosdoğru kılıp, kötülüklerden korunup, günahlardan kaçındıktan ve sevaplarını çoğalttıktan sonra ALLAH'a iyi bir kul olma yolunda kendilerini kurtarmışlardır.
Batıni manâda felâh bulmak ise kişiyi nefsinin tasallutundan, nefsi benliğinden, birimsel benliğinden, izafi benliğinden kurtararak yerine Hakkın kâim olmasını sağlamaktır. Diğer bir ifadeyle kişi beşeriyetinden kurtularak Ulûhiyetine yükselmesi ve huzura kavuşmasıdır.
Rabbimizin, gerçek ismi "Eb’rahem" yani "halkın babası" anlamına gelen, batılıların ise "Abraham" olarak telaffuz ettikleri Hazret-i İbrahim'e şu hitabını hatırlayalım. "İz kâle kehu rabbuhu eslim, kâle eslemtü lirabbilalemin" (Sûre 2 Ayet 131) .
"Rabbi ona: "Teslim ol" buyurduğunda. "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
Bu hitapta Hazret-i İbrâhîme "Rabbine teslim ol" buyuruluyor. Daha açıkçası bütün varlığınla bana teslim ol, beni vekil kabul et, senin kefilin olayım deniyor. Hazret-i İbrâhîm'in cevabı hemen. "Eslemtü lirabbilâlemîn" oluyor. Yani "ben âlemlerin rabbına teslim oldum" diyor. Ama bu teslimiyetin çok önemli bir özelliği vardır. Şöyle ki;
"İnni veccehtü vechiye lillezi fatarassemavati velerda hanifen vema ene minelmüşrikîn" (Sure 6 Ayet 79) Yani "Ben vechimi öyle bir veche karşı tuttum ki o vecih, semavat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değil, tevhid ehliyim.
Burada şirkten bahsedilmesi, muhtemelen Babası Azer'in put yapan birisi olduğunun vurgulanması içindir.
İnsanların puta, taşa, güneşe, hayvana (v.s.) ye tapmaları kaba ma’nâ sıyle şirki oluşturuyor. Halbuki bir de peygamberimizin "ben ümmetimin gizli şirkinden korkarım" diye buyurdukları gizli şirk olayı vardır. Yani semavat ve arz içindeki varlıkları ayrı birer varlık olarak görmek veya düşünmek. İnsan, zihninde Hakk'ı bir tarafa, diğer varlıkları başka bir tarafa veya taraflara koyarsa zımmi olarak Hakk'tan başka varlıkların mevcudiyetini kabullenmiş olur ki işte korkulan ve insan-ı imanda zayıflatan bu şirk, gizli şirktir, yani ALLAH'ın varlığının yanında veya karşısında veya ötesinde başka varlıkların bulunduğunu kabul etmektir.
Hâlbuki "Hüvel evvelü, vel âhiru, vezzahiru, vel batın, ve hüve bikülli şey'in alîm" (Sure 57 Âyet 3) yani o hem evveldir, hem âhırdır, hem zâhirdir, hem bâtındır, ve o her şeyi bilicidir, dediğimizde, Cenâb-ı ALLAH'ın hem evvel, hem âhır, hem zâhir, ve hem bâtın, ve de her şeyi bilici olduğu bildiriliyorsa, o hâlde Hakk'dan başka bir varlığın mevcudiyetinden bahsetmek mümkün müdür?
İşte bu gerçeği ilk idrak eden kişi "hanif' yani tevhid ehli Hazret-i İbrâhîm'dir. Böylece ilk defa tevhid-i af’al bilinci oluşmuş ve bundan da “lâ fâile illâllah” hükmü kaynağını bulmuş oluyor. İhsanın dört mertebesi vardır.
Birinci mertebesi. Makam-ı İbrâhîm'in ileri safhalarına gelindiğinde ise Cenâb-ı Hak bu defa kullarına "Belâ men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün" (Sure 2 Ayet 112) yani, « iyi bilin ki kim vechini ALLAH'a teslim ederse ona ihsan olunur,” diye hitabetmektedir. Burada "vechini" ifadesi yüzünü, alnını, kaşını, gözünü v.s. gibi dar ma’nâ sıyla yorumlanırsa çok sathi kalınmış olur. Oysa ki, vecih kelimesinin başka anlamları da vardır. Yani kişi, Hakk'a sadece bedeni ve uzuvlarıyla değil; bilgisiyle, ruhuyla, özüyle, nefsiyle hepsiyle birlikte yönelmeli ve tüm varlığını O'na teslim etmelidir. işte bu kimseye "muhsin" denilir ki "ihsânı alan" "ihsân edilen" anlamını taşır.
Mevzuumuzun başında İslâm, îmân, ihsân, ve îkân, derken Marifetullah, yani Allah bilgisinin ve müşahedesinin, peygamber bilgisinin hakikat-i Muhammedî bilgisinin, özü bu "ihsân" kelimesinde yatmaktadır. Bu durumda vechini Hakk'a teslim eden kişiye "muhsin" dendiğine göre, o kişiye ihsân olunmuş demektir. Olaya tersinden yaklaşıldığında, eğer bir kimse muhsin değilse yani ihsân olunmamış ise, o kimse vechini Hakk'a teslim etmemiş demektir. Burada ihsân'ın bir özelliğini belirtmekte fayda vardır. Vechin Hakk'a teslimiyeti devam ettiği sürece Zat'tan yapılan ihsân devamlı bir şekilde çoğalarak artar. Çünkü ihsân olunan da devamlı bir kapasite genişlemesi olur. Ve bu alış veriş devamlı inkişaf eder. Halbuki babamızdan, annemizden, dedemizden intikal eden ihsânlar, milyonlar, milyarlar dolayısıyla da muhsin oluyoruz ama, onların yaşamının bitiminde ihsânları da son buluyor.
İkinci mertebesi. Yaşantısını ibadetlerle, sohbetlerle, zikirlerle, tefekkürlerle renklendirerek sürdüren kişi, bu defa "İnne rahmetellahi karibün minel muhsinin" (Süre 7 Ayet 56) hitabına mazhar olur. "Yani ALLAH'ın rahmeti ancak Muhsinlerden gelir" Dikkat edilirse bu âyet-i kerîme ALLAH'ın rahmetinin nereden geldiğini çok net bir şekilde ifade ediyor. Tabiiki ALLAH'ın (genel) rahmeti gökyüzünden, sağdan, soldan, hocalarımızdan, alimlerimizden, sanatkârlarımızdan, tabiat ismini verdiğimiz bu varlık zuhurlarından, her yerden gelmektedir, ancak burada bahs edilen genel rahmet değil, (ilâhi ve zâti) rahmettir ki; o da ancak ve ancak en kısa yoldan muhsin kişilerin gönüllerinden tâlip kişilerin gönüllerine gelmektedir.
Üçüncü mertebesi.
(innallâhe le meal muhsinîn-29-69-) « Allah Muhsinlerle beraberdir. » İfadesi ne müthiş bir müjdedir.
Aslında bütün alemi içten dıştan vasi-ihata etmiş İlâvi kudret herkez herşeyle beraberdir. Ancak bu beraberlikten haberleri yoktur. Kimki bu beraberliği müşahedeli olrak idrak eder ve anlayışla yaşarsa işte bu tür yaşantı idrakli ve biliçli olarak « muhsin »liktir.
Dördüncü mertebesi ise.
İhsânla ilgili başka bir âyet-i Rahmân suresinde görüyoruz. "Hel cezâül ihsânü illel ihsânü" (Sure 55 Âyet 60) Yani "ihsânın cezâsı ancak ihsan değil midir?" Buradaki cezâ kelimesinin anlamı, genelde kullanmaya alıştığımız cezâ kelimesinden çok farklıdır. Cezâ, arapçada karşılık, her hangi bir şeye karşılık, eşdeğer bir karşılık anlamına gelmektedir. Yüce ALLAH bir âyet-i kerîmesinde "Cezâ ühüm inde Rabbihim cennatü adnin tecri min tehtihel enhâru hâlidine fihe ebeden" (Sure 98 Ayet 8). Yani "Onların Rabları katındaki mekâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan adn cennetleridir." gibi veya "cehennemle cezâlandıracağız" gibi.
Burada da ihsân'ın karşılığının yine ihsân olacağı ifade edilmektedir. Yani muhsin olan bir kimse, muhsin olduktan sonra vermeye başladığında yaşamı ihsâna dönüşmüş oluyor. İhsân sahibi oluyor. Verebildiği kadar veriyor, bunun karşılığında da alabildiği kadar alıyor ve bu hal süreklilik kazanıyor. Bu yaşantı içersinde artık kişi "Eşhedü enlâilâhe illâllah" dedigi zaman gerçekten müşahede sahibi oluyor ve îmâna ihtiyacı kalmıyor. Îmân safhasını yaşayan kişi, aslında kesret âleminin ehlidir. Çünkü îmân olgusunda daha evvel de belirttiğimiz gibi biri îmân eden, diğeri îmân edilen . olmak üzere iki varlığın mevcudiyeti sözkonusu olmaktadır.
"Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllah" diyen kişi bunu gerçek mânâsıyle söylüyorsa o artık îmân safhasını aşmış, gâibliği geride bırakmış, kesretten kurtulmuş, Vandeti bulmuş, müşahede ehli olmuştur.
Ve yine başka bir âyet-i kerime de "Ve eşhedehüm alâ enfüsihim" (Araf 7/ 172) buyurulmaktadır. Yani "kendi nefisleri üzerine şâhit olurlar" denmektedir. Îmân ederler denmemektedir. Eğer nefisleri üzerine îmân ederler denseydi kişinin bu kadar terakkiden sonra yeniden dersine bir'inci sınıftan başlaması gibi olurdu. Oysa ki ihsân-muhsin dönüşümü yukarıda belirtildiği gibi sonsuza kadar kapasite artışını içerir.
Müşâhede halinin zirvesini ifade eden şu âyet bütün bu anlatılanlar ne güzel özetlemektedir. "Şehidellahu ennehu lâ ilâhe illâ hu" (Sûre 3 Ayet 18) “ALLAH şahittir ki ALLAH'tan başka ilâh yoktur, ancak ALLAH vardır.” Sözümüzü bitirmeden evvel konumuzun başlangıcında Cibril Hadisinde yerini alan "İslâm" kelimesini de bir nebze açmakta fayda görmekteyim.
İslâm selâmdan, selâmetten, teslim olmaktan kaynaklanan bir kelimedir. ALLAH'ın birliğine inanmak ve O'na şirk koşmamaktır.
İslâm dininin zâhiri "şeriat-ı Muhammedi; bâtını ise hakikati Muhammedi'dir". ikisini birlikte yürütmek ise kemalâttır. İslâm aynı zamanda Âdem A.L'dan Muhammed A.L.'ma kadar bir semâvi sistemin ismidir.
Cenâb-ı Hakk; İbrâhîmiyet, Museviyet, İseviyet, Muhammediyet diye ayrı ayrı dinler vazetmemiştir. Allah'ın indinde (yanında) din İslâmdır. Onun için Kur'an-ı Kerîm de "İnneddine indellahil islâm" (Sure 3 Ayet 19) denmiştir.
Allah'ın indindeki (yanındaki) din islâm olmakla beraber, acaba kulun indindeki din nedir, nasıldır? İşte Museviyet, İseviyet vs. dinler bu safhada ortaya çıkmaktadır. Çünkü kul, zâhir hali daha kolay benimsemekte ve her kitap sahibi peygambere ayrı bir din ismi yakıştırmaktadır. Hazret-i İbrâhîm'in getirdiği tevhid-i ef’al hukukunu, Hazreti Musa'nın getirdiği tenzih hukukunu, Hazret-i İsa'nin getirdiği teşbih hukukunu, Hazret-i Muhammed'in getirmiş olduğu tevhid ve vahdet hukukunu, ümmetleri, peygamberlerinin isimlerine izafeten İbrâhîmilik, Musevilik, İsevilik, Muhammedilik olarak isimlendirmişlerdir ve böylece kulların yanındaki dinler ortaya çıkmıştır. Halbuki ALLAH birdir ve âyette belirtildiği gibi indindeki (yanındaki) din de "bir'dir, o da İslâmdır.
Adem A.L. ile başlayan ALLAH'ı (c.c.) bilme ve bulma olgusu Hazret-i Muhammed A.L. ile kemâle erdi, o yüzden son peygamber olmuştur. İlâhi sırları zuhura çıkarmış gizli bir şey bırakmamıştır, yeter ki biz kulak, göz, gönül ve akıl ayarlarımızı güzel yapalım, ayarı bozuk cihaz gerçekleri yansıtamaz.
Kur'an-ı Kerîm peygamberler kıssaları ile bir Hak yolcusunun seyr-i sülük'unu nasıl yapacağını çok açık bir şekilde göstermektedir. Bir Ârif kişinin nezaretinde yeterli sürede 10-20 sene arası olabilir, istisnalar hariç, bâzen daha kısa, veya daha uzun da olabilir. Kısaca özetlersek gafletine tevbe edip mertebei Âdemiyyette venefahtü ile şuurlanmaya başlayan kişi, nefs temizliğine yönelir, kendini anlamaya başlar Hakk'a teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını idrak eder. Teslimi külli ile teslim olur, daha sonra vechini (bütün varlığını) Hakk'a teslim eder bunun karşılığı ihsandır, Cibril hadisinde bu olgu çok muhteşem bir şekilde ifade edilmiştir. Benlik perdesinin kalkmaya başladığı ilâhi zâti müşâhedeye dönük oluşumların yer aldığı bir mertebedir.
Mertebei İbrâhimiyette dostluk hullesini giyer gerçek tevhide ulaşır.
Mertebei Museviyette eymen vadisinde gerçek tenzihe ulaşır.
Mertebei İseviyette Ruhül kuds'ten destek alır.
Mertebei Muhammediyye de ise seyr-i zirveye çıkıp mi'racını yapar böylece (büyük ayet) olan kendini ve Rab- bini müşahede etmiş daha dünyada iken ruyetullah'a ulaşmış olur. İşte İslam ALLAH'ın yolunu ilk aşamasından başlatıp zirveye yani zatına kadar ulaştıran sistemin ismidir.
Bu oluşumlar bütün varlıkta da ALLAH c.c.yü müşahede etmek için düzenlenmiştir. ALLAH c.c. kendini bildirmeyi diledi ve bilebilecek olan "halife" insan-ı "hâlk" etti (yaratma değil) ve onda en geniş manâda zuhur etti. Bu hakikatleri bilen ayn bilinen gayr oldu. Bilen de vechini açtı, bilinende hicapladı yani perdeledi.
Ne zaman ki bu perdeleri açacağız işte o zaman şu dünya hayatımızın ne kadar değerli bir şey olduğunu anlayacağız .
Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur'an ile bütün hakikat ortaya konduğundan daha başka bir peygamber ve kitabın gelmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir şeyler varsa kökünden yanlış ve aldatmacadır, çünkü Kur'an zattır ve O'na ilâve edilecek başka hiç bir şey yoktur, ancak bizim O'nu iyi inceleyip anlamamıza ihtiyacımız vardır.
Bu saha sonsuz bir deryadır, gayemiz o deryadan alınan bir avuç su ile yüzümüzü yıkayıp gözlerimizi Hakk'ın eliyle benliğimizden mesh etmektir. ALLAH'u tealâ gayretli olanları basar'dan basirete ulaştırsın.
Ehlullahtan birisine sormuşlar ALLAH'ı görmek mümkün mü? diye o da cevap vermiş ALLAH'ı görmemek mümkün mü? diye.
Daha ileride inşeallah Cevab-ı Hak izin verirse bu mevzu ile alâkalı daha geniş kapsamlı bir yazı meydana getirebiliriz, daha fazla bilgi almak isteyenler de "mübarek geceler" isimli kitabımızın mi'rac bölümüne bakabilirler.
Bu risâle îmânın hakikatleri yönünde şüpheleri bulunan bazı kimselerin sorulan soruları üzerine yazılmaya çalışıldı. Gayret bizden tevfık ve ihsân ALLAH'dan'dır.
Muhterem okuyucum bu risaleyi sabrederek eğer sonuna kadar okuyabildinse lütfen ön yargılı davranma iyi anlamaya çalış ki ufkun ve gönlün genişlesin bu, hayata daha değişik yönlerden bakmaya alışmalısın.