İçeriğe atla
Lokmân 4Cüz 21 · Sayfa 411

Lokmân Sûresi 4. Âyet

لقمان

Sohbete sor

Elleżîne yukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte vehum bil-âḣirati hum yûkinûn(e)

Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.

Lokmân Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(٣١.٤)
~~31.4~
اَلَّذٖينَ يُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.4 - Ellezîne yukîmûnes salâte ve yué'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûgınûn.


Diyanet Meali:
31.4 - Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.4 - Ki namazı kılarlar ve zekâtı verirler, Âhırete de onlar yakîn edinirler

-----------------

NOT= Bu Ayet-i kerime de bizlere “ Rahmaniyyet-sıfat mertebesinden okunmaktadır. İz--T-B-


Bir evvelki Ayet-i kerimede izah edilmeye çalışılan “İkan-yakin” halinin oluşması için, namaz-salât ve zekât şartının olduğu belirtilmektedir. Salât kelimesinin, namaz olarak değiştirilmesi çok yanlış bir uygulamadır, çünkü namaz kelimesi Farisiden geçen sadece dua anlamlarına gelen bir kelimedir.

Ayrıca “namaz” kelimesi Zerdüşt dinine ait bir kavram olup dua, tazim, saygı, anlamlarında ilk defa Avesta'da geçmiştir.


İslam ve ihsan www.İslam ve ihsan.com. namazın anlamı-nedir.

Namaz hangi dilden geçmiştir?

​Namaz, Fars dilinden Türkçeye geçmiş bir kelime olup dua ve ibadet anlamındadır. Namazın Arapça karşılığı olan "salât" kelimesinin ise iki anlamı var: Biri yine dua, diğeri ise bir şeye şekil vermek için ısıtmak ve ateşe vurmaktır.


Zerdüştlük dininde namaz var mıdır?

Bugün İslam coğrafyasında “salât” kelimesinin karşılığı olarak kullanılan “namaz” kelimesi Zerdüşt dinine ait bir kavram olup dua, tazim, saygı, anlamlarında ilk defa Avesta'da geçmiştir. Ahlak merkezli bir inanç sistemi olan Zerdüştilikte namaz ibadeti, tanrıya bağlılık, teslimiyet ve nimetlerine şükrün ifadesidir.

Yukarıda arzetmeye çalıştığım “namaz” kelimesinin ifadesi ile. “Salât” kelimesinin arasındaki bariz farkı.


(05-Salât) isimli kitabımızdan, sayfa 9 dan, itibaren “Salât” kelimesinin manasını anlamaya ve görmeye çalışalım. İz--T-B-


Dinimizde SALÂT olgusunu ifade eden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır; ancak NAMAZ kelimesi yoktur.

Türkçeye çevrildiğinde salât kelimesinin manası, dua ve namaz kelimeleriyle verilmeye çalışlamaktadır, fakat bu kelimeler salât, kelimesinde bulunan çok yüklü mana ifadelerini karşılayama­maktadır, belki de bu yüzden namaz ibadetimizi gereği gi­bi yerine getiremiyor ve hakkıyla faydalanamıyoruz.

Nasıl ki, Allah-u ekber yerine Tanrı uludur demek sureti ile tekbirin karşılığı verilemiyor ise *(1), salat karşılığı namaz da yetersiz kalmakta ve ancak namaz olgusunun birinci mertebesi olan efal yani fiil mertebesini anlatabilmektedir.


*(1) Bu mevzu ile ilgili izah. Ezan-ı Muhamed-i bölümünde bilgi vardır. İz--T-B-


Halbuki SALÂT kelimesinin içeriği; namaz olgusunu

- hem efal/fiil mertebesinde,

- hem esma mertebesinde,

- hem sıfat mertebesinde ve

- hem zat mertebelerindeki oluşumların tamamını kapsamına aldığından kişiye ge­niş bir saha açmaktadır.

Şimdi SALÂT kelimesinin ifade ettiği manayı an­lamaya çalışalım, bu kelimenin üç harfi yani sad → Cenab-ı Hak’kın sıfat alemini lâm → Cenab-ı Hak’kın lâhud alemini te tevhidleri ifade etmektedir Namaz kılan kimse, eğer, gerçek salât olgusunu meydana getirmeye çalışıyor ise,

- bedeni ile efal mer­tebesinde,

- okuduğu sözler ile esma mertebesinde, salat’ın

- sad’ı ile sıfat mertebesinde,

- lâm’ı ile lâhud zat mer­tebesinde ve

- te’si ile de bütün mertebelerin tevhid’ini öz varlığında toplamış olmaktadır.

Yani, tevhid-i efal, tevhid-i esma, tevhid-i sıfat, ve tevhid-i zat, mertebelerini *(2), kendi bünyesinde idrak edip, namazını o şekilde kendinden kendine, ifa eder.


*(2) Bu mertebeler İrfan Mektebi adlı kitabımızda anlatıldı.


Bu oluşum müthiş bir iştir. Buraya ancak irfan yolundan gelen, gerçek salât olgusunu değerlendirebilen Hak yolcuları ulaşabilir.

İşte salât kelimesinin ifade ettiği geniş anlamlı manası budur ve mü’minin mi’racı olan salât-namaz da budur.

Namaz kelimesi ise sadece beden mertebesinde yapılan ibadet-i ifade etmektedir.

İşte bunun için bizler, daha baştan önümüze perde çekmiş, ulaşılması lâzım ge­len yeri kaybetmiş oluyoruz.

Adet hükmünde kılınan bu namazlar, acaba kılanlara ne kadar fayda sağlayacak?...

Yaptığımız her türlü işi araştırıp en güzel şekliyle yapmamız bize düşen başlıca görevdir. Çünkü dünyadaki en küçük vaktimizin bile değeri çok büyüktür. Boşa geçen bir saniyenin, geri kazanılması hiç bir zaman mümkün olamayacaktır. İz--T-B-


Ayette belirtilen “zekât” görevine gelince. (205-15-Zekât ve infak” isimli kitaptan sayfa 37- kısa bölümü aktarmakta yarar olacaktır. İz--T-B-


7. Ebedî Bir Varlık Bahşetmesi: Öte yandan nefsi olumsuz özelliklerinden temizlemek zekat olduğu gibi nefsin bizzat kendisinin de bir zekâtı vardır. “Allah müminlerden nefislerini ve mallarını satın almıştır” (Tövbe, 9/111) âyetinde ifade edildiği üzere zekât hem mallar hem de nefisler için söz konusudur. Mallardan verilmesi gereken zekât nisap miktarı ile açıklanmıştır. Nefislerden verilmesi gereken zekâtın mahiyeti ise nefislerin Allah yolunda fedâ edilmesidir. Zira nefsin kendisine atfettiği varlık sıfatı (vücûd) aslında zatının aynı değildir; tıpkı malda olduğu gibi nefsin nitelendiği vücûd da nefse emaneten verilmiş olup Allah’a aittir. Dolayısıyla nefsin zekâtı kendinde varlık görmemesi ve varlığı Allah yolunda feda etmesidir. İbnü’l-Arabî’ye göre “Sevdiklerinizden infak edinceye kadar iyiliğe ulaşamazsınız” (Âl-i İmrân, 3/92) âyeti açıkça bunu emretmektedir. Zira insanın en sevdiği şey bizzat kendi nefsidir. Kul nefsini infak ettiğinde buna karşılık bekâ mertebesine erer, Allah’ı bulur. “Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur.” (Şems, 91/9) Bu kurtuluş bekâ mertebesidir. Vücudu asli ve hakiki manada Allah’a ait görerek nefsinin zekâtını veren kimse hem nefsini kötülüklerden arındırır hem de ona hayat verir; mutmainne, razıye, merziyye ve nihayet kemâle doğru bir seyre tabi kılar. Dolayısıyla nefsine izafe ettiği vücûd vasfını Allah’a ait gören kimse ‘ademden korunarak kendisine Rabbanî bir varlık elbisesi giydirilir; Hak’la bâkî olarak kurtuluşa erer. Buna mukabil nefislerini kirli bırakanlar yani kendilerinde benlik görenler ise ebediyen bedbaht olurlar. Allah onları kendinde değil cehennemde ibkâ eder. Bunlar varlıkla yokluk arasında olup “Orada ne ölür ne de dirilirler.” (A’lâ, 87/13) Allah’ın bekâsıyla bekâ bulan ârifler ise ebedî hayat mertebesine ermişlerdir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)