Ḣâlidîne fîhâ(s) va'da(A)llâhi hakkâ(an)(c) vehuve-l'azîzu-lhakîm(u)
(8-9) Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için içlerinde ebedi kalacakları Naim cennetleri vardır. Allah, (bu konuda) gerçek bir vaadde bulunmuştur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir. O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu ayet, iman edip salih amel işleyenlere Allah'ın ebedi cennet vaadini ve O'nun kudret ve hikmetini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, bu vaadin kalıcılığını, Allah'ın mutlak gücünü ve her şeyi kuşatan bilgeliğini dilbilimsel ve semantik derinliğiyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halid kelimesi, bir şeyin bozulmadan ve değişmeden uzun süre kalması anlamına gelir. Kur'an'da genellikle ahiret hayatının, özellikle cennet ve cehennem ehlinin durumunu ifade etmek için kullanılır ve bu durumun kesintisizliğini, ebediliğini vurgular. Ayetteki 'hâlidîne fîhâ' ifadesi, müminlerin cennetteki ikametlerinin sonsuz ve kesintisiz olacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Halid kelimesi, 'beka' ve 'devam' anlamlarını taşır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin bir gereği olarak cennet ehlinin orada sürekli kalacağını, bu durumun geçici olmadığını anlatır. Bu, Arap dilinde bir şeyin uzun süreli ve kalıcı olduğunu ifade etmenin mecazi bir yoludur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hulûd' kavramı, özellikle ahiret bağlamında, zamanın ötesinde bir sürekliliği ifade eder. Bu, dünyevi zaman algısından farklı olarak, sonu olmayan bir varoluş durumunu belirtir. Ayetteki 'hâlidîne', müminlerin cennetteki varoluşlarının mutlak ve ebedi olacağını, yani bir sonu olmayacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Va'd, bir şeyin olacağına dair verilen sözdür. Allah'ın vaadi ise, şüphesiz gerçekleşecek olan, asla değişmeyecek olan sözüdür. Ayetteki 'va'dallâhi' ifadesi, cennetin ve orada ebedi kalmanın, Allah'ın kesin ve şaşmaz bir sözü olduğunu, dolayısıyla gerçekleşeceğinden emin olunması gerektiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Va'd, hayır için verilen sözdür. Şer için olanına 'vaîd' denir. Allah'ın vaadi, O'nun cömertliğinin ve kudretinin bir tezahürüdür ve asla bozulmaz. Bu ayetteki 'va'dallâhi', müminlere yönelik cennet vaadinin, Allah'ın mutlak doğruluğunun ve gücünün bir göstergesi olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'va'd' kelimesi, genellikle Allah'ın peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, gelecekte gerçekleşecek olan olayları ifade eder. Bu vaatler, hem dünya hem de ahiret hayatına dair olabilir. Ayetteki 'va'dallâhi', Allah'ın cennet vaadinin, O'nun değişmez ve kesin iradesinin bir sonucu olduğunu, dolayısıyla mutlak bir gerçeklik taşıdığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk, bir şeyin sabit ve doğru olması, gerçeğe uygunluktur. Allah'ın vaadi için kullanıldığında, bu vaadin mutlak bir gerçeklik taşıdığını, asla şüphe götürmediğini ve kesinlikle gerçekleşeceğini ifade eder. Ayetteki 'hakkan', Allah'ın cennet vaadinin, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde doğru ve gerçekleşecek olduğunu pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hakk, 'sıdk' (doğruluk) ve 'vücûb' (gereklilik) anlamlarını içerir. Allah'ın vaadinin 'hakkan' olması, o vaadin hem doğru hem de gerçekleşmesi zorunlu olduğunu gösterir. Bu, müminlere verilen cennet vaadinin, Allah katında kesinleşmiş bir hüküm olduğunu ve mutlaka vuku bulacağını anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hak' kavramı, sadece 'doğruluk' değil, aynı zamanda 'gerçeklik' ve 'varoluş' anlamlarını da taşır. Allah'ın vaadinin 'hakkan' olması, bu vaadin sadece sözde kalmayıp, somut bir gerçeklik olarak tezahür edeceğini belirtir. Bu, cennetin ve oradaki ebedi hayatın, müminler için kesin ve somut bir gerçeklik olacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azîz, 'izzet' kökünden gelir ve üstünlük, yenilmezlik, galibiyet ve kudret anlamlarını içerir. Allah için kullanıldığında, O'nun mutlak gücünü, hiçbir şeyin O'na karşı gelemeyeceğini ve her şeye galip olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-Azîz', Allah'ın vaadini gerçekleştirecek mutlak güce sahip olduğunu, dolayısıyla vaadinin kesinliğini pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azîz, 'nadiren bulunan, az olan' anlamından türeyerek, 'üstün ve erişilmez' manasına gelmiştir. Allah'ın Azîz olması, O'nun eşsiz ve benzersiz olduğunu, kudretinin sınırsız olduğunu gösterir. Bu ayette, Allah'ın vaadini yerine getirme konusundaki mutlak kudretini ve hiçbir engelin O'nu durduramayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Azîz' ismi, Allah'ın kudret ve otoritesinin en yüksek derecesini ifade eder. Bu, O'nun iradesinin mutlak olduğunu ve hiçbir gücün O'na karşı koyamayacağını belirtir. Ayetteki 'el-Azîz', Allah'ın cennet vaadinin, O'nun mutlak gücü ve iradesiyle kesinlikle gerçekleşeceğini, bu vaadi yerine getirme konusunda hiçbir zayıflığının olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakîm, 'hikmet' kökünden gelir ve bir şeyi en doğru ve en uygun şekilde yapma, hüküm verme ve bilgi sahibi olma anlamlarını içerir. Allah için kullanıldığında, O'nun her işinde bir hikmet bulunduğunu, her şeyi en mükemmel şekilde yarattığını ve hükümlerinin adil olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-Hakîm', Allah'ın cennet vaadinin, O'nun sonsuz bilgeliği ve adaletinin bir sonucu olduğunu, bu vaadin rastgele değil, derin bir hikmetle verildiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hakîm, 'hüküm veren' ve 'hikmet sahibi' demektir. Allah'ın Hakîm olması, O'nun tüm fiillerinin ve hükümlerinin en doğru ve en adil olduğunu gösterir. Bu ayette, Allah'ın cennet vaadinin, O'nun mutlak bilgeliği ve adaletinin bir tezahürü olduğunu, bu vaadin en uygun zamanda ve en uygun şekilde gerçekleşeceğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Hakîm' ismi, Allah'ın evreni ve insanlığı yönetmesindeki mükemmel düzeni ve amacı vurgular. Bu, O'nun her şeyi bir hikmetle yarattığını ve her olayın ardında bir anlam olduğunu belirtir. Ayetteki 'el-Hakîm', Allah'ın cennet vaadinin, O'nun evrensel düzeninin ve adaletinin bir parçası olduğunu, bu vaadin müminler için en hayırlı ve hikmetli sonucu temsil ettiğini gösterir.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.9 - Hâlidîne fîhâ, vağdallâhi hakkâ, ve huvel azîzul hakîm.
Diyanet Meali:
31.9 - (8-9) Şüphesiz, iman edip salih amel işleyenler için içlerinde ebedî kalacakları Naîm cennetleri vardır. Allah, (bu konuda) gerçek bir vaadde bulunmuştur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.9 - İçlerinde muhalled olmak üzere onlar, hakkâ Allahın va'di bu ve azîz odur hakîm o.
18.04.2012, Çarşamba Umre sohbetlerinden. İz--T-B-
Sabah namazına Cem ile gidildi ve dönüldü. Biraz uyku ve istirahâtten sonra kahvaltıya inildi. Bu arada kapı kartı yüzünden öğle namazına gidilemedi ve notlar gözden geçirilmeye çalışıldı.
Gece Sohbet: Lobi de çok gürültülü olduğundan (111) no.lu odada yapıldı.
Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi Cilt.1-Mukaddime 20. fasıl, Cennet ve Cehennem Dün geceden devam ile.
Cennet lüğatte, “çok ağaçlı bahçe, fidanlık olan bir zemîn” den ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri toprağın üstünü örter. Ve cennet “setr-örtü” mâ’nâsına gelen “cenne” sözünden çıkmış olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir (bu terim Arap dili kurallarındandır).
Zâhir ulemâsı ıstılâhında, âhiret yurdunun nezih mekânları ve iyi ve güzel makâmlarıdır. Ve bu makam, “güzel fiillerin ve sâlih amellerin cennetidir.” Fiillerin ve amellerin azlığı ve çokluğu i’tibâriyle bu cennetin çeşitli ve farklı dereceleri vardır.
Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfât cennetleri” derler. Ve o abdin ilâh-î kemâl sıfatı ile vasıflanması ve ilâh-î ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri dolayısıyla çeşitlidir.
Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âit olan Rabb’in tecellî-i zât ile zuhûrundan ve kulun zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde örtülmesi-perdelenmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “ved hulî cenneti” yâni “Cennetime gir) وَادْخُلٖى جَنَّتٖی (Fecr, 89/30) kavl-i şerîfinden istifâdedir. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.
Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.
İkincisi “ruhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o ruhlarda öyle örtünüp, gizlenmiştir ki, ne melek ve ne de beşer ona muttali’-farkında değildir.
Üçüncüsü; “âlem-i şehâdet ve mükevvenât”tır ki, Hak Teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, ağyârdan hiçbir kimse muttali’-farkında- olamaz .
Cennet-i cismânî ni’met yeridir. Bu mertebeye vâsıl oluncaya kadar kulun hiçbir mertebede râhatı ve hâlis nimetlenmesi yoktur. Ve cennet-i cismânî, a’yân-ı sâbite-i süadânın sülûk işinde yolunun nihâyetidir. Kemâllerinin hâsılası ancak bu mertebede vâki olur. Ve cennet ehli bu ni’met içinde kalıcı ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve cümlesi seyr-i fillâhdır. Zîrâ seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.
“seyr-i fillâh” Her mertebede olan Allah’da seyr’dir. İz--T-B-