Feżûkû bimâ nesîtum likâe yevmikum hâżâ innâ nesînâkum(s) veżûkû ‘ażâbe-lḣuldi bimâ kuntum ta'melûn(e)
(Onlara şöyle denilecek:) "O halde, bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın."
"O halde bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! İşte biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduğunuz işler yüzünden tadın ebedî azabı!"
Bu ayet, ahiret gününe kavuşmayı unutanların karşılaşacağı akıbeti ve Allah'ın onlara karşı tavrını 'tatma', 'unutma', 'kavuşma' ve 'ebedi azap' gibi kavramlar üzerinden güçlü bir dilbilimsel ifadeyle aktarmaktadır. Kelimelerin seçimi, eylemlerin sonuçlarını ve ilahi adaleti vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' kelimesinin bir şeyin tadını almak, onu tecrübe etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فَذُوقُوا۟' ifadesi, ahiret gününe kavuşmayı unutanların bu unutkanlıklarının acı sonucunu, yani azabı bizzat yaşayacaklarını ve hissedeceklerini vurgular. Bu, sadece bilgi değil, aynı zamanda fiili bir tecrübedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zevk' kelimesinin Kur'an'da mecazi olarak 'bir şeyin sonucunu görmek, tecrübe etmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'ذوقوا' emri, unutkanlıklarının karşılığı olan azabı 'tatmak' yani onu yaşamak ve sonuçlarına katlanmak anlamındadır; bu, somut bir tadı değil, manevi bir acıyı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'zevk' kavramının sadece fiziksel tatma ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir olayın veya durumun sonuçlarını deneyimleme, acı veya sevinç gibi duygusal ve manevi tecrübeleri de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'فَذُوقُوا۟', Allah'ın vaat ettiği cezanın kaçınılmaz ve bizzat yaşanacak bir gerçekliğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nesiye' fiilinin sadece hafızadan silinme değil, aynı zamanda bir şeyi kasten terk etme ve ihmal etme anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'نَسِيتُمْ لِقَآءَ يَوْمِكُمْ هَـٰذَآ' ifadesi, insanların ahiret gününe kavuşmayı sadece unutmakla kalmayıp, aynı zamanda onu önemsemeyerek ve gereğini yapmayarak terk ettiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nisyan'ın iki türü olduğunu söyler: biri hafızadan silinme, diğeri ise bir şeyi bilerek terk etme. Ayetteki 'نَسِيتُمْ', ikinci anlamda kullanılmıştır; yani insanlar ahiret gününe kavuşmayı bilerek ve isteyerek ihmal etmiş, onun gereklerini yerine getirmemişlerdir. Bu, bir sorumluluğu terk etme anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'nesiye' fiilinin Kur'an'da genellikle 'terk etmek, ihmal etmek, yüz çevirmek' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'نَسِيتُمْ', ahiret gününe imanı ve ona göre amel etmeyi terk etme, dolayısıyla Allah'ın emirlerine karşı bir tür kayıtsızlık ve isyanı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'lika' kelimesinin bir şeyle karşılaşmak, ona ulaşmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لِقَآءَ يَوْمِكُمْ هَـٰذَآ', insanların ahiret gününe, yani hesap gününe ulaşacaklarını ve onunla yüzleşeceklerini ifade eder. Bu, kaçınılmaz bir buluşmadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lika'nın bir şeyle karşılaşma, ona ulaşma ve onunla yüzleşme anlamlarını taşıdığını açıklar. Kur'an'da 'likaullah' (Allah'a kavuşma) ifadesi sıkça geçer ve bu, ahiret gününde Allah'ın huzuruna çıkmayı ve O'nunla hesaplaşmayı ifade eder. Ayetteki 'لِقَآءَ يَوْمِكُمْ', bu karşılaşmanın önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'lika' kavramının Kur'an'da özellikle 'Allah'a kavuşma' bağlamında kullanıldığını ve bunun, insanın ölümden sonraki nihai kaderiyle yüzleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'لِقَآءَ يَوْمِكُمْ هَـٰذَآ', bu dünyanın sonu ve ahiretin başlangıcı olan hesap günüyle karşılaşmayı, yani kaçınılmaz bir yüzleşmeyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hulûd' kelimesinin bir şeyin uzun süre kalması, devam etmesi ve sona ermemesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'عَذَابَ ٱلْخُلْدِ', bu azabın geçici olmadığını, aksine sonsuza dek süreceğini ve hiçbir zaman kesintiye uğramayacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hulûd'un bir şeyin uzun süre kalması ve yok olmaması anlamına geldiğini ifade eder. Kur'an'da cennet ve cehennem ehlinin durumunu anlatırken sıkça kullanılan bu kelime, ayetteki 'عَذَابَ ٱلْخُلْدِ' ile azabın ebedi ve kalıcı olduğunu, sonu olmadığını açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hulûd'un, bir şeyin varlığını sürekli olarak sürdürmesi ve yok olmaması anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'عَذَابَ ٱلْخُلْدِ' ifadesi, bu azabın süresinin sınırsız olduğunu, yani cehennem ehlinin bu azabı sonsuza dek çekeceğini kesin bir dille ifade eder.
Secde Sûresi
Ehli irfan akıl bilici, nefs ise tadıcı dır demişler. Ebedi azabı tadacak olan ise yine bizim nefsimizdir. Bu dünya hayatında iken nefsaniyeti doğrultusunda bir hayat sürdürerekten nefsinin asli kimliğinden habersizce yaşayıp bu azabı unutanların tadacağını belirtmekte.
Ayette geçen unutma ifadesini inceleyelim. Rasûlûllâh s.a.v efendimiz şöyle buyurmakta;
"İnnallâhe tecâveze lî an ümmetî el-hatae ven-nisyâne ve mestükrihû aleyh." Anlamı:
"Şüphesiz Allah, ümmetimden hatayı, unutmayı ve zorlandıkları şeylerin (sorumluluğunu) kaldırmıştır." Ozaman ayette geçen unutma ile hadisi şerifte geçen unutma arasında fark var.
İsra Suresi 15. Ayette;
مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا
Meni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih i vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) vemâ kunnâ mu’ażżibîne hattâ neb’aśe rasûlâ n “Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir Peygamber göndermedikçe, hiç kimseye azab edecek değiliz.” Ozaman ayette geçen unutarak azaba uğrayacak olanlar dünya da iken kendilerine bir uyarıcının gelmesine rağmen bile isteyerek günahında ısrarcı olanların uğrayacağı azaptan bahsediyor. Bunlara dışarıdan (Enbiya ve Evliya) uyarıcılar gelmesine rağmen ve içeriden de vicdanlarının da kendilerini uyarmalarına rağmen nefsani yaşamlarında ısrarcı olmaları onlara ölümü ve ebedi yaşam yurdunu unutturmuştur.
Mücâdele Suresi 19. Ayette:
اِسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمُ الشَّيْطَانُ فَاَنْسٰيهُمْ ذِكْرَ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ الشَّيْطَانِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ الشَّيْطَانِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
İstahveże ‘aleyhimu-şşeytânu fe-ensâhum żikra(A)llâh(i)(c) ulâ-ike hizbu-şşeytân(i)(c) elâ inne hizbe-şşeytâni humu-lḣâsirûn(e)
“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbi (taraftarı)dir. İyi bilin ki şeytanın hizbi kaybedecektir.” Bu tür durumda olanlalar eğer Allah’ı hatırlayacak olsalar yaptıklarını yapamayacak ve vicdan azabı çekeceğinden Allah’ı da tadacağı azabı da unutmayı bile isteyerek seçerler. Bu unutmanın neticesi de unutulmak olacaktır.
Hadisi şerifte geçen unutma ise bilinçli bir unutma değil dir. Unutarak hata yaptığında bir müddet sonra hatırlar ve o hatasından dönen kişilerin yaptıkları hatalar dır. Buna örnek olarak ise Salat esnasında unutularak veya bir farzı geciktirmek neticesinde Secdeyi Sehiv yapılması dır. T.O.Muharrem Halil-İz.