İçeriğe atla
Secde 13Cüz 21 · Sayfa 416

Secde Sûresi 13. Âyet

السجدة

Sohbete sor

Velev şi/nâ leâteynâ kulle nefsin hudâhâ velâkin hakka-lkavlu minnî leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecma'în(e)

Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, "Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım" sözüm gerçekleşecektir.

Secde Sûresi

Ayetin Kaynağı: Zat Mertebesidir.

Ayeti Kerime de geçen “ Dilemiş olsak elbette her nefse hidâyetini verirdik” ifadesinde hidayete erecek olan ruhun değil de nefsin olduğu açıkça anlaşılmakta dır. Ozaman Nefs nedir? ve nasıl hidayete ermekte dir? Şimdi kısaca bu sorulara yanıt bulmaya çalışalım.

Kur’ân-ı Kerîm’de insandan bahsedilirken en çok “Nefs” kelimesi kullanılmıştır. Bunun en temel sebeplerinden biri nefsin iki yönünün bulunmasıdır. Birincisi tabiatı yani unsurî yönü dört anasırı erbadan aldığı özellikleri itibariyle üzerine aldığı ahlaklar diye biliriz. Bu kısmı için ekseriyetle “Benim tabiatım bu” şeklinde ki ifade ile tanımlanır ve aslında nefsin terbiye edilmemiş halinin gösterir. Birde Ruha bakan yönü var orası ise latif tarafı ile ünsiyet Kur’ân ve insanlık tarafıdır da diye biliriz.

Nefsin bu hallerinin daha iyi bilinmesi ve tanınması için onun yedi hali ve tavrı bulunmakta dır. Ve buna da 7 Nefs Mertebeleri ismi verilmiştir. Bunlar;

1. Nefs-i Emmâre,

  1. Nefs-i Levvâme,
  2. Nefs-i Mülhime,
  3. Nefs-i Mutmeinne,
  4. Nefs-i Râdıye,
  5. Nefs-i Mârdiyye.
  6. Nefsi-i Safiye

Diye isimlendirilmiştir. Bu nefsimiz aldığı bu isimler de kaynağını yine Kur’ân-ı Kerîm den almakta dır, ilgili ayetleri kısaca görelim;

1. Nefs-i Emmâre (Kötülüğü Şiddetle Emreden Nefis) Bu mertebe, Kur'an'da ismiyle açıkça zikredilen bir nefs durumudur. Nefsin en ilkel, ham ve eğitilmemiş halidir.

  • Ayet: Yusuf Suresi, 53. Ayet

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Okunuşu: "Ve mâ uberriu nefsî, inne'n-nefse le emmâretun bi's-sûi." Anlamı: "(Yusuf dedi ki:) Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefs, rabbimin merhameti olmadıkça, şiddetle kötülüğü emreder."

2. Nefs-i Levvâme (Kendini Kınayan Nefis) Bu mertebe de Kur'an'da ismiyle açıkça zikredilmiştir. Artık iyiyi ve kötüyü ayırt etmeye başlayan, günah işlediğinde pişmanlık duyup kendini kınayan nefsin durumudur.

  • Ayet: Kıyâme Suresi, 2. Ayet

وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Okunuşu: "Ve lâ uksimu bi'n-nefsi'l-levvâmeti." Anlamı: "Ve (yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyarak) kendini kınayan nefse yemin ederim."

3. Nefs-i Mülhime (İlham Alan Nefis) Bu mertebenin ismi Kur'an'da doğrudan geçmez. Ancak bu isimlendirme, Allah'ın nefse hem iyiliği (takvayı) hem de kötülüğü (fücuru) ilham ettiğini bildiren ayete dayanır. Artık nefis, ilahi ilhamlara açık hale gelmiştir.

  • Ayet: Şems Suresi, 7-8. Ayetler

وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا - فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

Okunuşu: "Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ." Anlamı: "Nefse ve onu (en güzel biçimde) düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğünü (fücurunu) hem de takvasını (ondan sakınmayı) ilham edene yemin olsun ki."

4. Nefs-i Mutmeinne (Huzura Ermiş ve Tatmin Olmuş Nefis)

5. Nefs-i Râdıye (Allah'tan Razı Olmuş Nefis)

6. Nefs-i Mardiyye (Allah'ın Kendisinden Razı Olduğu Nefis) Bu üç yüce mertebe, Fecr Suresi'ndeki aynı pasajda doğrudan zikredilir. Bu ayetler, imanın en üst seviyelerine ulaşmış, Allah ile tam bir teslimiyet ve huzur içinde olan nefse yapılan ilahi bir çağrıdır.

  • Ayet: Fecr Suresi, 27-28. Ayetler

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ - ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

Okunuşu: "Yâ eyyetuhe'n-nefsu'l-mutme'inneh. İrci'î ilâ rabbiki râdiyeten mardiyyeh." Anlamı: "Ey huzura ermiş (mutmain) nefs! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"

7. Nefs-i Sâfiye (Saf, Arı ve Kâmil Nefis) Bu mertebenin ismi Kur'an'da doğrudan geçmez. Bu, alimler tarafından nefsin ulaşabileceği en son ve en kâmil noktayı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu mertebenin ruhunu ve hedefini ifade eden birçok ayet olmakla birlikte, en temel dayanaklarından biri yine Şems Suresi'ndeki şu ayettir:

  • Ayet: Şems Suresi, 9. Ayet

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا

Okunuşu: "Kad efleha men zekkâhâ." Anlamı: "Andolsun ki, nefsini tertemiz kılan (tezkiye eden) kurtuluşa ermiştir." Nefs yedi tane değil bir tanedir ve onun yedi temel hali vardır. Kişi seyri sülük yoluna girer ve verilen zikir ve çalışmalar ile kendini geliştirdikçe üzerindeki menfi ahlaklar birer birer değişir ve yerin onların asli ve güzel olan ahlakları yer etmeye başlar. Bundan dolayı;

Hadîs-i Şerifte belirtilen;

“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.”

“Kim ki nefsine arif oldu ancak o Rabb’i ne arif oldu.” Burada arif olunan bilinen, nefsin sadece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakikat-i itibariyle bilinen “nefs”tir.

Nefs Konusu hakkında daha çok şeyler yazıla bilinir, lakin bu kadarı ile yetinelim, daha ayrıntılı bilgi için İz-Terzibaba ‘nın İrfan Mektebi adında ki eserinin okunması faydalı olacaktır.

Nefsin bu halleri özetle anlaşıldıktan sonra onun süfli yönünden kurtula bilmesinin yegâne yolu Allah’ın o mahalline hidayet etmesi dir. Bu hidayet ise kimsenin elinde değildir yegâne hidayet sahibi Allah Teala Hazretleri dir. El-Hadi ismi de de en genel anlamda Allah’ın hidayete erdirme vasfını bize anlatmakta dır. Hidayet ile ilgili de bir iki ayet zikredelim;

Meryem Suresi, 76. Ayet

Bu ayet, hidayetin artan bir durum olduğunu bize açıkça anlatmaktadır.

وَيَزٖيدُ اللّٰهُ الَّذٖينَ اهْتَدَوْا هُدًى

Okunuşu: "Ve yezîdullâhullezînehtedev hudâ." Anlamı: "Allah, doğru yola girenlerin hidayetini artırır." Âl-i İmrân Sûresi (3-8- Ayet) Bu ayette ise kulun kavuştuğu hidayetten sonra tekrardan ayağının kayma ihtimaline karşın daima temkin ile yaşamını sürdürmesi gerektiğini anlatmakta dır.

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ

الْوَهَّابُ

Okunuşu: (3-8) Rabbenâ lâ tuziġ kulûbenâ ba’de iż hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahme(ten)(c) inneke ente-lvehhâb(u) Anlamı: (3-8)Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalplerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, sen bol ihsan sahibisin.


Hidayet Allahtan dır denildiğinde avamın aklına hem vesvese kabilinden “Bana da hidayet nasip etseydi bende güzel ameller işlerdim” diyerekten içinde bulunduğu nefsani halin müsebbibi olaraktan bilmeden de olsa gafilane bir şekilde Allah’ı suçlamakta dır. Bu türden suallere Mesnevide geçen bir bölüm ile cevap vermek yerinde olacaktır. Eğer bu irfani ilimlere vukufiyetimiz olmasa o’zaman bu ayetleri kendi mertebeleri ile değerlendiremeyip beşerî anlayışımız ile değerlendirmeye kalkışırız.

Bu türden metinleri sadeleştirip çevirerek buraya aktarsak acaba daha mı faydalı olur diye bir iki çalışma yaptım lakin online yapay zekalar ile bunları anında sadeleştire bilmek hiçte zor değil ama cümle yapısı ve kelimeler bu sefer beşerî kurgu ile oluşmakta ve şarihin aktarmak istediği mana kayboluyor, ondan dolayı bu tür metinleri anlamak için biraz zahmete gireriz ama onunla birlikte bir Rahmette oluşacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz.

Mesnevi-i Şerif Cilt 1 A.Avni Konuk Şerhi


625. Bu, cebir değildir; bu, ma’nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri lazarru’ içindir.

Bu beyt-i şerîf yukarıdaki beyitlere karşı vâki olacak bir suâl-i mukadderin cevâbıdır. Ya’ni birisi çıkıp diyebilir ki, mâdemki bizim ef’âl ve akvâlimiz Hakk’ındır ve bizler Hakk’ın âleti mesâbesindeyiz; şu hâlde biz akvâlimizde ve ef’âlimizde mecbûruz ve bizim irâdemizin ve ihtiyârımızın hiç hükmü yoktur. Bu suâlin cevâbını tavzîh için bir mukaddimeye ihtiyâç vardır.

Ma’lûm olsun ki, varlık dünyâda ve âhirette hep Hakk’ın varlığıdır. Bu vücûd-ı hakîkînin sıfâtı ve esmâsı vardır, zuhûr isterler. Zuhûr için de mutlakā keserât âleminin vücûdu lâzımdır. Halbuki nâmütenâhî olan vücûd-ı vâhid-i Hakk’ın muvâcehesinde, vücûdât-ı kesîrenin bi’l-istiklâl isbâtı kābil değildir. Binâenaleyh bu vücûd-ı vâhid-i hakîkî, mertebe-i letâfetden merâtib-i kesâfete tenezzül etmedikçe, âlem-i keserât tekevvün etmez. Nitekim bu hâle işâreten Ebu’l-Hasan Gūrî hazretle “Tenzîh ederim o Zât-ı Ecell ve A’lâyı ki, Zât’ını latîf kıldı, ona Hak tesmiye etti; ve nefsini ve Zât’ını kesîf kıldı, ona da halk dedi” buyurur. Ve Cenâb-ı Şeyh-i Ekber “Tenzîh ederim o Zât-ı ecell ve a’lâyı ki, eşyâyı izhâr etti; halbuki o Zât-ı Ecell, eşyânın “ayn”ıdır” buyurur.

İmdi, vücûd-ı vâhid-i hakîkî evvelen suver-i ilmiyyesinin mertebesine tenezzül etti ve bu mertebede sıfât ve esmâsının sûretleri sâbit oldu. Esmâ-i ilâhiyye ise, Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi’ gibi mütekābildir. Ve Hâdî isminin iktizâsı hidâyet olup, bu ismin mezâhiri mü’minlerdir. Mudill isminin iktizâsı da dalâlet olup, onun mezâhiri de kâfirler, fâsıklardır.

Bu suver-i ilmiyyeye “a’yân-ı sâbite” derler. Bunların bu mertebede vücûd-ı kesîf-i hâricîleri olmadığından Zât-ı Hak’dan ayrı olarak bir zuhûrları yoktur. Bundan sonra o vücûd-ı hakîkî, bu “a’yân-ı sâbite” hasebiyle gayriyet libâsına bürünerek, mertebe-i ervâha tenezzül etti. Ondan sonra yine bu suver-i ilmiyye hasebiyle “mertebe-i misâl”e ve ondan sonra da “esfel-i sâfilîn” olan “âlem-i şehâdet”e tenezzül eyledi; ve “âlem-i şehâdet”de zâhir olan her bir vücûd-i kesîf bir ism-i ilâhînin iktizâsına tâbi’ olup, onlardan bu ismin ahkâm ve âsârı gāliben zuhûr etti; ve insan ise sûret-i ilâhiyye üzerine mahlûk olduğundan cüz’î ve küllî bilcümle esmânın mazharı oldu. Fakat mazhar olduğu esmâ-i külliyyeden birisi onun “Rabb-i hâss”ıdır ve onu terbiye eder. Meselâ “Rabb-i hâss”ı “Mudill” ismi ise, cümle mevcûdâtında onda gāliben bu ismin ahkâmı zâhir olur ve “Rabb-i hâss”ı “Hâdî” ismi ise, kezâlik onda gāliben, bu ismin ahkâm ve âsârı zuhûr eder.

İmdi Tekvîn Kelâm’a ve Kelâm Kudret’e ve Kudret İrâde’ye ve İrâde İlm’e ve ilim, ma’lûma tâ’bîdir ve ma’lûm “a’yân-ı sâbite”dir. Ya’ni Hak ilm-i ilâhîsinde sâbit olmayan “şey”in zuhûrunu irâde etmez ve irâde etmediği “şey”e de kudreti taalluk etmez; ve kudreti taalluk etmeyen “şey” dahi mevcûd olmaz.

Vaktâki efrâd-ı insâniyye bu âlem-i kesîfde tekevvün etti, sûretleri i’tibâriyle hepsi insan olduğundan, meydanda bir mîzân olmadıkça hakîkatlerini ve ma’nâlarını yekdiğerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu maksadın husûlü için peygamberleri vâsıtasıyla Hak Teâlâ “emr-i teklîfî”sini teblîğ etti. Binâenaleyh emir iki nevi’ oldu. Birisi “emr-i irâdî” ve diğeri “emr-i teklîfî”dir. “Emr-i irâdî”, Hakk’ın ilmine müsteniden vâkı’ olan irâdesi, ya’ni suver-i ilmiyye mertebesinde Hak’dan lisân-ı isti’dâd ile, kendilerinin “Hâdî” veyâ “Mudill” isimlerinden birisine mazhariyyetini taleb edenler hakkında, o sûretle sübûtuna Hakk’ın irâdesinin taallukudur. Diğeri de “emr-i teklîfî”dir ki, bu âlem-i kesîfde her ferdin isti’dâd ve kābiliyyeti temeyyüz etmek için, peygamberler vâsıtasıyla vâkı’ olan teklîfât-ı şer’iyyedir. Bu hakāyika nazaran kul, ezelde lisân-ı isti’dâd ile ne taleb etmiş ise, Hak onu vermiş ve bu âlem-i kesîfte de kezâ kul, irâde ve ihtiyârın, bu isti’dâdının sevkı ile fiilen isti’mâl edip, yine onu taleb etmiş ve Hak dahi kezâlik onu vermiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden kendisine vâkı’ olur. Bunların hey’et-i mecmûasını Hakk’ın cebbâriyyeti ihâta etmiştir; zîrâ vücûd-ı hakîkî Hakk’ındır ve kulun vücû du bu vücûda muzâf olan bir vücûddur. O halde dâimâ Hakk’ın cebbâriyyeti altında zebûndur; ve mahlûkātın Hakk’ın cebbâriyyeti altında zebûn olmasının hikmeti de, gayriyyet libâsıyla zâhir olan insanların mevhûm olan varlıklarını, vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde ifnâ için, kemâl-i zilletle tazarru’ ve niyâzları lâzım gelmiş olmasındandır.


Eğer Allah c.c dileyip herkesi hadi istikametinde var etmiş olsaydı ozaman bu dünyada melek olarak zuhur ederdik ve sadece Cemali isimler tecelli ederdi ozaman da burası dünya değil Cennet olurdu. Cemali isimlerin tecelligâhı Cennet Celali isimlerin tecelligâhı ise Cehennem dir.

Bu dünya hayatı içeresinde kim hangi esmalar cihetinde bir hayat sürdürdü ise o ismiler de onu o istikamete taşıyacaktır. Buradan isimlerden kasıt Allah’ın Esmaları ile yüklenmiş olan insanlar bu esmaları nefsi emmaresi yönü ile faaliyete çıkartır ise Cehenneme layıktır ve nefsine zulüm etmiş olmakta, bu halde olanlar ile Cehennemi dolduracağım Haktır diye Ayeti kerime de ifade edilmekte dir.

Allah kuluna rahmet için bahane ararken kul kendine veya bir başkasına zülüm etmek için bahane arıyor ise onun da gideceği elbette ki Cennet olmayacaktır. Bu ayette de insan ve cin birlikte anılmakta, kişi cinn’i olan yönünü yani mudil olan tarafını terbiye edemez ise ateşe tabi olarak yaşamasından dolayı ölümü ile birlikte cinler ile birlikte Cehenneme girecektir.

Cennet veya Cehenneme kişi aslında daha dünya hayatında iken girmiştir. Düşüncelerine baktığında ne görüyor ve ne düşünüyorsa o istikamette de fiillerini oluşturduğundan dolayı burada ya ikilik ile alemi seyreder ve elde edemediği nasibinde olmayanlara erişemediğinin azabı içinde kıvranarak cehennemini var eder ve kendisini de oraya atar. Ya da İrfan ehlinin cennet bahçelerine girer ve orada ikram edilen meyvelerden gıdalanır ve daha dünyada iken İrfan Cennetine dahil olur. İleriki ayette bu konu tekrar ele alınacağından burada kısa kesiyoruz. T.O.Muharrem Halil-İz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)