İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-lleżîne iżâ żukkirû bihâ ḣarrû succeden vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûn(e)
Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine bu ayetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar.
Bizim âyetlerimize öyle kimseler iman eder ki, onlarla kendilerine öğüt verildiği zaman secdelere kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de büyüklük taslamazlar.
Bu ayet, Allah'ın ayetlerine iman edenlerin temel özelliklerini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'iman', 'secde', 'tesbih' ve 'istikbar' kavramları üzerinden, teslimiyet, yüceltme ve kibirden uzak durma halleri vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman, kalben tasdik etmek ve dil ile ikrar etmektir. Güven ve emniyet kökünden gelir. Ayetteki 'yü'minu' fiili, Allah'ın ayetlerine karşı tam bir teslimiyet ve güvenle tasdik etme halini ifade eder. (s. 89)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (emn), Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyet halidir. Bu ayette, ayetlere iman edenlerin, bu güvenin bir sonucu olarak belirli davranışlar sergiledikleri belirtilir. (s. 135-137)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zikr, unutulan bir şeyi hatırlamak veya bir şeyi zihinde canlı tutmaktır. Ayetteki 'zükkirû' pasif formu, ayetlerin dışarıdan bir hatırlatma ile müminlerin zihinlerine sunulmasını ifade eder. (s. 210)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zikr kelimesi, Kur'an'da hem hatırlama hem de öğüt alma anlamlarında kullanılır. Bu ayette, ayetlerin hatırlatılmasıyla birlikte, onların içerdiği öğüt ve mesajların da idrak edilerek harekete geçilmesi kastedilir. (s. 287)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Harr, bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesi, yuvarlanmasıdır. Burada 'harrû sücceden' ifadesi, ayetlerin etkisiyle ani bir huşu ve teslimiyetle secdeye kapanmayı, yani iradi bir düşüşü ifade eder. (s. 256)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Harr, mecazi olarak bir şeye boyun eğmek, teslim olmak anlamında da kullanılır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ayetlerinin büyüklüğü karşısında müminlerin gösterdiği tam bir teslimiyet ve tevazu halini vurgular. (c. 2, s. 121)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Secde, alnı yere koyarak Allah'a karşı tam bir tevazu ve boyun eğme göstermektir. Ayetteki 'sücceden' kelimesi, 'harrû' fiiliyle birlikte, ayetlerin hatırlatılmasıyla oluşan derin huşu ve teslimiyetin fiziksel bir tezahürü olarak secde etmeyi ifade eder. (s. 397)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Secde, Allah'a karşı en üst düzeyde tevazu ve itaat göstermektir. Bu ayette, müminlerin ayetler karşısındaki tepkisi olarak secde etmeleri, onların Allah'ın emirlerine kayıtsız şartsız teslimiyetini simgeler. (c. 3, s. 24)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tesbih, Allah'ı her türlü noksan sıfattan uzak tutmak ve O'nu kemal sıfatlarıyla yüceltmektir. Ayetteki 'sebbehû bi-hamdi rabbihim' ifadesi, secde ile birlikte, Allah'ın ayetlerinin büyüklüğü karşısında O'nu övgüyle anarak yüceltme eylemini vurgular. (s. 278)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tesbih, Kur'an'da Allah'ın mutlak aşkınlığını ve yüceliğini ifade etmenin bir yoludur. Bu ayette, müminlerin ayetler karşısında hissettikleri huşu ve hayranlığın bir ifadesi olarak Rablerini övgüyle tesbih ettikleri belirtilir. (s. 215-217)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibir, kişinin kendini büyük görmesi ve başkalarını küçük görmesidir. İstikbar ise, bu büyüklük taslama halini fiiliyata dökmesidir. Ayetteki 'lâ yestekbirûn' ifadesi, iman edenlerin Allah'ın ayetleri karşısında tevazu gösterdiklerini, kibirlenmediklerini ve hakikati kabul ettiklerini belirtir. (s. 427)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İstikbar, Allah'ın emirlerine karşı gelmek, onları küçümsemek ve kendini onlardan üstün görmek demektir. Bu ayette, gerçek müminlerin ayetler karşısında kibir göstermeyip, aksine teslimiyetle secde ettikleri ve tesbih ettikleri vurgulanır. (c. 3, s. 165)
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.
“İnnemâ yu/minu bi-âyâtinâ-llezîne” Ayeti Kerimede ki iman kelimesi üzerinde biraz duralım.
İman : Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir.
Öyleyse iman kelimesi en temelde emin olmak anlamını taşımaktadır. Emin olma veya güven duymak gibi haller ise kalb ile alakalı olan bir saha dır ve zahiri bir nesneye veya görünür olana değildir iman. Örneğin; imanın şartlarına baktığımızda hepsi gaybi dir, içlerinden peygambere iman kısmı zahiri gibi görünse de onun nübüvveti ve Resul oluşuna iman yine gaybi dir. İslam’ın şartları ise fiili yani ameli dir. Bu ayrımı şu ayeti kerime ile daha iyi anlaya biliriz;
Hucurât Suresi 14. Ayet
قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Kâleti-l-a’râbu âmennâ(s) kul lem tu/minû ve lâkin kûlû eslemnâ velemmâ yedḣuli-l-îmânu fî kulûbikum(s) ve-in tutî’û(A)llâhe verasûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey-â(en) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
“A'râbîler iyman ettik dediler de ki: siz henüz iyman etmediniz ve lâkin henüz iyman kalblerinizin içine girmemiş olduğu halde islâma girdik deyin ve eğer Allaha ve Resulüne itâat ederseniz size amellerinizden hiçbir şey eksiltmez, çünkü Allah gafur, rahîmdir.” Ayetten de anlaşılacağı gibi İman ehli olanlar aynı zamanda İslam’dır, ama her islâm olan İman ehli değildir. Belki taklidi bir imanı vardır ama onunda ona bir faydası olmaz.
İmanda ikilik esası vardır. Yani İman edilen ve iman eden vardır. Gelen bir haberin güvenilir olup olmadığına kişi evvela habere değil haberi getirene bakar. Haberi getiren güvenilir olmayan birisi ise söylediğinin ne ehemmiyeti olabilir ki. İşte Rasûlûllâh s.a.v efendimizin ilk vasfı ve aldığı isim Muhammed ’ül Emin idi. Öyle ki müşrikler dahi onun eminlik vasfından emindiler. Burada şu hadiseyi de nakletmekte fayda olacaktır;
“ Mekkeliler den Aleyhi salatu ve selam Efendimize kıymetli olan eşyalarını emanet etmeyen neredeyse kimse yoktu. Hicret emri nihayet kendisine de geldikten sonra, kendindeki emanetleri sahiplerine vermesi için yerine Hz. Ali k.v efendimizi bıraktılar ve kendi yatağına yatmasını istedi. Rasûlûllâh s.a.v efendimiz de yol arkadaşı Hz. Ebu Bekir r.a ile yola çıktılar.” Bu hadisenin ayrıntıları siyer kitaplarında mevcuttur. Biz efendimizin eminlik vasfının ne derecede olduğunu bir katre misali anlatmaya çalıştık.
İz-Terzibaba ’nın “İslam – İman – İhsan – İkan” adında ki eserinden bu mertebeler ile ilgili ayrıntılı bilgi bulunmakta dır. Ayrıca kitabın ismi bir sistemi de bize anlatmakta. Ve sıralamada ikinci sırada iman var ve buda ikilik sisteminde Allah’ı anlama, anlatma ve inama dır. Bu dahi büyük bir kemâlâttır, o dönemi düşündüğümüz de ve evvel ki kavimlerin hallerine baktığımızda çok ilahlıktan tek bir Allah’a inanmaya davet ve bunu kabul etmek büyük bir inkılaptır.
Bugünün insanları belki Lat ve Uzzaya secde etmiyorlar gibi görünse de Putlarımızın isimleri değişti sadece dersek abartmamış oluruz. Gönülde hak sevgisinin önünde ne varsa farkında olmadan onu ilah edinmiş ve ona kulluk ediyoruz dur. Başımız dara düştüğünde Allah’a ya da yetiş ya Rasûlûllâh mı diyoruz yoksa anne baba , amca-dayı mı diyoruz. Yani neye, nereye ve kime sığınıyoruz ona baktığımızda Allah’a olan imanımızı da tartıya koymuş oluruz.
Bu insanlardan yardım almayacağız anlamına gelmiyor, onlardan yardım isterken veya alırken alışverişi hak ile yaptığımız idrakini ve şuurunu terk etmeyeceğiz, sebeplere tesir yüklemek şirki hafi olarak nitelendirilmiştir. İşte idrakte hep hak ile görüntü de hep halk ile olmak tevhid şuuru ile yaşamaktır.
Evet buraya kadar özetle imanı anlatmaya çalıştık, peki neye iman ediyorlar diye belirtiliyor ‘Bizim Ayetlerimize’ diyor Cenab-ı Hakk. Burada ayeti iyi idrak etmemiz gerekiyor şeriat mertebesi ile tarikat mertebesin de sadece Mushaf’ı Şerifte yazılı olan ayeti kerimelere iman olarak anlaşılır ve doğrudur da. Giriş bölümünde Kur’ân-ı Kerîmin mertebeleri hakkında bilgi verilmişti tafsili bilgi o kısımda bulunmakta dır. Buradaki “bizim ayetlerimize” iman edenleri farklı bir anlayış ile değerlendirecek olursa ozaman Allah’ın alemde ki tecellilerinin işaretlerine olan iman dır anlamına gelir. Ayrıca bizim demesi ise esma ve sıfatları ile olan tecellilerine iman edilmesinin yanı sıra buradaki biz ifadesi aynı zamanda insanı kamile de işarettir. T.O.Muharrem Halil-İz.
(Âyet)
(1) Eser.
(2) Kimsenin inkâr edemeyeceği açık delil. Nişân.
Alâmet. İşaret.
(3) Menzil, mekân (4) Kûr'ân-ı Kerîm'de ki, her bir cümle. Mânen uyanmağa, sebep olan hâdise. (Kûr'ân-ı Kerîm'de (6236) âyet vardır. Kaynak:Diyanet İşleri Bşk.
Diğer bir ifade ile de, diyebiliriz ki!
(Âyet) “Zât-ı mutlak’ın Zât-ı mukayyed ve Teşbîh mertebesi itibariyle, o mânâ da, Kûr’ân-ı tafsîlî olan bu âlem de görünmesinin ismidir.” İz-Terzibaba ‘nın 28-Kur’an da Tesbih ve Zikir
Şöyle bir misal verelim; diyelim ki Adana’dan İstanbul’a araba ile seyahat edeceğiz ve yola çıktık Ankara’ya yaklaşınca İstanbul’a dönüş levhası göründü ve kaç km kaldığı da yazılı. Levhayı gördüğümüzde İstanbul’a gidilecek yolun levhası İstanbul’a işaret ediyor İstanbul’a gelindi demiyor, aynı şekilde ayetler okunduğunda kast edilen mana anlaşılmıyor eğer Arapça bilgisi var ise o kelimelerin karşılıklarını yani dil bilgisi ile tercümesini okuyup biliyor.
Manası için Rab’ca bilmesi gerekmektedir. Ayetlere bakan kişi kendi mertebesi kadar ayetlere mana yükler. Yüklediği manalar da yükleyeni bağlar. Bu ayette ayetlere iman edenlerin hallerini anlatıyor lakin bundan biraz daha ileriye gitmek isteyen seyri sülük ehli için bir başka ayet başka bir işaret ile bize hedef göstermekte.
Fussilet Suresi 53. Ayet
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu-lhakk(u)(k) eve lem yekfi birabbike ennehu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un).
“İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki nihayet onun Hakk olduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değilmi bu ki rabbın her şey'e şâhid” Bu ayeti kerimenin işaret ettiği hakikatleri ile ile ilgili biligi için İz-Terzibaba Fussielet Suresi kitabına bakmaları yerinde olacaktır.
Kaldığımız yerden devam edelim “izâ zukkirû bihâ harrû succeden” burada Âdem a.s secde eden meleklerin âdem a.s daki uluhiyet işaretlerini görmeleri hasebiyle ona secde ettikleri de rivayet edilir. Aynı onun gibi Allah’ın zahirde ki ve batındaki işaretlerini görmüş ve idrak etmiş olan İnsanı kâmillerin halka verdiği öğütler ile ona iman etmiş olurlar ve kabullenmeleri onların secdesi olmuş olmaktadır diye biliriz.
" vesebbehû bihamdi rabbihim vehum lâ yestekbirûne" Rabbinin hamdıyla tesbih ederler" ifadesini daha iyi anlamak için ilk önce hamd mertebelerine bakalım. İz-Terzibaba’nın 35-1 Fatiha Suresi Kitabından özetle buraya aktarıyoruz T.O.Muharrem Halil-İz.
"Hamd" ve Mertebeleri:
1. Mertebe: Şeriat Mertebesi (Beklentili Şükür) Bu aşama, nimetlere karşılık bir teşekkür ifadesidir. "Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifadesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz." Bu, "al gülüm ver gülüm" karşılıklı bir alışverişe benzetilir ve beklentili bir muhabbet içerir. Burada mutlak muhabbet yoktur.
2. Mertebe: Tarikat Mertebesi (Maddi Beklenti Olmadan Övgü) Hamdın lügat anlamı olan "övme"nin öne çıktığı bu aşamada, maddi bir karşılık beklenmez. "Hamd Allah’a mahsustur" denilerek dünyaya ve ahirete dair beklentilerden arınmış bir övgü başlar. Ancak, bu mertebede hâlâ "ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifade etmektedir ve bu da ikiliktir."
3. Mertebe: Hakikat Mertebesi (Kulun Acziyeti ve İlahi Hamd) Bu mertebede "Lillâhi" ifadesinin anlamı değişir. "Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar." Kul, Allah'ı gerçek anlamda övmekten aciz olduğunu idrak eder. Hz. Muhammed'in (s.a.v) "lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike" (Ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum) hadisi, bu mertebenin özünü ifade eder. Sonsuz ve sınırsız bir varlığı övmenin beşer aklının kapasitesini aştığı anlaşılır.
4. Mertebe: İnsan-ı Kâmil Mertebesi (Allah'ın Kulu Övmesi) Bu, hamdın en şerefli mertebelerinden biridir. "Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek 'Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum' diyor, işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı 'insân-ı İnsân’a' anlatıyor." Ayet-i Kerime "Halekal Âdeme alâ sûretihi" (Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti) bu mertebenin temelini oluşturur. Burada kastedilen "sûret", Allah'ın esma, sıfat ve fiillerinin insan üzerinde mutlak tecellisidir. Dolayısıyla Allah'ın, kendi tecellilerini taşıyan insanı övmesi doğaldır. "İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma" (Ahzab, 33/56) ayeti, bu övgünün peygamber (s.a.v) şahsında tüm insanlara yönelik dir.
5. Mertebe: Makam-ı Mahmud Mertebesi (Bütün Varlıkların Yöneldiği Merkez)
"Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;" (İsra, 17/79) ayetiyle açıklanan bu mertebe, "Hamd edilen" makamdır. Makam-ı Mahmud, varlıkların zuhur ve tecellisinin meydana geldiği, bütün varlıkların kaynağını, feyzini ve nurunu aldığı merkezdir. İnsan-ı Kâmil'in diğer adı olan Hakikat-i Muhammedi bu makamla özdeşleşir. "Ne var âlemde, o var Âdem’de" hakikatiyle, her bireyin kendi bünyesinde de Makam-ı Mahmud mertebesi bulunmaktadır.
6. Mertebe: Liva il Hamd Mertebesi (Hamd Sancağı) Peygamber Efendimiz (s.a.v) için dikilen "Liva il Hamd" sancağı ile ifade edilen bu mertebe, "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah" sözüyle zikrin ve duanın en faziletlisinin hamd olduğunu belirtir.
7. Mertebe: Tüm Varlıkların Hamdı (Rab'larının Hamdıyla) Bu mertebe, "ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdihi ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm" (İsra, 17/44) ayetiyle açıklanır: "Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tesbih etmesin fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız." Tüm varlıkların kendi hamdlarıyla değil, Rab'larının hamdlarıyla hamd ettiği bu mertebe, hamd hakikatinin esasını oluşturur.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allâhu Teala Hz.leri var. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.
"Vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard" (Bakara, 2/255) ayetini örnek göstererek, Allah'ın evreni içten ve dıştan kuşattığını, varlığın her zerresinde mevcuttur.
Allah'ı anlamak için iki yönünün ayırt edilmesi gerektiği gerekir: "Zat-ı Mutlak" (a'maiyyet hali, idrak edilemez) ve "Zat-ı Mukayyed" (âlemlerde belirli vasıflarla tecelli eden, idrak edilebilir). Tefekkür Zat-ı Mutlak'a kapalı dır, ancak Zat-ı Mukayyed yönüyle Allah'ı anlamamız gerekir. A'maiyet hali, Allah'ın geçmişteki "gizli hazine" halini ve dünya hayatından önceki berzah benzeri bir yaşamı da olabilir.
8. Mertebe: Ahirette Livail Hamd Sancağı Altına Sığınmak
Bu son mertebe, ahiretteki "Livail Hamd" sancağının altına sığınmaktır. Bu hakikatleri dünyadayken idrak edenlerin, aslında şimdiden bu sancağın kapsamına girmiş dir.
2. Hamdın Üç Farklı Yönü: hamdın üç temel yönünü vardır:
Hakk'tan Hakk'a (Hâmid ve Mahmud Olan Allah): Gerçek hamdı Allah'ın kendisi yapar. O hem "Hamdedici" (Hâmid) hem de "Hamdedilen"dir (Mahmud). Halkıyyet hükmü bu mertebede yoktur.
Hakk'tan Halka (Allah'ın Kulunu Övmesi): Yukarıda dördüncü mertebede detaylandırıldığı gibi, Allah'ın kendi tecellisi olan insanı övmesidir.
Halktan Hakk'a (Kulun Allah'ı Övmesi): Beşer idrakiyle yapıldığında en zayıf olanıdır. Birinci ve ikinci mertebelerde kısmen bu durum açıklanmıştır.
3. Hamdın İlahi Mertebelere Göre Beş Mertebesi: Metin, hamdın ilahi mertebeler itibarıyla beş farklı anlayışını da sunar:
Ef'âl (Fiiller) Mertebesi Hamdı Esmâ (İsimler) Mertebesi Hamdı Sıfat (Nitelikler) Mertebesi Hamdı Zât (Öz) Mertebesi Hamdı İnsan-ı Kâmil Mertebesi Hamdı
Hamdın 8 mertebesini inceledikten sonra ayette geçen “vesebbehû” Tesbih ederler ifadesindeki tesbih kelimesini inceleyeceğiz. Tesbih kelimesi ile zikir kelimesi şeriat ve tarikat mertebesinde ekseriyetle aynı mana da olduğu düşünülür. Şimdi tesbih kelimesinin anlamlarını ve hakikat mertebesi itibariyle ne anlama geldiğini İz-Terzibaba ‘nın 28-Kur’an da Tesbih ve Zikir adlı eserinden özet alıntılar yapacağız. Konun daha iyi anlaşılması için kitabın tamamının okunması faydalı olacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz.
“Tesbîh” kelimesi “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan "sebh" kökünden türemiş bir kelimedir.
SEBEHA: (Sülâsî/üçlü fiildir ancak tesbîh etmek anlamında kullanılmaz) SEBBEHA: Tesbîh etti.
YÜSEBBİHU: Tesbîh eder/ediyor.
TESBİH: Tesbîh etmek.
SEBBİH: Tesbîh et/emir.
Kûr’ân’daki anlamı, Allah-ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah-ı yüceltmek.
"Tesbîh" Allah'a ibadet etmede hızlı olmak anlamında da kullanılır.
Sübhân, Yüce Allah'ın zâtının temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.
Tesbîh kelimesi, bir yönüyle “isim” ancak faaliyet yönüyle “fiil” olduğu görülmektedir. Ama “zikir” doğrudan doğruya “fiil” kelimesidir.
Tesbîh dediğimiz zaman, aklımıza evvelâ bir malzeme, “taneli tesbîh” gelmektedir. Ancak “tesbihat” dediğimiz zaman bu ismin fiiline dönüşmüş olduğunu görüyoruz. İşte evvelâ bu noktayı meydana getirip yapmaya çalıştığımız “tesbîh çekme ve ya tesbîhat yapma,” mânâsını ona göre düşünmemiz gerekmektedir diyebiliriz.
"tesbîh"; suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak mânâsına geldiği belirtilmiş idi.
(Suya dalıp akıp gitmek ve gözden kaybolmak.) Yâni! "tesbîh" Mânâ âlemine tefekkür ile dalıp gözümüzün var zannederek gördüğü benlik ve varlığımızdan soyunup gözden kaybolarak hakk’ın varlığına akıp gitmemiz ve onda fânî olmamızdır. Bu ise fiil değil kûds-î bir tefekkür yaşamıdır.
Şimdi şöyle diyebiliriz.
Tesbîhât, Melekî’dir, mülkî değildir.
Tenzîh’tir, teşbîh değildir. Tefekkür idrâkinde oluşan derinliği olan ve Hakk’ta fânî olan bir yaşam hâlidir. Fiilî-kesif değil, lâtiftir. Mertebesi, Beytül-Makdis Ve Kûds-ü şerif, diye ifâde edilmiştir.
Ancak bu mertebeler (2/149) Ve her nereden çıkarsan hemen yüzünü Mescid’il Haram tarafına döndür. Âyet-i kerîmesi geldikten sonra Kâ’be-i Mazzama’ya nakledilmiştir.
Bu hususta daha geniş bilgi, (Sûre-i feth) isimli kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya da bakabilir.
Zikr, ise Mülkî- insân-î- irfân-î ve kesif’dir, melek-î değildir. Bütün mertebeleri kapsamı altına almaktadır. Tenzîh-i, teşbîh-i birleştirip, Hakk ile bâkî, bakâbillâh’ta tevhid etmek’tir. Mertebesi, Beytullah, mescid-el Haram, Kâ’be-i Muazzama, olarak ifade edilmiştir.
Yâni Ulûhiyyet mertebesinden ef’âl-şehâdet mertebesi’ne kadar olan sahada faaliyettedir.
Zikreden veya tesbîh çeken bir kimse idrâk ve irfan sahibi ise, zikr veya tesbihat yaparken kullandığı virdlerinin hangi sınıfa-mertebeye girdiğini bilir ve anlayışını ona göre yönlendirir. Bu ise oldukça yüksek bir irfaniyyet işidir. Tekrar edelim.
Zikr, her türlü sahada faaliyete geçmektedir. Yâni şeriat mertebesinin zikrinden, Ulûhiyyet mertebesinin zikrine kadar faaliyet sahası göstermektedir.
Tesbîh ise yukarıda da belirtildlğl gibi (kûdsiyyet) üzere tanıtım, eğitim ve öğretim faaliyeti’dir, diyebiliriz. İşte bu hususları göz önünde bulundurarak okuduğumuz tesbih veya zikr hakkındaki bir Âyet-i Kerîme veya Hadîs-i şerif hangi mertebeden bahsediyor ise o mertebenin kûdsiyyet-i veya hakikat-i üzere olan bir idrakle tesbih veya zikrimizi yapmamız gerekmektedir. İşte o zaman biz gerçekten Zikrediyor veya tesbîh ediyoruzdur. Aksi halde kendimizde taklid-î ve kelâm-î tesbîh ve zikirden sadece bir duygusal hâl meydana gelir, karşılığında sevap kazanırız, çok güzel olur, bunun neticesinde belki cennete de gidebiliriz, ancak ne kendimizi ve ne de Rabb-ı mızı tanımış olamayız. Kendini bilmeden tanımadan cennet ehli olmak ise gafletten başka bir şey değildir. Kişi neye talip ise netice de oraya ulaşır. Hakk yolcusu Hakk’a cennet yolcusu cennete cehennem yolcusu da cehenneme dir.
"Rabbının Hamdıyla Tesbih Ederler" Ne Demektir?
Ayetin bu kısmında bir halin veya mertebenin tarifi var yani bir topluluğun bilinçli ve şuurlu yaşantısını tarif ettiğini görüyoruz. Ne yapıyorlar? Tesbih ediyorlar, peki neyi Tesbih ediyorlar? Hamd ile tesbih ediyorlar, ozaman en son soru geliyor, Hamd ile tesbihi neyle ve nasıl yapıyorlar? Rab’ının hamdı ile tesbih ediyorlar.
Yukarıda Hamd ve tesbih kelimelerini inceledik şimdi ise özetle Rab Nedir ona bakalım.
Rabbın bilinmesi Efendimiz a.s lisanı ile kişinin nefsini bilmesine bağlanmıştır. Ozaman nefsini bilmeyenlerin yapa bileceği bir hamd değil bu. Nefsi bilmek de basit anlamda kalıbımıza ait olan nüfus cüzdanı bilgileri ile sınırlı değil dir. İşin o kısmı kişilerin birbirlerinden ayırt edilmesi için gerekli bir uygulamadır. Lakin nefsin asliyetini bilmek için kişinin Hakiki bir mürşidi kamilden beslenmesi gerekecektir. Ancak ozaman nefsinin hakikatini bilecek üzerindeki hasletlerin aslında beşerî olan benliğine değil de kendindeki güzelliklerinin rabbinden kaynaklandığını bir irfan eğitimi ile de müşahedeye geçecek ve nefsini bu sayede temizleyenler yani sonradan elde edilen arızi beşerilikten arındıktan sonra nefsini bilecektir.
Konu buraya gelmişken bir tespitte bulunalım, günümüz insanında şöyle bir yanlış kanaat bulunmakta. Dervişliği taç ve hırka zanneden evliyalığı cübbe ve sarıktan ibaret olduğunu düşünen ve bu iki hasletin tezahürünün de bu kılık kıyafet ile kayıtlanması gerektiğini zan eden bir müslüman profili var günümüzde. Aslında her devirde bu şartlanma olsa gere ki Yunus Emre dahi;
Dervişlik olsaydı tâc ile hırka, Biz dahi alırdık otuza kırka.
Demiş.
Bunun yanı sıra derviş veya sûfî kesimde ise geçmiş yıllardaki tekke yaşantılarının anlatıldığı menakıpları okumak ve dinlemek ile mest olup yapılan riyazatlar ile ancak dervişliğin yaşanacağı hayaline kapılmaktalar. Bu her iki kesime de özetle şunu diye biliriz;
Kılık kıyafetler bölgesel ve folklorik dir mutlak değildir. Ama zorunlu olan tesettür kısmı yani hem erkek hemde kadın için olanı, şeriat mertebesi itibariyle tarif edilmiştir, ama o tesettürün nasıl olacağı hangi kıyafet ile olacağı hakkında bir dayatma yoktur. Peygamber efendimiz Risâlet’inden önce de aynı kıyafet ve şekli şemaili şerifi aynıydı risâleti gelmesinden sonrada aynıydı. Diyelim ki efendimiz a.s İskoç halkının içinde zuhur etmiş olsaydı ve onların giyindiği gibi de risâlet’inden önce giyiniyor olsaydı da risâletinin gelmesi ile birlikte cübbe ve sarık libasına bürünseydi ozaman farza yakın bir sünnet olurdu. Ama maalesef bugün o kıyafete bürünmeyene evliya diyemeyen ve göremeyen bir müslüman güruhu var.
Diğer dervişan grubuna baktığımızda ise tekkede riyazât çıkarıp halvete girmek kolaymış zannedilmekte, lakin bu olmadan ve bu yapılmadan dervişlik olmaz diye bir şartlanma oluşmuş ve kişilerde kendindeki bu şartlanmayı aşamadığından dervişlik ya da sufilik yönünü hiç kemale erdiremiyorum veya olamıyorum düşüncesi saplantı haline gelmiş bulunmakta.
Peki işin aslı nedir diye baktığımızda, Cenabı Hak o döneminde o şekilde ki bir kemalatı ve yaşantıyı murad etmiş ve onu tatbik ettirmiş. Peki Riyazât Nedir? Halvet Nedir?
Riyazâtı İmam-ı Gazali dört gruba ayırmıştır;
1- Az Yemek (Kıllet-i Taam): Sadece hayatta kalacak kadar ve helal gıdalarla beslenmek, mideyi tıka basa doldurmaktan kaçınmaktır. Çok yemenin gaflete, uyuşukluğa ve şehvetin artmasına neden olur.
2- Az Uyumak (Kıllet-i Menam): Geceleri ibadet ve zikirle geçirmek için uykuyu en aza indirmektir.
3- Az Konuşmak (Kıllet-i Kelam): Gereksiz ve boş sözlerden kaçınmak, dili yalandan, gıybetten ve faydasız konuşmalardan korumaktır. Bunun yerine tefekkür ve zikirle meşgul olmak.
4- İnsanların Ezasından Uzak Durma ve Onlara Katlanma (Uzlet anil-enam): Bu ilke, hem insanlardan uzaklaşarak onlarla gereksiz teması kesmeyi (uzlet) hem de mecburi durumlarda onlardan gelebilecek sıkıntılara sabır göstermeyi (tahammül) içerir.
Günümüzde bunları uygulamak için ise bir tekkede halvete girmeye ihtiyaç yoktur, sağlam bir iradeye ihtiyaç vardır. Bunu da yaparken kişi kendi sosyal statüsünü gözeterek kendi nefsine bunu uygulaya bilir. Eski dönemlerde yarım gün tarlada çalıştıktan sonra yapacak işi olmayanlar tekkeye gider orada vaktini geçirirmiş. Veya tekke hayatını tercih eder bir tekkeye kapanır ve orada bir rehberin gözetiminde bir hayat sürdürür idi. Şimdi is içinde bulunduğumuz asrın başlarında tüm dünya bir Sanayi devrimi adı verilen bir sanayileşme toplumu oldu ve sosyal olaraktan günün 8-12 saatini dışarıda çalışmak ile hayatiyetini sürdüre bilmekte ve çoğu kişide ağır şartlarda çalışmak durumunda kalmakta dır. Ayrıca yasalar gereği de tekkelerin kapatılması o sistemin artık umumi uygulamasının da kalkması anlamına gelmekte dir.
Peki bu asır da insanlar nefislerini nasıl terbiye edecekler? El cevap, bir kamilin nefesi ile. Yani bir mürşidi kamilin sohbeti İrfanına dahil olmak ile geçmiş yıllarda 40 yıl riyazât yapmanın sonunda elde edeceği irfana bir irfan ehli yani hakikat ehli bir mürşidi riyasetinde kimi 4 saatte kimi 4 yılda irşat oluverir. Eğer bu irfaniyete erişemez ise maalesef dünyada oyalanmış olur.
Bu irfan eğitimi tahsil edilmez ise ozaman nefs bilenmemiş ve rab bilgisi de hayalde kalmış olur nedeni ise kişinin kendisi de hayalde olduğundan tahsil ettiği her türlü bilgi veya ilmi çalışma vehminden kaynaklı olan benliği ile değerlendirecek. Ondan dolayı ayetin bu bölümünde bahsedilen rabbinin hamdı ile tesbih ederler kısmı hep nefsi ile hamd eder haline gelecektir. Halbuki çok muazzam bir ifade ile bize bir hedef ve ufuk veriyor ayeti kerime Rabbinin hamdı diyor, nefsi ile demiyor.
Bu hakikatleri idrak ettikten sonra, kişinin nefsi ve beşerî kimliği ortadan kalkar. Bu durumda yaptığı tesbih, artık kendi benliğine ait bir fiil olmaktan çıkar ve "Elhamdülillah" hakikatiyle, kul ismi altında Rabb’in yaptığı bir hamd haline gelir.
Rabbinin hamdıyla tesbih eden kişi, ancak o zaman secde ehli olur. Secde, "mahfiyet-fenafillâh-İseviyet" mertebesidir. Burada üç farklı rab idrakinden ve anlayışından da bahsetmemiz gerekecek şöyle ki;
Rabb-ül Erbab (Mutlak Rab): Bu, "rablerin Rabbı" olup, bütün alemlerde meydana gelen oluşumların kaynağıdır. Gerçek Rab olarak, kişinin en nihai yönelmesi gereken mertebe dir Zata işarettir.
Rabb-ı Hass (Özel Rab): Her varlığın kendine ait, tesiri altında olduğu bir ilahi isim (esma-i ilahiye) vardır ve bu isim o varlığın Rabb’ıdır. Kişi, çoğu zaman hayalinde yarattığı bu "Rabb-ı hass"a ibadet eder. Çocukların annelerine yönelmesi gibi, ilk gidilen yer Rabb-ı hass olur.
Nefsi Hayali Rab: Kişi kendi tasavvurunda var ettiği Rab ile yaşar ve ibadet eder. Bu durum "hayali rabbe ibadet" olarak adlandırılsa da, Cenab-ı Hakk'ın "Ben kulumun zannı üzereyim" buyurmasıyla bu ibadeti dahi kabul ettiği belirtilir. Ancak irfan ehli için asıl olan, bu hayali Rabb’ten sıyrılıp Rabb-ül Erbab'a ulaşmaktır.
Sonuç olarak, "Bi hamdi Rabbi" ifadesi, kişinin manevi gelişiminde kendi benliğinden arınıp, Rabbinin varlığıyla ve Rabbinin idrakiyle hamd ve tesbih etme makamına ulaşmasını, yani "Rabbin hamdıyla hamd" etmesini ifade eder. Bu mertebede dil ile zikirden ziyade esmaların enfüste ve afakta ki faaliyetlerinin müşahedesi olur ve bu görüş kendinde mahviyeti uyandırdığından kibirlenmez ve secde ehli olur. T.O.Muharrem Halil-İz.