Emmâ-lleżîne âmenû ve'amilû-ssâlihâti felehum cennâtu-lme/vâ nuzulen bimâ kânû ya'melûn(e)
İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me'va cennetleri vardır.
Evet, iman edip de salih amelleri işleyen kimselerin, yaptıklarına karşılık bir konukluk (ağırlanma) olarak me'vâ (barınak) cennetleri vardır.
Secde Suresi'nin 19. ayeti, iman ve salih amellerin ahiretteki karşılığını, özellikle de cennet konaklarını vurgulamaktadır. Ayet, müminlerin eylemleri ile alacakları mükafat arasındaki doğrudan ilişkiyi dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), korkunun zıddı olan emniyet kökünden gelir. Kur'an'da ise genellikle kalbin tasdiki ve güveni ifade eder. Bu ayetteki 'âmenû' fiili, sadece sözlü ikrarı değil, aynı zamanda kalbin tam bir teslimiyetle Allah'a inanmasını ve bu inancın getirdiği güveni ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutu'ya göre 'iman' kavramı, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda Allah ile insan arasında kurulan bir 'güven' ilişkisidir. Bu ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'a duydukları bu derin güvenin, salih amellerle pekişerek ahiretteki mükafatı hak etmelerini sağladığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Amel (عمل), bir fiili kasten ve iradi olarak yerine getirmektir. Ayetteki 'amilû' fiili, müminlerin imanlarının bir tezahürü olarak ortaya koydukları bilinçli ve iradeli eylemleri, yani salih amelleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Amel, bir fiilin kasıtlı olarak yapılmasıdır. Kur'an'da genellikle hayırlı veya şerli fiiller için kullanılır. Bu ayette 'salihât' kelimesiyle birlikte kullanılması, yapılan işlerin sadece bir eylem olmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah katında makbul ve faydalı işler olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Salih (صالح), fesadın zıddıdır ve doğru, iyi, faydalı olanı ifade eder. 'Salihât' ise bu niteliklere sahip olan amellerdir. Ayetteki kullanımı, müminlerin sadece herhangi bir iş yapmakla kalmayıp, bu işlerin Allah'ın rızasına uygun, topluma faydalı ve bireyi ıslah edici nitelikte olması gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salah (صلاح), bir şeyin bozukluktan kurtulup doğru ve düzgün hale gelmesidir. 'Salihât' kelimesi, hem kişinin kendi nefsini ıslah eden hem de başkalarına fayda sağlayan, Allah'ın emirlerine uygun olan her türlü güzel ameli kapsar. Bu ayette, imanın pratik bir yansıması olarak bu tür amellerin önemi vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cennet (جنة), 'cenne' fiilinden türemiştir ve örtmek, gizlemek anlamına gelir. Ağaçların sık dallarıyla yerin örtülmesinden dolayı bahçelere cennet denilmiştir. Ayetteki 'cennât' kelimesi, müminlere vaat edilen, güzellikleri ve nimetleri gözlerden gizli olan ahiret bahçelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Cennet, lügatte ağaçlarla örtülü bahçe demektir. Şer'i ıstılahta ise müminlerin ahiretteki ebedi ikametgahı olan nimet yurdudur. Bu ayette 'cennât' kelimesi, iman eden ve salih amel işleyenlere verilecek olan çok sayıdaki ve çeşitli nimetlerle dolu bahçeleri, yani cennetleri işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Me'vâ (مأوى), 'evâ' fiilinden türemiş olup, bir yere sığınmak, barınmak anlamındadır. Kur'an'da genellikle ahiretteki nihai varış yerini ifade eder. Bu ayette 'cennâtü'l-me'vâ' terkibi, cennetlerin müminler için ebedi bir sığınak, huzur ve ikametgah olacağını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Me'vâ, kişinin dönüp sığındığı, ikamet ettiği yerdir. Ayetteki 'el-me'vâ' kelimesi, cennetlerin müminler için sadece geçici bir konaklama yeri değil, aynı zamanda ebedi ve güvenli bir sığınak, nihai bir varış noktası olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nüzül (نزل), misafire hazırlanan yiyecek ve içecek demektir. Ayetteki 'nüzülen' kelimesi, cennetlerin müminler için bir misafir ağırlama yeri gibi, en güzel nimetlerle donatılmış bir ikram ve ziyafet yeri olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nüzül, misafir için hazırlanan ilk ikramdır. Bu ayetteki 'nüzülen' kelimesi, cennetlerin müminler için bir karşılama hediyesi, bir ziyafet ve ilk ikram olarak sunulacağını mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, cennet nimetlerinin bolluğunu ve değerini vurgular.
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.
“Emmâ-llezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti” ayette geçen İman edip salih amel işleyenler ibaresi Kur’ân-ı Kerîm de 65 ayette bu haliyle yani “âmenû ve’amilû-ssâlihâti” şeklinde geçmektedir. Buradan da salih amelin oluşmasının iman ile bağlantılı olduğu ve iman edenlerde de salih amelin ortaya nın da imanlarının bir gereği olduğu anlaşılıyor.
İman ile ilgili geçmiş ayetlerde yeterince bilgiler verilmişti, lakin burada salih amel ile ilişkili olan yönünü ele almaya çalışacağız. Bu noktada ehli sünnet alimleri ekseriyetle imanı iki ayrı başlıkta nitelendirmişlerdir;
1-) Taklidi İman: Kişinin, herhangi bir delile, araştırmaya veya tefekküre dayanmaksızın, sadece çevresinden (ailesi, hocası, arkadaşları vb.) görerek ve onlara uyarak iman etmesidir.
Bu türden bir iman sahibinin en ufak bir vesvese de şüpheye kapılıp şeytanın tuzağına düşme olasılığı çok yüksektir. Burada kalıp o iman ile yetinenlerden Salih Amel ortaya çıkması da muhaldir.
Hac Suresi 11. Ayet
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللّٰهَ عَلٰى حَرْفٍۚ فَاِنْ اَصَابَهُ خَيْرٌۨ اطْمَاَنَّ بِه۪ۚ وَاِنْ اَصَابَتْهُ فِتْنَةٌۨ انْقَلَبَ عَلٰى وَجْهِه۪۠ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُب۪ينُ
Vemine-nnâsi men ya’budu (A) llâhe ‘alâ harf(in) fe-in esâbehu ḣayrun(i)tmeenne bih(i)(s) ve-in esâbet-hu fitnetun(i)nkalebe ‘alâ vechihi ḣasira-ddunyâ vel-âḣira(te)(c) żâlike huve-lhusrânu-lmubîn(u) İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.
Ayeti Kerimeden de anlaşılacağı üzere imanlarının zayıflığından veya taklidi olmasından dolayı bir bela veya sıkıntıya maruz kaldığında hallerinden geri dönerler. Taklidi iman çocukluk ve gençlik evrelerine girişte mazur görülür ama sonrasında araştırıp tahkik sahibi olmalıdır. Yoksa yakin haline erişilemez.
2-) Tahkiki İman: Kişinin, aklını ve kalbini kullanarak, delillere, bilgiye, tefekküre ve araştırmaya dayalı olarak ulaştığı imandır. Bu, Kur'an'ın teşvik ettiği ideal iman seviyesidir. Nedeni ise Allah'ın c.c. kitabında defaten akletmez misiniz veya düşünmez misiniz şeklindeki tembihinin bulunmasından dır. İmanın bu derecesine erişmiş kişilerin de her halleri ameli salih kapsamında dır. Çünkü Sünneti Resûlullaha sımsıkı sarılmışlardır.
Bu mertebe de henüz yakin hali yoktur ama yakîne erişmeye gayret etmeleri halinde yakin ehli bir zattan irfan eğitimi alınması durumunda yakîne geçmeye namzettir bu mertebede olan kişiler. Buradan sonra ise İhsan ve İkan mertebeleri vardır ayrıntılı bilgi almak isteyenler İz-Terzibaba ’nın İslam İman İhsan İkan adlı eserini okuya bilir. İnternette pdf dosyaları bulunmakta dır.
Evet iman konusunu özetle ifade ettikten sonra şimdi devamı olan Ameli Salih kısmını incelemeye çalışalım. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ellezîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti” kalıbında 65 ayette geçmekte dir ve bu 65 ayet toplamda 35 surede geçiyor. 35 rakamı ise sağdan okunduğunda 53 şeklinde okunur ve buda Terzibaba ‘nın şifre rakamıdır.
Ameli Salih kavramı Kur’ân ve hadislerde yapılması emredilen ve tavsiye edilen hükümlerin tamamıdır diye biliriz. Birde bunun zıddı olan Ameli Gayri Salih olan ameller vardır ki bunlarda yine Kur’ân ve Sünneti Seniye çerçevesinde nehy edilmiş olan şeyler veya sözlerin tamamıdır diye biliriz. Amel ile fiil aynı gözükse de aynı değildir.
Fiil istem dışı olan hareketleri de kapsar ama amel de bir irade ve niyet vardır. Dolayısıyla amelin salih olması için gerekli iki temel şartı vardır bunlarda;
1-) İlim: Kişide yapacağı amele ait ilim olmasa ozaman o amel kendisinden oluşmaz bundan dolayı amelin zuhura gelmesinin en temel dayanağı ilmin olmasıdır. Bu ilim ve amel ilişkisinin her mertebeye tatbik edilmesi mümkündür.
Şeriat mertebesinde ki bilgilerin eksikliği, İlimsizlik ve amelde noksanlığa sebep olur. Şeriat mertebesi en temel noktadır ve bunun kişinin hayatında yaygın ve kuvvetli olması gerekir. Ama ehli zahir bunu bu zamanda aşırı abarttığından kişiler hayatlarını hep hukuk düzeyinde yaşamışlar ve ilmi sadece ilmihal bilgisi ile sınırlamışlardır. Halbuki meşhur mızraklı ilmihali kitabı toplamda 70-80 sayfayı geçmez. Bu kadarlık ilim bize şeriat mertebesinde yeterli dir.
Tarikat Mertebesinin İlmi ise kalbin hastalıklarının tedavisi noktasında dır ve onların tedavisi neticesinde güzel ahlakın tahsilidir. Buda kitaptan okunur ve öğrenilir ama gündelik hayatımızda uygulamasına geçilip bu bilgilerin ameli salih olması için bir Mürşidi Kamilin Rahleyi Tedrisatından geçmelidir. Yoksa kelam ile Hal oluşmaz demiş irfan ehli.
Hakikat Mertebesinin İlmi ise, burada yakin ilimleri artık devreye girer ve satırdan değil sadırdan konuşan bir Arife ihtiyaç vardır. Onun İrfan ilminden istifade edilerek kişi kendi hakikatine arif olur buda kendinde ve alemde Hakk dan gayrısının olmadığı ilmi dir ve hakikat ilmi dir. İdrak edip yaşayanlara Selam olsun Marifet Mertebesi İlmi ise tüm mertebelere şamil olan ve her mertebenin ilminin kişide hayat bulması ile herkesin aklına ve haline göre muamele edilmesidir.
2-) İrade ve Niyet : her mertebedeki ilimin kuvveti ve sağlamlığı yani tahsil edilen ilmin eminliği derecesinde hadi esması genişlik bulur ve Mürid esması da hadi istikametinde ki ilimden aldığı kuvvet ile iradeyi oluşturur ve bu sayede Niyet halis ve sağlam olur. Efendimiz s.a.v “Ameller Niyete Göredir” demesinde ki hikmetlerden biride budur. Niyetin sağlam olması amelin salih olmasına mesnet kabul edilmiştir.
Peki neden? Eğer sağlam bir ilim ve irade olmaz ise ozaman kişinin Niyetinde bozulmalar görülmekte ve buda kişiyi büyük bir tehlikeye sürükler. Bir amele başlamak için niyet ne kadar önemli ise kişinin aynı niyet üzere o amelini tamamlaması da bir o kadar önemli dir. Yani niyetin sadece amelin başında halis olması yeterli değildir amelin tamamlanmasına kadar o sağlam niyetin korunması gerekir bunun için de yine El-hafız ismine ihtiyaç duyulmakta dır.
“Ameli Salih Kurgusu haktan, tatbiki kuldan olan amellerdir” İz-Terzibaba. Bu tanımda irfan ehli nezdinde olan bir tanımdır. Tersi olan durumda kurgusu Nefse ait ve tatbiki de nefsi emmâreye ait olandır bu da ameli gayri salih olmuş olmakta dır.
Ayetin bundan sonraki kısmında yukarıda anlatılan İman edip salih amel işleyenlere karşılık onların konaklayacakları Me’vâ Cennetleri vardır.
جَنَّاتُ (Cennâtu): "Cennetler", "bahçeler". Cennet kelimesinin çoğuludur.
Kök: ج-ن-ن (Cim - Nun - Nun) Mastar: جَنّ (Cenn) Açıklama: Bu kökün temel anlamı örtmek, gizlemek, saklı olmaktır. Cinler gözle görülmediği için bu köktendir. Cenin anne karnında saklı olduğu için bu köktendir. Cennet ise, ağaçların ve bitkilerin sıklığıyla toprağı "örten" bahçe demektir.
الْمَأْوَىٰ (el-Me'vâ): Sığınılacak yer, barınak, konak. El- belirlilik takısıdır.
Kök: أ-و-ي (Elif - Vav - Yâ) Mastar: إِيَوَاء (Îvâ') Açıklama: Bu kök, sığınmak, barınmak, bir yere yerleşmek anlamlarına gelir. "Me'vâ", bu kökten türemiş bir "ism-i mekân“ dır, yani "sığınılan yer" demektir. Ayetteki kullanımıyla, müminlerin ebedî olarak huzur bulacağı, sığınacağı ve barınacağı nihai yurdu ifade eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de Me’vâ Cenneti şeklinde 2 ayet bulunmakta dır diğeri ise;
Necm Suresi 15. Ayet
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰىۜ
53-15 ‘İndehâ cennetu-lme/vâ
53-15 Me’vâ cenneti onun (Sidre’nin) yanındadır.
Bu ayette cennet kelimesi tekil olarak kullanılmıştır. Lakin secde suresi 19. Ayette ise “cennâtu-l me’vâ” şekli ile çoğul kullanılmıştır.
Necm Suresi 15. ayetinde ise sidrenin yanında olan cennetten bahis edilmektedir. Burada şöyle bir izahat yerinde olacaktır. Malumdur ki;
Rasûlûllâh s.a.v efendimizin Miracında Cebrail a.s zatı alilerine Sidretü'l-Müntehâ ya kadar eşlik etmişti. Sözlükte “Arabistan kirazı denilen hoş gölgeli nebk ağacı” anlamındaki sidre ile (Kāmus Tercümesi, II, 385) müntehâ kelimesinden oluşan sidretü’l-müntehâ terkibi “son noktada bulunan sidre” demektir.
Buradan sonrasında ise efendimiz tek olarak yolculuğuna devam etti. Cebrail a.s dönüp hadi beraber devam edelim demesine karşın "Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım." Dediği çeşitli rivayetler de ve kaynaklarda mevcuttur. Burada Cebrail’in devam edememesinin asıl nedeni her varlığın bir kaynağı ve erişe bileceği bir sınırı vardır, melekler esma kaynaklı varlıklardır. Cebrail a.s da ise diğer meleklerden farklı olarak esma ve sıfat mertebesinden kaynaklı bir oluşumu bulunmakta. Bundan dolayı ilim ve aklın temsili kuvvesi dir. Ve aklın ulaşa bileceği nihai sınırı temsilen Sidretü'l-Müntehâ kavramı kullanılmıştır. İnsân’ın kaynağı ise Zat mertebesidir ve ondan dolayı yolu açıktır.
Burası sıfat mertebesinin bittiği ve zat mertebesine geçişi simgeler. Bundan öteye Cebrail de olsa geçemez ve yanarım der. Çünkü vahdet teklik gerektirir orada ondan başkası olamaz. Denilirse ki peygamber efendimiz orada idi ve rabbi ile görüş ozaman bu ikilik olmuyor mu. Orada gayriyyet diye bir kavram yok teklik idraki ve şuuru var esasında tüm alemde bu şekildedir, ama bazı konuların anlatılması ile birlikte kelama bürünmesi ile ikilik oluşmakta ve bu tekliği ancak bu oluşumla anlata biliniyor. İşte Cennet’ul Me’vâ nın bu Sidretü'l-Müntehâ nın yanında olması buradan sonrasının zati cennet olduğu anlaşılmakta dır. Konu ile ilgili ve zat cennetlerinin mahiyetini Mesneviden A.Avni Konuk Şerhinden Cennet kavramı üzerine bir alıntı yaparak açıklamaya çalışalım T.O.Muharrem Halil-İz.;
2496.Sekiz cennetin rahmetden sekiz kapısı vardır, ey oğul, o sekizden birisi tövbe kapısıdır.
Hind nüshalarında "heşt cennet" yerine "hest cennet" vâki'dir. Ma'nâsı "Cennetin rahmetden nâşî sekiz kapısı vardır" demek olur. Ma'lûm olsun ki, sekiz cennetin isimleri ve merâtibi hakkında ehlullâhın muhtelif beyânâtı vardır.
Ankaravî hazretleri şu tertîb üzere beyân buyurur: 1. Cennet-i Adn, 2. Cennet-i Vesîle, 3. Cennet-i Firdevs, 4. Cennet-i Huld, 5. Cennet-i Naîm, 6. Cennet-i Me'vâ, 7. Dârü's-selâm, 8. Dârü'l-karâr'dır. Bu isimlerin her birisi Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûrdur. Bunların sekiz kapısı vardır: 1. Tövbe kapısıdır ki, her vakit açıkdır. 2. Zekât kapısı, 3. Namaz kapısı, 4. Reyyân kapısı ki, oruç tutanlara mahsûsdur. 5. Hac kapısı, 6. Cihâd kapısı, 7. Vera' kapısı ki, ehl-i takvâya mahsûsdur. 8. Sıla kapısı ki, sıla edip, akrabâsını ziyâret edenlere mahsûstur.
Abdülkerim Cîlî hazretleri ise el-İnsânü'l-Kâmil nâmındaki eserinde şu sûretle beyân buyurulur: 1. Cennetü's-Selâm, yâhud Cennetü'l-Mücâzât. Bu cennetin kapısı a'mâl-i sâlihadandır; tövbe ise a'mâl-i sâlihadandır. 2. Cennetü'l-Hulk, yâhud Cennetü'l-Mekâsib. 3. Cennetü'l-Mevâhib, 4. Cennetü'n-Naîm yâhud Cennetü'l-istihkâk, 5. Cennetü'l-Firdevs, yâhud Cennetü'l-Ma'ârif, 6. Cennetü'l-Fazîle, 7. Cennetü's-Sıfât, 8. Cennetü'z-Zât. Mezkûr kitâbda bu cennetlerin her birisinin ahvâli ve ehli hakkında tafsîlât vardır.
Azîz Nesefî hazretleri dahi Resâil'inde şöyle buyuruyor: "Sekiz cennet vardır, her bir cennetin evvelinde bir ağaç vardır ve her bir ağacın bir adı vardır; o cennete o ağacın ismi ile tesmiye ederler. Evvelki ağacın ismi "Vücûd"dur ve ikinci ağacın ismi "Mizâc"dır, üçüncü ağacın ismi "Akıl"dır, dördüncü ağacın ismi "İlim"dir, beşinci ağacın ismi "Hulk"dur, altıncı ağacın ismi "İrfân"dır, yedinci ağacın ismi "Yakîn"dir, sekizinci ağacın ismi "Muâyene"dir. İmdi cennetin vücûdu sâbitdir ve fakat keyfiyeti meçhûldür. Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı taraflarından vâki' olan tavsîfât ise temsîlâtdan ibârettir."
2497. O cümle gâh açık olur, gâh kalkık; ve o tövbe kapısı açığın gayri olmaz.
Ya'ni, "Yukarıda zikr olunan cennetin bütün kapıları gâh açık olur, gâh kapalı olur. Dâimâ açık olan kapı, "tövbe kapısı “dır; bu kapı kullar için aslâ kapanmaz." Ma'lûm olsun ki, âlem-i nefsâniyyet ve kesâfet ayn-ı cehennemdir ve âlem-i rûhâniyyet ise ayn-ı cennetdir. Ve pek açık bir şeydir ki, bir şeyden yüz çevirmeyince, diğer şeye teveccüh olunmaz; binâenaleyh nefsâniyet ve tabîat âleminin ahkâmında müstağrak olan bir kimse, bu âlemden bıkıp, rûhâniyet âlemine teveccüh edince, cennetin kapısına dâhil olmuş bulunur. Ve tövbe ve rücû' ise, ancak bundan ibâretdir; ve bu tövbe ve rücû' kapısı ise, efrâd-ı beşerin her birisi için dâimâ açıkdır; diğer kapılar böyle değildir. Meselâ Namaz ve Oruç kapıları evkât ile mukayyeddir, binâenaleyh gâh açık ve gâh kapalı olur. Cennet-i Maârif de böyledir.
335. Eğer istemez isen, muhakkak ben sana cennetü'l-me'vâya ve Hakk'ın cemâline senin için kefîlim.
"Cennet", lügatte ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı onların gölgeleri sath-ı arzı örter. Binâenaleyh cennet "setr" ma'nâsına olan "cenn" lafzından müştak olup, bu kelimenin masdar-ı binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makâmât-ı mütenezzehe ve makâmât-ı tayyibesidir ve bu makām ef'âl-i hasene ve a'mâl-i sâlihânın cennetidir. Ef'âlin ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibârıyla bu cennetin derecât-ı mütefâvitesi vardır. Urefâ derler ki:
Bu ef'âl ve a'mâl cennetinden başka cennetler de vardır ki, onlara "cennât-ı sıfât" derler ve o abdin sıfât-ı kemâliyye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle mütefâvittir; ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-ı hâssına ve Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âid olan Rabb'in tecellî-i zâtî ile zuhûrundan ve abdin zâtta kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitârından ibârettir. Beyt-i şerîfte cennât-ı sıfât ile cennât-ı zâta işâret buyurulur.
Şimdi de İz-Terzibaba nın Gökyüzü insanları adlı eserinden Cennetül Me’va ile ilgili muhtelif bölümlerinden kısa alıntılar yapacağız.
55 - Rahman Suresi - Ayet 62
وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ
55.62 - Ve min dûnihimâ cennetân.
55.62 - Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.
Burada bahsi geçen iki cennetten biri, “Tevhid-i sıfat” diğeri ise “Tevhid-i zat” cennetleridir. “Tevhid-i zat” cennetinde ayrıca “İnsan-ı Kâmil” mertebeside mevcuttur. Böylece sekizinci cenneti oluşturan bu cennetlerin sayısı kendi içinde beş mertebeli cennet olur.
Bu cennetlerin sakinleri ise ayette bahsedilen Fecr Sûresi; (89/27-30) Âyetlerinde bu mevzua işaret vardır.
Meâlen: “Ey Nefs-i Mutmeinneye eren kişi, sen ondan râzı o da senden merzi-razı olunmuş olarak, Rabb’ı na dön.”
“Benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.” Buradaki ifade çok başkadır. Zât-i olan bu kelâm aracısız olarak kendisi. “Benim kullarım” demek sureti ile Zât-ına bağlamaktadır. O halde daha bu dünyada iken, onun gerçek Zât-i kullarını arayıp bulmamız ve bugünden o kulların arasına girmemiz lazım gelecektir ki, onlarla birlikte, “benim cennetime gir.” Hitabının muhatabı olalım. Ne müthiş haşyet verici bir davettir. İşte bahsedilen bu dört mertebeli cennetler, Allah-ın Zât-i tevhid ve irfan cennetleridir. Bu sahada tevhid-i hakikatler konuşulacak ve buranın ehli ilâh-i ünsiyet ile yaşayacaklardır.
Yani kendi hakikatlerinin Hakk-ın hakikatinden başka bir şey olmadığını, bu daha dünya da iken idrak ve müşahede etmiş olduklarından burada, beşerî nefisleri ile değil, ilâh-i nefisleriyle ve kendilerinde bulunan hakkaniyetleri ile yaşayacaklardır. Çok muazzam ve çok yüce bir haldir.
Diğer yedi cennette ise, oranın ehilleri yaşam ve anlayışları tenzih üzerine/ötelerde olan bir Allah-a ibadet anlayışı, dünyadaki kanaatleri üzere olacaklarından, onlara Rabb’larından sadece bir selâm gelecektir ve orada “halidunkalıcı” olacaklardır. Yani dünyada edinmiş oldukları tenzihi anlayış üzere, fikrende kalıcı olacaklardır. Bu cennetler “naim-nimet” cennetleridir. Diğer sekizinci cennet içinde bulunan dört cennet ise Zât-i cennetler’dir.
Cennetün Me’vâ: Nefsini teslim eden Ululelbab olanlar;
Ululelbab-kapı sahipleri demektir. Ayrıca beşerî nefsini bırakmış ilâh-i nefsi ile yaşayanlardır. Her esma hakk’a giden bir kapı olduğundan, İrfan ehli evvelâ kendi ismihas kapısından, daha sonra da diğerlerini kişinin kendine has ismi kapısından, gönül alemi cennetine alırlar. T.B.
Cennetin 7 katı isimleri ve kimlerin gideceği?
Bunlar, Firdevs, Adn Cennet`i, Nâim Cennet`i, Daru`l-Huld, Me`va Cennet`i, Daru`s-Selâm ve İlliyyûn`dur. Butabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır (el-Beydâvî, Envâru`t-Tenzîl, Beyrut (t.y.),I, 119).
2-Cennetül Me’vâ: Salih amel işleyen kişilerin, Allah yolunda şehit olanların ve mümin kulların barınağı olan bir cennettir. Me’vâ cenneti huzuru temsil eder.
Bahsi geçen huzur beşerî değil İlâh-i huzurdur. Bu da ayette belirtilen nefsi mutmainniliktir. Bu huzur olmasa Zât cennetine girilemez. T.B.
ی وام Me’vâ; kelimesi, ( م-mim) Hakikat-i Muhammed-i ve suret-i Muhammediyyeyi. ( ا–elif) Elif Ulûhiyyet-i. (و-vav) velâyeti (ی)-ye) ilmel/aynel/hakkal yakîn mertebelerini ifade etmektedir bu yüzden zat cennetlerinin yerinin ismi, “Me’vâ” cennetidir. Diğer cennetlere göre çok özeldir. Allah-u a’lem, T.B.
Eğer bir kimse şeriat ehli ise, yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen fiil cennetinde yaşıyor demektir.
Eğer bir kimse tarikat ehli ise, yapmış olduğu fiil ve zikirlerinden meydana gelen duygular cennet’inde yaşıyor demektir.
Eğer bir kimse idrâk ve irfân ehli ise, idrâkinden ve irfâniyyetinden meydana gelen âriflik cennetinde yaşıyor demektir. İz-Terzibaba Gök İnsanları sf:221
Bu aktarımlardan sonra birazda yeryüzündeki cennetimize bakalım. Eğer kişi bu dünya hayatında iken mertebesini cennete yükseltemese oradaki mekânı da cennet olamaz.
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
إِذَا مَرَرْتُمْ بِرِيَاضِ الْجَنَّةِ فَارْتَعُوا
"İzâ merartum bi riyâdi'l-cenneti fert'û."
"Cennet bahçelerine uğradığınız zaman, oradan istifade ediniz." Ashab-ı Kiram dediler ki:
"Cennet bahçeleri nerelerdir yâ Resûlallah?"
O da şöyle buyurdular:
"Zikir halkalarıdır." Bu hadisi şerif bize daha dünyada iken ahiret yurdu olan cennet bahçelerinde gezinmenin ve ilahi zevkin kapısını aralamakta dır. Zikir, anmak hatırlamak gibi anlamlara gelmekte, ozaman zikir meclislerinden murat Allah’ı anmak ve onu zikretmek dir. Bilindiği üzre zikir halkalarını en temel de ikiye ayırmak mümkündür.
Bunlardan bir tanesi toplu şekilde çeşitli esmayı ilahinin bir usul üzere sesli olarak Allah’ı zikretmektir. Bunlar ekseriyetle Tekke veya dergahlarda ehli tarafından meşk edilerek icra edilir. Bu zikirlerde kendi içinde meslek ve meşrebe çeşitlilik arz etmektedir. Bu türden yapılan zikirler tarikat mertebesi itibariyle yapılan uygulamalardır ve kişide yoluna karşı bir kuvvet ve muhabbet oluşturur. Lakin bu muhabbet ekseriyetle geçici oluyor ve dergâhtan eve gidene kadar o hoşluk içinde ancak kala biliyor.
Özelliklede bu zamanda dergâh veya tekkeden çıkar çıkmaz eline telefonu alıp gelen bildirimlere daldığında oradan aldığı fuyuzat hemen dağılır verir. Ve kişide o esnada aldığı haz ve lezzet sadece duygusal boyutta kalır. Lakin kişi efendimizin bahsettiği o cennet bahçesinde ki lezzeti tarikat yani duygusallık boyutundan aldığından yine de mutlu olur ve kendisi bir sonraki zikir ve devrana o duygu taşır. Bu da kötü bir şey değildir, daha farklı malayani işlerle de uğraşa bilirdi. Lakin bizim aradığımız bu duygusallık değilse ozaman diğer zikir seçeneğine de bakmamız gerekecek. Evvelinde bir beyt aktaralım;
Cihanda cennet-ül Me’vâ, muvafık yâr ile hem demdir Muhalif şahsa yâr düşmek, bu âlemde cehennemdir Diğer bir zikir çeşidi ise yine efendimiz zamanında kendisinin de sürekli tatbik ettiği bir zikir çeşidi dir. Oda Sohbet Etmek suretiyle zikretmesi ve dinleyenlere de aktardığını fikretmesi şeklinde tezahür etmiştir. Bilindiği gibi "Sohbet" ve "Sahâbi" kelimeleri, aynı Arapça kökten (ص-ح-ب - s-h-b) türeyen ve birbirini tamamlayan iki derin anlamlı kavramlardır. Bu iki kelime, biri eylemi, diğeri ise o hali yaşayan kişiyi tanımlayan dır. Yani Rasûlûllâh s.a.v efendimizin sohbetlerine nail olan ve ona sahip olanlara ve sohbetlerde ona yarenlik edenlere sahabe denilmiştir.
Dolayısıyla bu efendimizin insan yetiştirme de kullandığı en yaygın ve en tesirli usullerindendir. Bugünde onun bu mesleğini ve meşrebini devam ettiren ve ona varislik eden Arifi Billahlar ve Mürşidi Kamiller bulunmakta dır. Bu zatı muhteremler de kurdukları irfan meclislerinde aktardıkları kelamlara manalarını, nurlarını ve ruhlarını da katarak insanlar yetiştirmeye devam etmektedirler. Bu hali Niyazi Mısri k.s şu nutku ile taçlandırır;
Bugünkü cennet‐i irfâna dâhil olsalar uşşâk, Yarınki va’d olan hûri veya gılmanı neylerler.
Sülûk ehline insan sohbetin bulmak durur maksud,
O sohbet kim bulunsa sohbet‐i hayvânı neylerler Konu zikir bahsine gelmiş iken kısa bir açıklama ilave edelim. Gaye sadece sohbet veya sadece zikir ehli olmak değil her ikisini cem etmek olmalı. Nedeni ise sadece zikir ehli olunduğunda yapılan zikirler kişide bir meleke oluşturur ama bu oluşan meleki kuvvetin idrak ve irfaniyete yani kişi de tefekküri bir hayata geçmesi için bir irfan ve tevhid eğitimini sohbet kanalı ile alması gerekir. Yoksa zikir oluşturulan genişlik beyin de ilham yerine evham kanalını genişletir. Halbuki zikir yaparak o kuvvet ile beyinde yani gönülde sahasını genişletmişti, ama yerine bir ilmi ve irfani çalışma ile o sahayı doldurmadığında alemin boşluk kabul etmediği de mutlak bir hakikattir. Ozaman da o açılan sahaya da yine mudil sahiplenmeye başlamakta dır. Sadece irfan eğitimi yani sohbet olupta zikir ehli olmasa kişi ozaman da aldığı irfan eğitimi veya elde ettiği tevhid eğitimini meleki kuvvetleri olmadığından nefs kapıp o ilmin kendisinde felsefe olmasına kapı aralar. Bu her iki örnekte günümüzde sıkça karşılaştığımız vakıalardır. Allah cümlemizi muhafaza buyursun inşeallah.
Buraya kadar Dünya ve ahiret hayatında ki cennetleri ve ona girecekleri aktarmaya çalıştık şimdi ise sıra bu nimetlerden mahrum olanların hallerine geldi. T.O.Muharrem Halil-İz.