Veemmâ-lleżîne fesekû feme/vâhumu-nnâr(u)(s) kullemâ erâdû en yaḣrucû minhâ u'îdû fîhâ vekîle lehum żûkû ‘ażâbe-nnâri-lleżî kuntum bihi tukeżżibûn(e)
Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, oraya döndürülürler ve onlara, "Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın" denir.
Ama fâsıklık etmiş olanların barınakları ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine: "Haydi tadın o ateşin yalanlayıp durduğunuz azabını!" denir.
Bu ayet, yoldan çıkanların akıbetini ve cehennemdeki durumlarını tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, 'yoldan çıkma', 'sığınak/varış yeri', 'çıkma', 'geri çevrilme' ve 'yalanlama' fiilleri etrafında şekillenerek, ilahi adaletin tecellisini ve inkarcıların çaresizliğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fısk (فِسْق), aslen hurmanın kabuğundan çıkması anlamına gelir. Mecazi olarak, şer'î hükümlerin dışına çıkmak, Allah'ın emrinden ayrılmak demektir. Ayetteki 'fesekû' ifadesi, iman dairesinden çıkıp günaha dalanları, Allah'ın sınırlarını aşanları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Fısk (فِسْق), Arap dilinde bir şeyin yerinden çıkmasıdır. Kur'an'da ise, Allah'a itaatten çıkmak, günah işlemek anlamında kullanılır. Burada 'fesekû' ile kastedilen, Allah'ın koyduğu hudutları çiğneyen, isyan eden kimselerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fısk (فِسْق) kavramı, Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma', 'Allah'a itaatsizlik' ve 'günah işleme' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'fesekû', Allah'ın belirlediği ahlaki ve dini sınırları kasten ihlal eden, bu sınırların dışına çıkan kişileri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Me'vâ (مَأْوَى), bir kimsenin sığındığı, barındığı ve döndüğü yerdir. Ayetteki 'me'vâhumu' ifadesi, yoldan çıkanların nihai olarak varacakları ve kalacakları yerin cehennem ateşi olduğunu belirtir, bu onların son sığınağıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Me'vâ (مَأْوَى), sığınılacak yer, ikamet edilecek mekân demektir. Burada 'me'vâhumu' ile kastedilen, fasıkların kıyamet gününde kendilerine tahsis edilen, kaçamayacakları ve ebediyen kalacakları yerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Me'vâ (مَأْوَى), bir şeyin kendisine döndüğü ve karar kıldığı yerdir. Ayetteki 'me'vâhumu' ifadesi, yoldan çıkanların amellerinin karşılığı olarak dönecekleri ve ebedi ikametgâhları olacak olan ateşi işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hurûc (خُرُوج), bir şeyin içinden dışarı çıkmasıdır. Ayetteki 'yahrucu' fiili, cehennem ehlinin azaptan kurtulmak ve ateşin dışına çıkmak için gösterdikleri çabayı ifade eder, ancak bu çabaları sonuçsuz kalacaktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hurûc (خُرُوج), bir şeyin bir yerden ayrılmasıdır. 'Yahrûcû' fiili, cehennemde azap görenlerin, içinde bulundukları ateşten kurtulma arzusunu ve bu arzunun her seferinde engellenmesini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hurûc (خُرُوج), bir mekândan ayrılmak, dışarıya yönelmek demektir. Ayetteki 'yahrucu' fiili, cehennemliklerin azabın şiddetinden dolayı oradan kaçma, kurtulma isteğini ve bu isteğin imkânsızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İ'âde (إِعَادَة), bir şeyi tekrar eski haline döndürmek veya tekrar etmektir. Ayetteki 'u'îdû' fiili, cehennemden çıkmak isteyenlerin her seferinde zorla ateşe geri döndürüldüklerini, bu durumun sürekli tekrarlandığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Avd (عَوْد), bir şeyin tekrar dönmesi veya döndürülmesidir. 'U'îdû' fiili, cehennem ehlinin azaptan kurtulma çabalarının boşa çıkarıldığını ve her defasında aynı azap ortamına geri itildiklerini gösterir, bu da onların çaresizliğini pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İ'âde (إِعَادَة) kelimesi, Kur'an'da genellikle bir şeyin tekrar vuku bulması veya bir yere geri döndürülmesi anlamında kullanılır. Bu ayette 'u'îdû', cehennemliklerin azaptan kaçma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanıp, sürekli olarak azabın içine geri gönderilmelerini anlatır, bu da azabın sürekliliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tekzîb (تَكْذِيب), bir sözü veya haberi yalanlamak, doğru olmadığını söylemektir. Ayetteki 'tükezzibûn' fiili, dünyadayken cehennem azabının varlığını ve şiddetini inkâr edenlerin, şimdi bu azabı bizzat tadarak yalanlamalarının karşılığını bulduklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tekzîb (تَكْذِيب), bir şeyi yalan saymak, ona inanmamaktır. 'Tükezzibûn' fiili, inkârcıların peygamberlerin getirdiği uyarıları ve ahiret azabını yalanlamalarını, bu yalanlamanın sonucunda şimdi azabın gerçekliğiyle yüzleştiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tekzîb (تَكْذِيب) kavramı, Kur'an'da sadece bir şeyi sözlü olarak yalanlamak değil, aynı zamanda onu fiilen reddetmek, ona karşı çıkmak anlamında da kullanılır. Bu ayette 'tükezzibûn', cehennem azabının varlığını ve ciddiyetini hem sözleriyle hem de yaşam tarzlarıyla inkâr edenlerin durumunu ifade eder.
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.
“Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir”, fasık ile ilgili tanımlar evvelce yapılmıştı, kısaca hatırlayalım. Fasık bozguncu demektir, yani varlığındaki İlâh-î hakikatleri kendi nefsine maletmek sûretiyle hakikatin bozguncuları manasına gelir. Bu hal ise bize şu hadisi şerifi hatırlatmakta;
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Her doğan, fıtrat (İslam'ı ve tevhid inancını kabul etme yeteneği) üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar... (Sahih-i Müslim: Kader, 22-25) Hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi insan aslında kendi hakikatini anlayacak kavrayacak ve idrak edecek şekilde halk edilmiştir. Fakat sonradan edindiği şartlanmaları doğru kabul eder ve aslını nereden geldiğini ve nereye doğru gideceğini araştırmadan bir hayat sürer ise ozaman kendi nefsi kıyas ve kabullerini hakikat zanneder ve yaşantısı ile nara yani ateşe mensup olmuş olur.
İstisnalar hariç şu dünya hayatı süresi içinde kimse kimseye zorla günah işletemez veya sevapta işletemez. İnsanların yaşamlarında karşılaştıklarının ve yaşadıkları kendi seçimlerinden ibarettir.
Şûrâ Suresi, 30. Ayet
وَمااَصَابَكُمْمِنْمُصٖيبَةٍفَبِمَاكَسَبَتْاَيْدٖيكُمْوَيَعْفُواعَنْكَثٖيرٍؕ
"Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bimâ kesebet eydîkum ve ya'fû an kesîr."
"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah, birçoğunu da affeder."
Bu durumda suçlanacak bir Allah aramak beyhude bir çabadır. Kendini bilmeyen rabbini ve onun koyduğu ilahi sistemi de bilemez. Kişi yaşam boyunca hep arzu ve istekleri doğrultusunda yaşar ise bu onda Sıfatı Nefsiye nin galip oluşunu gösterir bu kısım da ise kişi de Nefsi Emmare nin baskın bir hali vardır ve hep şeriata muhalif bir yaşamdan zevk alır ve aldığı zevkler ilahi olmadığından bir müddet sonra nihayete erer ve tekrar zevk etmek ister ve bu şekilde zevklerin ve hazlarının kölesi olur. Neden bu zevk ve hazlara köle olur denirse, oda yaşama zevkini buradan alıyor. Ve bu nefsi emmarenin tasallutu altında bir yaşam sürmesi neticesinde burada meydana getirdiği salih olmayan amelleri ahiret hayatında ki Cehennemini suretlendirip şekillendirmekte dir. Nasıl ki daha bu dünya hayatında iken irfan ehli Cennâtı irfana dahil oluyorlar ise Fasıklar da daha bu dünya hayatında iken cehennemlerini yaşamaktalar. Bu halden bu dünyada iken çıkmak istediklerinde yaptıkları ayaklarına dolanır ve yine gerisin geriye dönerler T.O.Muharrem Halil-İz.
Mesneviden Cehennem ve cehennemliklerin hallerini anlatan bazı özetleri de buraya aktaralım;
İnsan “Nefs-i Mutmainne” makâmına gelmedikçe, nefsin arzûlarından mütevellid olan elem ve meşakkatler içinde yanar tutuşur. Zîrâ “nefs-i mutmainne” feleğinin altında “nefs-i mülhime” feleği vardır. Bu mertebede sâlikin nefsi bir taraftan hazz-ı rûhânî ve diğer taraftan hazz-ı cismânî mahrumiyetlerinden müteessir olur. Bu feleğin altında “nefs-i levvâme” vardır. Sâlik bu mertebede hazz-ı nefsânî sâikasıyla mesâvîye ve maâsîye mübtelâ olur; sonra da nâr-ı nedâmet duyguları içinde yanar. Bunun altında “felek-i esfel” olan “nefs-i emmâre” vardır. İnsan bu mertebede hayvandan daha şaşkın olup, nefis ve şeytan elinde esîr ve envâ’-ı âlâm ve ekdâra mübtelâdır. Binâenaleyh sâlik “nefs-i mutmainne” mertebesine gelmedikçe, azâb-ı nefsânîden kurtulamaz; çünkü nefis cehennem tabiatlıdır; kendi huzûzâtına aslâ doymaz ve dolmak bilmez ve her an هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (Kāf, 50/30) Ya’ni “Daha var mı?” na’rasını vurur.
Bir âlem sûretinde, her ma’nâyı temsîl eden birer sûret bulunur; binâenaleyh ma’nâdan ibâret olan nefis ile, onun huzûzâtını temsîl eden sûretler nedir diye sorarsan, ey benim oğlum, cevâben derim ki, nefsin sûretini görmek istersen şu âyet-i kerîmeyi oku: وَ اِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ (Hicr, 15/44) Ya’ni “Ve muhakkak cehennem elbette onların hepsinin mev’ididir. Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı, cüz’lere taksîm olunmuştur”. Nefis, cehennem tab’ında olup, aslâ huzûzâtına doymak bilmez; o nefsin sûretini yedi a’zâ temsîl eder ki, bunlar da göz, kulak, ağız, el, ayak, karın ve âlet-i tenâsüldür. Bu a’zâlar hazlarını şer’in nehy ettiği şeylerden alırsa, her biri cehennemin bir kapısı olur ve menhiyâtın envâ' ve derecâtına göre de, her bir kapı cüz’lere taksîm olunmuştur.
Hind şârihlerinden Şeyh Velî Muhammed Ekberâbâdî buyurur ki: “Ehl-i tahkîk indinde cehennem, nefsin sûretidir ve onun derekâtı sıfât-ı zemîme-i nefsin sûretleridir ki, âlem-i misâlde şahsın bu sıfât-ı zemîmesi ve ef’âl-i kabîhası azâb sûretiyle mütecessid olurlar; ve sıfât-ı rûh ve a’mâl-i hasene ayn-ı cennetdir ki o âlemde naîm sûretleriyle müteşekkil olurlar.” Ya’ni bu dünyânın birçok lezâiz ve huzûzât-ı cismâniyye ve ma’neviyyesi vardır ki, nefse şeker gibi tatlı gelir; fakat o lezâiz ve huzûzât içinde gizli zehirler vardır. Meselâ birçok muharremât nefse hoş ve cisme lezîz gelir. Ve kezâ riyâ ve süm’a gibi kendisini halka medh ettirecek ba’zı ahlâk-ı fâzıla da nefsin hazz-ı ma’nevîsidir.
Fakat sırf cismin ve nefsin hazzına âid olan bu şeylerin altında, âkıbette nâr-ı hırmân vardır. Nitekim (S.A.V.) Efendimiz buyururlar: حفت الجنة بالمكاره و حفت النيران بالشهوات Ya’nî “Cennet mekrûhlar ile örtülmüştür ve cehennem de şehvetler ile örtülmüştür.” Binâenaleyh cennet bu âlemde nefsin kerîh gördüğü ve iğrendiği şeylerin altındadır; ve cehennem de nefsin sevdiği ve imrendiği şeyler altındadır. İşte bu görüş, âkıbeti görüştür; ve hayvâniyet ahırı olan âlemin zâhirini görüş değildir.
Şehvet ateşi su ile sâkin olmaz; zîrâ azâbda cehennem tab’ını tutar. Nefsin isteklerinin harâretini su ile, ya’nî istediklerini vermekle söndürmek kabil değildir. Zîrâ vücûd-ı beşeri ta’zîb etmekte cehennem tabiatındadır. Nitekim âyet-i kerîmede يوم نقول لجهنم هل امتلأت و تقول هل من مزيد (Kāf, 50/30) ya’nî “o günde biz cehenneme doldun mu deriz; o ise daha var mı der?” buyrulur. İşte nefis de böyledir; onun istediklerini verdikçe, daha var mı? der. Nâr-ı şehvetin çâresi nedir? Nûr-ı dindir. Sizin nûrunuz kâfirlerin ateşinin itfâsıdır. Ya’nî, şehvetin ateşi dînin nûru ile söner; zîrâ sizin nûrunuz kâfirlerin ateşini söndürür. Nitekim hadîs-i şerîfde تقول النار يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفأ ناري ya’nî “Yevm-i kıyâmette cehennem der ki, ey mü’min geç; zîrâ senin nûrun benim ateşimi söndürdü” buyrulur. Bu ateşi ne söndürür? Nûr-ı Hudâ. Nûr-ı İbrâhîm’i usta yap! Bu ateşi söndüren dînin nûru da, nûr-ı Hudâ’dır ve Hakk’ın nûru, İbrâhîm (a.s.)’a mensûb olan nûrdur. Ey mü’min, sen o nûru kendine usta ve rehber yap; ya’nî, o nûru hâmil olan insân-ı kâmile tâbi' ol! Tâ ki senin Nemrûd’a benzeyen nefsinin ateşinden, senin bu od ağacına benzeyen cismin dâimâ yanmaktan kurtulsun.
Ya’ni şehvetin kölesi olan kimse Zât-ı Hak’dan gâyet baîd olan tabîat kuyusuna düştü ki, o kuyunun dibi yoktur. Zîrâ tabîat, merâtib-i vücûdun esfel-i sâfilînidir ve ayn-ı cehennemdir; ve “cehennem” gâyet derin kuyu ma’nâsına olan “cihnâm”dan müştakdır. Ve onun bu kuyuya düşmesi, kendi günâhıdır. Ya’ni onun ayn-ı sâbitesinin lisân-ı isti’dâd ile hazret-i Hak’dan bunu taleb etmesindendir;
Ve isti’dâdının şeâmeti hasebiyle Hâdî’nin hidâyetini kabûl edememesindendir; ve isti’dâd ise mec’ûl olmadığından, bu husûsda cebir ve zulüm de yoktur. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri و ما ظلمناهم و لكن كانوا انفسهم يظلمون (Nahl, 16/118) ya’nî “Biz onlara zulm etmedik; fakat onlar kendi nefislerine zulm ettiler” buyurur. Ve diğer bir âyet-i kerîmede de لا يسئل عما يفعل و هم يسئلون (Enbiyâ, 21/23) ya’nî “Hak Teâlâ işlediğinden mes’ûl değildir ve ancak onlar mes’ûldürler” buyurur. İmdi bizim üzerimize de zâhir ve vâki' olan her şey, ancak bizdendir; ve cebir ve zulüm dahi ancak bizim kendi hakîkatimizden, yine kendimize vâki' olur.
İz-Terzibaba 6-Peygamber (1) Hz. Âdem (a.s) eserinden bir aktarım yapalım;
Cehennem ehlinin cehenneme girmesi, iblisin dört yönden saldırmasıyla oluşmaktadır. Kim bu tehlikeyi ciddiye alır da dört tarafında bulunan, dört meleği daha çok kuvvetlendirirse bu tehlikeden onların yardımı ile kurtulabilir.
Eğer onlara yardım edip kuvvetlendiremezse, dört cihet’in kapıları aralık kaldığından, iblis oralardan içeriye sızıp nüfuz ederek, kişiyi kendi ahlâkıyla ahlâklandırır ve böylece o kişide iblisin ahlâkı ortaya çıktığından, onun askeri olmuş olur. Sûreta insân görüntüsünde; fakat bâtınen iblis ahlâkındadır.
İşte bu tür hal ve ahlâk içerisinde olan insânlar ve iblislerle cehennem doldurulacaktır.
Ne hazin bir sondur ki! Kendine, meleklerin secde ettiği, iblisin etmediği “insân” iblise tabiiyyeti ile ona secde etmiş hükmüne düşmüş olmaktadır.
Günümüzde ve geçmişte ki bazı felsefi akımların bu irfani olan metinlerden nefisleri doğrultusunda yorumlar yaparaktan Cennet ve cehennemin sadece bu dünyada yaşanacak birer duygusal tecrübe olduğunu iddia ederler. Bu iddialarına da tevhidi bazı konuları tekellüm etmek suretiyle kuvvetlendirirler. İşte bu güruha Allah;
“Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın!” denir.
Ayeti ile yanıt vermekte dir.