İçeriğe atla
Secde 2Cüz 21 · Sayfa 415

Secde Sûresi 2. Âyet

السجدة

Sohbete sor

Tenzîlu-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l'âlemîn(e)

Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab'ın indirilişi, alemlerin Rabbi tarafındandır.

Secde Sûresi

Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.

Arapça نزل (n-z-l) kökünden türeyen "tenzil” “bir şeyi yavaş yavaş, kısım kısım, peyderpey indirmek" anlamına gelir. Bu kelime, Kur'an'ın vahiy sürecini ifade etmek için kullanılır ve onun 23 yıllık bir zaman diliminde, olaylara, ihtiyaçlara ve hikmetlere binaen bölüm bölüm indirildiğini vurgular. Bu, Kur'an'ın bir defada şehadet alemine toplu olarak indirilmediğini ifade etmekte dir. Tenzil kelimesini zahir ehli yukarıda ki gibi ele almakta ve o şekilde değerlendirmekte. Fakat burada ki tenzil kelimesini irfani olarak ele aldığımızda ozaman bu kitabın yavaş yavaş inmesi zamana bağlı olamayan bir tenezzül ve idraklerin anlaya bileceği bir hale gelmesinden bahis edilmekte dir. Konu ile ilgili olmasından dolayı buraya bir alıntı yapalım ve hem tenezzülü anlamaya çalışalım hem de her tenezzül mertebesinden kitabımızın aldığı isimleri anlamaya çalışalım. T.O.Muharrem Halil-İz (İz-Terzibaba Yusuf Suresi sf:18) den Kur’an zat’ tır Furkan sıfat’tır, Kitab’ul Mubin, Esma’dır, İmâmü’l Mubin, Ef’al’dir. İlmi ilahi de zat’ın varlığında mevcûd olan İlahi program, evvela Zat mertebesinden Sıfat mertebesine, oradan Esma mertebesine, oradan Ef’al mertebesine “nüzul” indirilerek faaliyete geçirilmiş olmaktadır. İste bu faaliyetleri Cenab-ı Hakk Ulûhiyyet mertebesinden aracısız olarak kendisi, Risalet mertebesine bildirmesidir. Kur’a-ı Kerim de gecen Zati Ayetler bölümünün ismi Kur’an. Sıfat-i Ayetler bölümünün ismi Furkan. Esma-i Ayetler bölümünün ismi Kitab-ül Mubin. Ef’al-i Ayetler bölümünün ismi ise İmam-ül Mübin’dir. İste gerçek Kur’an okumak ancak bu mertebeleri bilip değerlendirmekle mümkün olabilecektir Aksi halde bütün mertebeler Ef’al, mertebesinden değerlendirileceğinden gerçek mana da diğer mertebelere nüfuz edilemeyeceğinden Kelam-ı İlahi’den gereği gibi fayda sağlanamayacağı da aşikardır. İz--T-B


Ayrıca kendisinden şüphe duyulmayan kitabı birçok ehlullah farklı tasnif ve isimlendirmeye girmiştir temel olarak fakir iki ayrı şekilde bunu değerlendirecek onlarda;

Kur’ân-ı Sâmit (Mushaf’ı Şerif): Bu nüzul olunan ve 23 yıl da tedricen tenzil olunan Kur’ân-ı Kerim’in kâğıt ve kalem ile yazılması anlamına gelir ve bir okuyucuya ihtiyacı vardır bundan dolayı buna susan Kur’ân adı verilmiştir.

Kur’ân-ı Natık: Konuşan Kur’ân bu ise İnsanı Kâmil dir ve Hz. Aişe validemizin Efendimiz a.s için o yürüyen Kur’ân dır demesi bu sebeptendir. Bir Hadisi şerifte belirtildiği gibi "el insan-ü vel kur'an-ü tev emânü" dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler" " dedikleri hakikatin zuhura çıkmasıyla olur. Yani "insan ve kur'an birbatında doğan ikiz kardeş gibidirler." Bu zamanda ise Kur’ân-ı Sâmit erişmek ve bulmak çok kolay iken İnsanı kâmil olan efendimizin mana varislerini bulup onlardan Kur’ân-ı kerimi mertebeleri ile öğrenmek ve yaşamak oldukça güç hale gelmiştir.

La Raybe fih yani hiç şüphe yok ki, denilmesi aslında bir sonra ki ayette mesnetini de belirtmekte, kesin ve kat’i bir şekilde kitabı mukaddesin kaynağının Alemlerin Rabbi olduğu belirtilmekte dir. Burada Alemlerin Rabbi demesi aslında Zatına işaret eden bir isimdir. Eğer sadece rabbinden gelen diye bir ifade olmuş olsaydı o zaman rabbi has kast edilmiş olacaktı. Peki bu iki söylem arasında ki fark nedir?

Rab-i Has: Bu noktayı daha iyi anlaya bilmek için var oluş biçimimizi ve aslımızı yani kaynağımızı bilmemiz gerekmektedir. Özet olarak konun daha iyi anlaşılması için şu şekilde ifade edebiliriz. Hadisi Kutsi’sin de Cenabı Hakk” Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halektül halke li uğrafe bihi.” (Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu halkı, onunla bilinmekliğim için halkettim.) bu şekilde buyurmaktadır. İşte ilk olarak alemlerin var oluşuna sebebin sevgi olduğu anlaşılıyor, bu alemlerin var oluşuna da kendini bile bilecek bir mahallin oluşması ve Allah’ı en iyi şekilde tanıması için de İnsanın halk edilmesi ve yaşaması için de bir mekâna ihtiyaç duyulması söz konusu dur.

Lakin bu var oluşu sınırlı ve beşerî bir akıl ile yani Cüz-i Akıl ile anlamaya çalışınca, bir Allâh var ve yarattığı bir insan var ve o insanın Allah’a ibadet etmek suretiyle cennete veya cehenneme girmesi var, diye anlaşılıyor. Nedeni ise Allâh insanı yarattı denilmesi ve buna inanılması dır. Peki doğrusu nedir?

Yüce Rabbimizin Rahman Suresi 3. Ayette belirttiği gibi “Haleka-l-insân(e)” İnsanı halk etti diye belirtiyor, buda kendinde var olan sıfat ve isimleri ile tecelli etmesi manasını taşımaktadır. Yani görüntüye gelen kendi isim ve sıfatlarının suret libasına bürünmesinden başka bir şey değildir. İşte tüm alemlerde maden, nebat veya hayvanda fark etmeksizin Allah’ın belirli isimlerinin tecellisinden ibarettir. En Kemalli tecellisi(görülmesi) ise insan da olmuştur. “(Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31) belirtildiği gibi kendini tanıma yoluna giren herkesin ulaşacağı nokta burasıdır, yani Allah’ın bize talim ile yüklediği Esmalardan müteşekkil olduğumuz şuur ve bilincidir.

Her bir bireyin de kendi içinde nasıl ki baskın bir karakteri var ise aynı şekilde manasında da baskın bir terbiye edici, Allah’ın bir esması bulunmakta ve bu esma onun mürebbisi, terbiye edicisidir. İşte bu esmaya Rabbi Has denilmekte yani kişiye özgün olan rabbi manasına gelmektedir.

Rabb’il Alemin, Kavramı ise Zatı Uluhiyetine işaret eden isim olması hasebiyle tüm isimleri yani rableri kendinde cem eden kaynak olduğu anlamına gelmektedir. T.O.Muharrem Halil-İz

Bu kısmın biraz daha iyi anlaşılması için İz-Terzibaba 35-1 Fatiha Suresi Tefsirinden Sayfa 122’den bir bölüm aktaralım;


Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcut olan Zât-ı İlâhi’den başka hiçbir şey yoktur. Şurasını da iyi anlamamız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani A’mâiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler itibarıyla kayıtlı oluyor.

Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyettir.

Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrak etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil, eğer lâzım olsaydı, zâten açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi. “ İz- -T-B- ”


Burada bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum, oda Elif lâm mîm ile başlayan 6 sure den 3 tanesi devamında kitaba vurgu yapmıştır, bunlardan ilki Bakara suresinin 2. Ayeti “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.

Dikkat edilirse burada da şüphe olunmayan diye bahsedilmekte. Diğer ayet ise Lokman Suresi 2. Ayet “Bunlar, o hikmetli kitabın âyetleridir.” Şeklinde dir. Diğeri de zaten içinde olduğumuz Secde suresinin 2. Ayeti dir. T.O.Muharrem Halil-İz