Em yekûlûne-fterâh(u)(c) bel huve-lhakku min rabbike litunżira kavmen mâ etâhum min neżîrin min kablike le'allehum yehtedûn(e)
Yoksa "Onu Muhammed uydurdu" mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir.
Yoksa onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? Hayır, o senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi korkutman için, Rabbin tarafından gelen bir haktır. Gerek ki, hidayeti kabul ederler.
Bu ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini vurgulayarak, onun peygamber tarafından uydurulduğu iddialarını reddeder. Temel olarak 'iftira', 'hak', 'inzâr' ve 'hidayet' kavramları üzerinden, vahyin amacı ve muhatapları açıklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'iftirâ' kelimesini 'bir şeyi aslı olmaksızın uydurmak' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, müşriklerin Kur'an'ın Allah katından değil, peygamberin kendi sözü olduğu yönündeki mesnetsiz iddialarını dile getirir. Bu, gerçeğe aykırı bir isnatta bulunmaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iftirâ' kelimesinin 'yalan söylemek, uydurmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'iftarâhu' ifadesi, Kur'an'ın Allah'a değil, Hz. Muhammed'e isnat edilerek uydurulduğu şeklindeki yanlış inancı yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hak' kelimesini 'bir şeyin sabit ve doğru olması' olarak tanımlar. Ayetteki 'bel hüve'l-hakku min Rabbike' ifadesi, Kur'an'ın uydurma değil, Allah katından gelen, şüphe götürmez bir gerçek olduğunu, dolayısıyla mutlak doğruyu temsil ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hak' kavramının, Allah'ın varlığı ve birliği gibi temel gerçeklikleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'hak', Kur'an'ın kendisinin ilahi bir gerçeklik olduğunu, dolayısıyla ona karşı ileri sürülen 'iftira' iddialarının batıl olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hak'kı 'sabit ve vacip olan şey' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda 'el-hakku', Kur'an'ın varlığının ve içeriğinin Allah tarafından belirlenmiş, değişmez ve kesin bir gerçeklik olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'inzâr' kelimesini 'korkutmak ve sakındırmak' olarak açıklar. Ayetteki 'litünzira' ifadesi, Hz. Muhammed'in, daha önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi, Allah'ın azabından ve yanlış yolda olmanın sonuçlarından haberdar ederek uyarma görevini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'inzâr'ı 'korkutarak uyarmak' şeklinde tanımlar ve genellikle 'hayır' ile değil, 'şer' ile ilgili olduğunu belirtir. Ayetteki 'litünzira', peygamberin, tebliğ ettiği hakikatleri reddetmenin veya ondan yüz çevirmenin getireceği kötü akıbetlere karşı insanları uyarmakla görevli olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hidâyet'i 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' olarak açıklar. Ayetteki 'leallehüm yehtedûn' ifadesi, peygamberin uyarı görevinin nihai amacının, insanların Allah'ın gösterdiği doğru yolu bulmaları, yani iman edip salih ameller işlemeleri olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hidayet'in, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onların da bu yolu takip etmesi anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette, peygamberin uyarısının, insanların kendi iradeleriyle bu ilahi rehberliği kabul ederek doğru yola yönelmeleri için bir vesile olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hidayet'in 'doğru yolu göstermek ve o yola girmeyi sağlamak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yehtedûn', uyarılan kavmin, bu uyarılar neticesinde şaşkınlıktan kurtulup hakikate yönelerek doğru yolu bulmalarının umulduğunu gösterir.
Secde Sûresi
“Yoksa «onu uydurdu» mu diyorlar?” Bir önceki ayeti kerimede Hz. Resûlullah’ın bu ayetleri veya Kur’ân’ın tamamını uydurma gibi bir olasılığın olmadığını ilan etmiş ve bunu beşer olan Abdullah’ın Oğlu Muhammed a.s dan olmadığını kaynağının alemlerin rabbinden olduğunu da ayet açık bir şekilde belirtiyor. Ayrıca Efendimizin fem-i muhsinelerinden mübarek lisanından üç ayrı kaynaktan bize bilgi gelmektedir, bunlar;
- Ayeti Kerime: Manası ve lafzı Allah’a aittir ve buna vahiy denilmektedir. Bu kanal efendimiz ile birlikte kapanmıştır.
- Hadisi Kudsîler: Mânâsı Hakk'tan (Allah'tan), lâfzı ise Peygamber Efendimiz'dendir. Kaynakları, Hadis-i Şerif ve Âyetlerden farklılık gösterir, zira hepsi Hz. Peygamber'in ağzından çıksa da içsel bünye ve kaynakları bakımından değişik oldukları için farklı şekilde isimlendirilirler.
- Hadis-i Şerifler: Hem mânâsı hem de lâfzı Peygamber Efendimiz'e aittir.
Huve’l-hakku min rabbike “Hayır o, haktır rabbından” Resûlullah s.a.v efendimiz bir hadisi şeriflerinde; "Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı" farklı rivayetlerde ise “Rabbim Allah tır.” Şeklinde rivayetler bulunmakta. Yukarıda Rabb-i Has ve Rabbu’l-Erbab kelimelerine değinmiştik. Burada efendimizin rabb-i haslarının Allah ismi şerifi olduğu anlaşılmakta. Birde Ayette geçen El-Hakk ism-i şerifine biraz değinelim. T.O.Muharrem Halil-İz
El – Hakk Sözlükte “gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek; bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeye yakînen muttali olmak” anlamlarında masdar ve “gerçek, sabit, doğru, varlığı kesin olan şey” anlamlarında isim olan hak kelimesi (çoğulu hukūk) genellikle bâtılın zıddı olarak gösterilir (Lisânü’l-ʿArab, “ḥḳḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ḥḳḳ” md.) Kur'an-ı Kerim'de "hak" kelimesi, El-Hakk şeklinde isim olarak veya farklı türevleriyle toplamda 247'den fazla ayette geçmektedir. Bu ayetlerde, "hakk" kavramı sadece Allah'ın ismi olarak değil, aynı zamanda Kur'an'ın kendisi, Peygamberlerin getirdiği din, vaatler, adalet, cennet ve cehennem gibi gerçekliği kesin olan şeyler için de kullanılmıştır. Bu kullanım, "mutlak hakikatin" kaynağının Allah olduğunu, vurgular.
Alıntı: https://islamansiklopedisi.org.tr/hak
Örnek Ayetler:
"O gün Allah, onlara hak cezalarını tamamen verecek ve Allah’ın aşikâr Hakk olduğunu bileceklerdir." (Nur Suresi, 24/25)
"İşte hak olan Rabbiniz Allah budur. Hak'tan sonra sapıklıktan başka ne kalır ki? O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?" (Yunus Suresi, 10/32) El-Hakk isminin ebced değeri şöyledir:
- Elif (ا): 1
- Lam (ل): 30
- Ha (ح): 8
- Kaf (ق): 100
- Kaf (ق): 100
- Toplam: 1 + 30 + 8 + 100 + 100 = 239
Kendi içinde topladığımızda ise 2+3+9=14 eder ve buda tüm mertebeleri içinde barındıran Nuru Muhammediyye işarettir. Eğer Kaf harfine tek olarak ele alırsak ozaman da 139 eder bu da 13 eder ki bu mertebe de Hakikat’ül Ahadiyyet’ül Ahmediyye’dir.
Ankebût Suresi 44. Ayette “Allah, o Semavât-ü Arzı (o yüksekleri ve aşağıyı) Hakk ile halk etmiştir, elbette bunda mü'minler için bir âyet var.” Hak ve Hakikat kavramları kişilerin üzerinde çokça durması gereken konuların başında gelmekte dir. Nedeni ise herkesin kendince nefsi olan doğruları her konu da farklılıklar göstermektedir. Ama hakikat tektir ve sabittir ve her şey ona dayanır, aynı şekilde bizim doğrularımız da ne kadar hakikate ve hakka uygun ise kendimiz o denli tanımış ve hakikatimize o kadar yakınlaşmış oluruz. Örnek verecek olursak kalem gibi düz olan ağaçlar için bu çok düzgün bir ağaç veya tahta parçası deriz. Ama bir yay ustası için bize göre doğru olan ona göre eğridir. Bundan dolayı da yayın eğriliği doğruluğundandır demiş atalarımız.
Hakeza bir eczaneye girdiğimizde genel olarak bakıldığında hepsi şifaya vesile olduğu haktır (doğruluğu sabit ve kesin) doğrudur, lakin bir hasta için şifa olan bir ilaç bir başka hastaya zehir de olabilmekte. O zaman Hakkın zuhur ve tecellisi adalet ve hikmeti ile oluşmakta ve bu hikmeti ve hakikati o anda keşfetmek ve müşahede etmek her zaman mümkün olmayabilir ondan dolayı Erzumlu İbrahim Hakkı k.s;
Deme niçin şu şöyle, Yerindedir ol öyle, Bak sonunu seyreyle, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.
Her işleri fâyıktır.
Birbirine lâyıktır.
Neylerse muvafıktır.
Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.
Bir işi murad etme, Olduysa inad etme, Hakk’tandır o, reddetme, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.
Ayrıca halk arasında işin hakkını vermek diye kullanılan bir deyim vardır. Alemde her ne zuhur ve tecelli ediyorsa hepsi hakka aittir ve bunlar da bir esma ve Esmalarda melek (kuvvet) ile zuhura gelmekte. Kişiler yapıp ettikleri işleri nefsani benliklerine mal etmeleri sureti ile o işin Hakka ait olduğunu görememiş ve işin hakkını hakka teslim edememiştir ve esmayı ilahi üzerinde tecelli ediyor iken esmayı nefsî olarak o kuvveti nefsine mal etmesi ile nefsine de zülüm etmiş olmaktadır.
Konu ile ilişkili olmasından dolayı İz-Terzibaba nın uyguladığı seyri sülük anlayışında Hakk ismi ile ilgili İrfan Mektebi Eserinden 4.Bölüm olan NEFS-İ MUTMEİNNE bölümünden özet bir bilgi aktaralım tamamı için ilgili eserin okunması yerinde olacaktır. T.O.Muharrem Halil-İz
Nefs-i Mutmeinne Mertebesi Özeti Nefs-i Mutmeinne, manevi yolculuğun dördüncü basamağı olup, şüphelerden arınarak tatmin ve huzura ermiş nefsi ifade eder. Bu mertebenin zikri "YA HAKK"tır ve temel idraki, bu şuurla manevi olarak ilerlemeye gayret etmektir.
Bu makamın özü, Fecr Sûresi'ndeki "Ey mutmain olmuş nefs, Rabb'ine dön!" (irci'î) hitabının sırrını anlamaktır. Metne göre bu hitap, kişinin o ana dek farkında olmadan ibadet ettiği, kendi zihninde oluşturduğu ve varlık sevgisiyle yöneldiği "hayâli Rabbi" bırakarak; her şeyin gerçek sahibi olan "Rabb-ül Erbaba”, yani hakiki Rabb'ine yönelmesidir. Bu dönüş, kişinin müşriklikten ve ikilikten kurtulmaya başladığı yerdir ve bu hale ulaşan kul, En'âm Sûresi'ndeki gibi "Ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm" idrakine varır.
Bu mertebedeki sâlikin ahlakı meleklere benzer; tevazu, ihlas, cömertlik ve kanaat sahibidir. İbadet ve itaatten zevk alır. Manevi olarak zaman zaman "Kabz" (içe kapanma, sıkıntı) ve "Bast" (ferahlık, genişleme) halleri yaşar.
Nefs-i Mutmeinne, Allah'ın kuluna genel hitaptan çıkıp özel olarak seslendiği, "mutlak irfan" mertebesinin başlangıcıdır. Bu, kulakla değil, gönülle duyulan bir davettir ve kişinin kendini tanıma yolunda büyük bir aşama kaydettiği, seçilmişliğe geçtiği müstesna bir makamdır. İz-Terzibaba
Ayeti Kerimenin devamında ise “senden evvel kendilerine bir nezîr gelmemiş olan bir kavmi inzar edesin diye, gerektir ki doğru yolu tutalar.” Burada açık olaraktan Resûlullah’ın s.a.v Kur’an ile uyarmak veya ikaz etmek suretiyle insanları bulundukları halden çıkartıp İslâm olmalarını ve bu sayede hidayete erişmeleri için hak olarak bu kitabın indiği beyan ediliyor. Dikkat edilirse Resûlullah a.s insanlara müdahale veya zorlama ile değil uyarmak veya müjdelemek suretiyle tebliğini yapmıştır. Kendilerine bir uyarıcı gelmeyen kavmi uyarması;
Şeriat Mertebesi: İsa a.s ile efendimiz arasında sürenin uzun olmasından o devreye fetret dönemi denilmiştir. Yani dünya sahnesinde herhangi bir peygamberin olmaması dönemi diye de belirtilir.
Tarikat Mertebesi: Bir mürşidi kamilin nezretmesi ile ve uyarması ile hidayet yolunu tutması anlatılmakta. Bu zamanda kişilerin nefsine kul olmasından putperestlikten kurtulması ancak bir Muhammedî nefesten bu hakikatleri işiterek bu gaflet uykusundan veya nefsani sarhoşluktan ayılabilir ve öyle bir zatın kelamı da Haktır ve aynı zamanda onun rabbinden gelen bir haktır. Uydurma değildir. Uydurma ve taklidin de zaten bir tesiri olamaz.
Hakikat Mertebesi: Bir mürşidi kamilin nezareti ile kişinin kendi beden ülkesinde ve kendi dünyasında yaşarken, çocukluk evresinde kendisine yüklenen esmaları, ilahi istikamette kullanamayıp benlik yönü ile bu esmaları kullanması söz konusu iken kendini bilmek ve akabinde Rabbini de bilmesi suretiyle hakikatinden haberdar olması ile Esma-ı ilahiye kavmini nezretmesi ve Hâdi ismi altında tüm esmaları hidayet yolunu tutarlar.
Örnek vermek gerekirse; kişide cömertlik ahlakı var ise bu Cenab-ı Hakkın ona bahşettiği Cevâd ismindendir. Kişi cömertliğin kaynağını kendi nefsinden biliyor ise yani malı mülkü var ve ondan dolayı veriyorum veya çok merhametliyim ondan dolayı veriyorum derse bu kendisindeki sadece Cevâd ismini değil rızık verici kudret verici subuti sıfatlarına kadar kendisini var eden diğer bağlantılı tüm esmalarını da nefsine bağlamış ve farkında olmadan nefsini ilah edinenlerden olmuştur. Bu suret ile de Hakkı perdelemiş ve örtmüştür. Nefsini bilip rabbini bilmesi kendisindeki bu hasletlerin ve ahlakların kaynağının esmalar olduğunu idrak etmesi ile dir.
Marifet Mertebesi: Tüm bu hakikatleri kendinde yaşar hale gelen kişi her mertebede nasıl hareket edeceğini ve bu mertebelerin hakkını da vererek yaşaması marifet mertebesi olmakta. T.O.Muharrem Halil-İz