(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l'arş(i)(s) mâ lekum min dûnihi min veliyyin velâ şefî'(in)(c) efelâ teteżekkerûn(e)
Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş'a kurulandır. Sizin için O'ndan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?
Bu ayet, Allah'ın yaratıcı kudretini ve evren üzerindeki mutlak egemenliğini vurgulamaktadır. 'Yaratma', 'arşa istiva' ve 'velayet/şefaat' kavramları üzerinden Allah'ın birliği ve O'na yönelmenin gerekliliği işlenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, ölçü ve düzen vermek' olduğunu belirtir. Daha sonra bu takdire uygun olarak bir şeyi meydana getirme anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'halaka' fiili, Allah'ın gökleri ve yeri eşsiz bir düzen ve ölçüyle yoktan var etmesini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'halaka' fiilini 'icad etti, var etti' şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın gökleri ve yeri, daha önce benzeri olmayan bir şekilde, kendi kudretiyle ortaya koyduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'halk' kavramının, Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve evren üzerindeki egemenliğini gösteren merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayette 'halaka', Allah'ın evreni belirli bir plan ve amaç doğrultusunda, kendi iradesiyle var etmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istevâ ale'l-arş' ifadesini 'yükseldi, egemen oldu, mülkünü idare etmeye başladı' şeklinde açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın yaratma eylemini tamamladıktan sonra evren üzerindeki mutlak hükümranlığını ve idaresini kurduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istevâ' fiilinin 'alâ' harf-i cerriyle kullanıldığında 'yükselmek, egemen olmak, hükmetmek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'istevâ ale'l-arş', Allah'ın yaratılış sonrası evrenin idaresini eline almasını ve mutlak otoritesini simgeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istevâ' fiilinin farklı harf-i cerlerle farklı anlamlar kazandığını, 'alâ' ile kullanıldığında 'yüksek bir makama oturmak, hükümran olmak' manasına geldiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın yaratma eyleminin ardından evrenin yönetimini üstlenmesini ve kudretini göstermesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'arş' kelimesinin aslen 'yüksek tavanlı yapı' veya 'hükümdarın tahtı' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise Allah'ın kudret ve azametinin sembolü olarak kullanıldığını, O'nun tüm varlık üzerindeki mutlak hükümranlığını ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'arş', Allah'ın evren üzerindeki nihai otoritesini temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'arş'ın Allah'ın kudretinin ve mülkünün merkezi olduğunu, O'nun tüm varlık âlemini kuşatan hükümranlığını simgelediğini ifade eder. Ayetteki 'istevâ ale'l-arş' ifadesiyle birlikte, Allah'ın yaratma sonrası evrenin idaresini elinde tuttuğu ve her şeye hükmettiği vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'arş'ın Kur'an'da Allah'ın mutlak egemenliğinin ve evren üzerindeki kontrolünün sembolü olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'arş', Allah'ın yaratıcı gücünün ve idare edici otoritesinin nihai merkezini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' kelimesinin 'yakınlık' anlamından türediğini ve 'işleri üstlenen, yardım eden, dost olan' manalarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min dûnihî min velî' ifadesi, Allah'tan başka hiçbir kimsenin insanlara gerçek anlamda dostluk, yardım ve koruyuculuk sağlayamayacağını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'velî'nin hem 'seven, dost' hem de 'işleri üstlenen, koruyucu' anlamlarını taşıdığını açıklar. Bu ayette, Allah'ın mutlak kudreti karşısında, O'ndan başka bir velî aramanın anlamsızlığını ve Allah'ın tek gerçek dost ve koruyucu olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şefaat' kelimesinin 'bir şeyi diğerine katmak, çift yapmak' anlamından geldiğini ve 'bir başkası adına ricada bulunmak, aracı olmak' manasına evrildiğini belirtir. Ayetteki 'velâ şefî'in' ifadesi, Allah'ın izni olmaksızın kimsenin şefaat edemeyeceğini, dolayısıyla Allah'tan başka bir şefaatçiye güvenmenin boş olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şefî'' kelimesini 'aracı olan, bir başkası için konuşan' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın mutlak hükümranlığı karşısında, O'nun izni ve rızası olmaksızın kimsenin bir başkası adına aracılık yapamayacağını, dolayısıyla tek merciin Allah olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem 'hatırlamak' hem de 'düşünmek, ibret almak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Tezekkür' ise 'tekrar tekrar düşünerek bir şeyi zihinde canlandırmak ve ondan ders çıkarmak' manasındadır. Ayetteki 'efelâ tetezekkerûn' ifadesi, Allah'ın kudret ve birliğine dair deliller üzerinde derinlemesine düşünerek doğru yolu bulmaya davettir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tezekkür' kavramının Kur'an'da sadece hatırlamak değil, aynı zamanda 'akletmek, idrak etmek ve öğüt almak' anlamlarını da içerdiğini vurgular. Bu ayette, Allah'ın yaratma ve hükümranlık delilleri üzerinde düşünerek, O'nun tek ilah olduğunu idrak etmeye ve bu bilgiden ders çıkarmaya teşvik edilmektedir.
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Zati Ayetlerden dir.
Allah’ın gökleri ve yeri 6 günde Halk etmesi ile ilgili Kur’an-ı Kerim’in 7 farklı suresinde bahsedilmekte. Bu ayetler şunlardır;
Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa istivâ eden; gündüzü, kendisini süratle kovalayan geceyle bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren Allah’tır. Bilin ki yaratma da emir ve idâre yetkisi de yalnız O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir. (A'râf suresi, 54. Ayet) Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükümrân olan, her şeyi ve her işi yerli yerince yöneten Allah’tır. O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiç kimse yoktur. Rabbiniz Allah işte budur. Öyleyse O’na kulluk edin. Hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız? (Yunus suresi, 3. Ayet) Sizi imtihan edip hanginizin daha güzel amel işleyeceğini ortaya çıkarmak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Arşı ise daha önce su üzerinde idi. Buna rağmen şayet: “Siz öldükten sonra kesinlikle diriltileceksiniz” diyecek olsan, inkâra saplananlar muhakkak: “Bu düpedüz bir büyüden başka bir şey değil” derler. (Hûd suresi, 7. Ayet)
O Allah ki gökleri, yeri ve aralarında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arşa istivâ etti. O Rahmân’dır. Artık yaratılışın sırrını, her şeyi en iyi bilen Rabbine sor! (Furkan suresi, 59. Ayet)
O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi altı günde yarattı, sonra da arş üzerine istivâ etti. Sizin O’ndan başka ne bir dostunuz ne de bir şefaatçiniz vardır. Hâlâ düşünüp ders ve öğüt almayacak mısınız? (Secde suresi, 4. Ayet) Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık. Ama bize en küçük bir yorgunluk bile dokunmadı. (Kaf suresi, 38. Ayet) Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istivâ eden O’dur. O yere gireni de ondan çıkanı da gökten ineni de göğe yükseleni de bilir. Nerede olursanız olun, O dâimâ sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkiyle görmektedir. (Hadid suresi, 4. Ayet) Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bu altı gün kavramı bizim anladığımız şekilde ki güneşin doğup batması ile oluşan bir gün değildir. Güneş ve sisteminin de halk olunmadığı bir zamanda ki o anda zaman dahi yoktu diyebiliriz. Böyle bir anda zamandan veya günden de bahsedilemez. O zaman bizim buradaki gün kelimesini evre veya devir şeklinde incelememiz bizi daha doğru bir yere ulaştıracaktır. O zaman bu 6 evre ne demek ona bakmaya çalışalım. İz-Terzibaba A’raf suresi 54. Ayetin açıklamasının bir kısmı şu şekildedir. T.O.Muharrem Halil-İz;
“İlk önce Cenâb-ı Hakk’ın halketme fiili vardır. Altı gün ifâdesi hakkında tefsirlerde birçok ifâdeler vardır, genel olarak altı gün altı mertebede Cenâb-ı Hakkın tenezzül ederek yâni a’maîyyet, ahadîyyet, vahidîyyet, rahmânîyyet, rubûbîyyet, melikîyyet ile faaliyete geçmesidir.” İz-Terzibaba.
Bu altı meratibi ilahîyeyi İz-Terzibaba’nın Gök İnsanları Kitabından Özet bilgileri buraya aktaralım;
A’mâiyyet: Varlık mertebelerinin başlangıcı ve tüm hakikatlerin özüdür. Sırf Zat’tan ibaret olan bu mertebe, hiçbir şekilde tanımlanamaz ve Hakk'a ya da halka (yaratılmışlara) ait bir özellik taşımaz. Aklın idrak sınırlarının tamamen ötesindedir ve Zât'ın tecellilerinden önceki mutlak gizlilik halini ifade eder. Bu haline "ilahi latif zulmet" (ilahi, ince karanlık) veya "sevad-ı a'zam" (en büyük karanlık) da denir.
Ahadiyyet: A'mâiyyet'in ardından gelen ve Yüce Zât'ın ilk tecellisi olan mertebedir. Burada varlık hala Sırf Zât'tan ibarettir ve henüz isimler ile sıfatlar ortaya çıkmamıştır. Mutlak Birlik anlamını taşır ve Zât'ın "ilk tenezzülü" yani gayb âleminden tecelli nurlarına doğru ilk adımıdır. Bu mertebe, Kudret'in kaynağıdır ve Elif harfi ile sembolize edilir. "Hüvviyyet" yönüyle âlemlerin, "İnniyyet" yönüyle de Hakîkat-i Muhammediyye ve insanın kaynağıdır.
Vâhidiyyet: İsimlerin ve sıfatların Zât'ta gizli olarak belirmeye başladığı mertebedir. Burada Zât ile sıfat birdir ve zıt gibi görünen tüm sıfatlar (rahmet ve azap gibi) aslında aynı hakikatin yansımalarıdır. Bu mertebe, Ulûhiyyet (ilâhlık) ve Rahmâniyyet'in (rahmetin) zuhur sahasıdır. Bütün âlemleri bünyesinde topladığı için "İnsan-ı Kâmil" ve "Hakîkat-i Muhammediyye" gibi isimler de alır. İlmin kökü bu mertebeye dayanır.
Rahmâniyyet: İsim ve sıfatların artık kendi gerçek yüzleriyle ve belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı mertebedir. Zât'ın dışa dönük tecellisinin ve yaratılışın fiilen başladığı sahadır. "İsneyniyyet" yani ikiliğin (Hakk ve halk) belirmeye başladığı yerdir. Allah'ın bütün âlemi kendi özünden halk ettiği "ilk rahmeti"dir ve "Nefes-i Rahmâni" (Rahman'ın Nefesi) buradan yayılır. Bu mertebe aynı zamanda "Rûh"un ve "Akl-ı Kül"ün (Külli Akıl) zuhur yeri olup "Arş" olarak da ifade edilir.
Rububiyyet: "Rab" isminin tecelli ettiği ve her varlığın kendi kimliğini ve terbiyesini aldığı mertebedir. Rahmâniyyet'in altında yer alır ve "Nûr"un zuhur ettiği sahadır. "Nefs-i Kül" (Külli Nefis) ve "Kürsi" olarak da adlandırılır. Bu mertebede her bir varlık, kendi potansiyelini gerçekleştirmek üzere kendine has bir "Rab" (Rabb-i Hass) ile ilişki kurar. Melekler gibi varlıklar burada kimlik kazanır.
Melikîyyet: Tüm önceki mertebelerin somut ve fiziksel olarak görünür hale geldiği "Âlem-i Şehâdet" yani şahitlik âlemidir. Zât'ın cisim suretiyle zuhur ettiği bu en son mertebe, "Melik" (Mülkün Sahibi) isminin tecelli alanıdır. Oluş ve bozuluşun yaşandığı, fiillerin ortaya çıktığı ve tüm müşahedelerin gerçekleştiği yerdir. Eğer bu son mertebe olmasaydı, diğer bütün hakikatler batında (gizli) kalırdı. Bu âlem, ilahi isimlerin tecellileri için bir ayna gibidir ve Hz. Âdem'in yaratılmasıyla bu ayna daha da parlak hale gelmiştir. İz-Terzibaba
Bu kavramlar tam manası ile idrak edilip anlaşılmaz ise ozaman Allah'ın alemlerdeki tecellisi ve halketme usulü de anlaşılmamış olur. Bu da kişilerde hayali bir Allah inancı oluşturur. Halbuki ehli irfan bu hayal ve sis perdesini aşıp müşahedeleri neticesinde bu kelimelere derin manalar yüklemişlerdir. Bize ise bunları şartlanmamış bir anlayış ile okuyup idrak etmek kalıyor.
Semâvâtın ve arzın var edilmesi ile ilgili günümüz bilim insanları kendilerince türlü türlü teoriler üretmekte ve bunlar ise tez hükmünde kalmakta dır. Halbuki hakikat ve marifet ehli zatlar bunun hakkında da birçok eser neşretmişler ve işin hakikatini aktarmışlardır.
Şimdi ise Konuyu Fusûsu’l-Hikem Muhyiddin İbnü’l-Arabî Ahmed Avni Konuk şerhi Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları olan baskısının sayfa 53-55 arsının sadeleştirilmiş özetini buraya aktaralım. Orijinal metin için ilgili eseri ücretsiz olarak internetten indirip incelene bilinir. T.O.Muharrem Halil-İz
Dokuzuncu Vasl: Semâvât ve Arzın Etvâr-ı Hilkatleri Gökler ve yer altı günde halkolunmuştur. Bu altı gün, bizim anladığımız 24 saatlik günlerden farklı olarak, “devre-i külliyye” yani büyük dönemler olarak yorumlanıyor. Hilkat süreci iki ana devreye ayrılıyor:
Birinci Devre: Devre-i Ratkıyye (Bitişiklik Dönemi): Bu dönemde gökler ve yer, " Nefes-i Rahmâni”nin parlak bulut halinde yoğunlaşması" olarak tanımlanan bir halde, yani birbirine bitişik, tek bir kütle halindeydi. Bu durumu Enbiya Suresi 30. ayette şu şekilde açıklanıyor: “İnkâr edenler, nazar-ı akıl ile görmezler mi ki, semâvât ve arz bitişik idi, biz onları ayırdık?” İkinci Devre: Devre-i Fetkıyye (Ayrışma Dönemi): Bu dönemde, bitişik olan gökler ve yer, birbirinden ayrılarak bugünkü hallerini almaya başlamıştır.
Arzın (Yerin) Dört Dönemdeki Gelişimi İbni Arabi, özellikle yerin gelişimini dört ayrı devreye ayırıyor. Bu süreç, Fussilet Suresi 10. ayetine dayanmakta: “O, yerin üstünde sâbit dağlar yarattı. Orada bereketler meydâna getirdi ve orada rızık olacak şeyleri takdîr etti. Bunları dört günde yaptı.” Bu dört devre şunlardır:
1.Devre-i Nâriyye (Ateş Dönemi): Dünya, Güneş'ten ayrılarak bir ateş küresi haline geldi. Bu dönemde yeryüzünde cânn adı verilen ateşten halkedilmiş varlıklar yaşıyordu. Bu durumu “Cann, onu da bundan evvel «narissemum»dan yaratmıştık.” Hicr Suresi 27. ayet ve “Cinleri de hâlis ateşten yarattı.” Rahman Suresi 15. ayetle ifade ediliyor.
2.Devre-i Mâiyye (Su Dönemi): Yerin yüzeyindeki ateş yavaş yavaş soğuyarak suya dönüştü. Metin, bu döneme Hud Suresi 7. ayetteki “O’nun arş’ı su üzerinde idi” ifadesiyle işaret edildiğini belirtiyor.
3.Devre-i Türâbiyye (Toprak Dönemi): Yüzeydeki su, soğuyarak katılaşmaya ve toprak kabuğu oluşturmaya başladı. Bu kabuk ilk başlarda yumuşak, kokmuş ve yapışkan bir çamurdan (tıyn-i lâzib veya salsâl) ibaretti. Bu çamur, bitki ve hayvanlar gibi canlı organizmaların temel maddesi olan protoplazmanın kökeni olarak görülüyor. İnsanın da bu çamurdan yaratıldığı Saffat Suresi 11. ayet ve Hicr Suresi 28. ayetle ifade ediliyor.
4.Devre-i Nebâtiyye ve Hayvâniyye (Bitki ve Hayvan Dönemi): Bu dönemde, kokmuş çamurdan ilk basit bitkiler (jelatinimsi maddelerden oluşan ilkel yosunlar) ortaya çıktı. Ardından bu bitkiler gelişerek büyük ormanlar oluşturdu. Bilimsel görüşlere de atıfta bulunarak, ilk kara hayvanlarının köksüz bitkiler şeklinde ortaya çıktığı ve çeşitli tekâmül aşamalardan sonra diğer hayvan türlerinin, en sonunda da insanın var olduğu belirtiliyor.
Semâvâtın Dört Dönemi Hud Suresi 7. ayetine dayanarak göklerin de aynı dört devreyi geçirdiğini ileri sürüyor. Göklerin de yer gibi:
Başlangıçta Güneş'ten ayrılan birer ateş küresi olduğu (Devre-i Nâriyye), Ardından suya dönüştüğü (Devre-i Mâiyye), Soğuyarak kabuk bağladığı (Devre-i Türâbiyye),
Ve son olarak üzerinde bitkiler (Nebî, Neml Suresi 25) ve hayvanlar (Şura Suresi 29) gibi canlıların olduğu (Devre-i Nebâtiyye ve Hayvâniyye) belirtiliyor.
Azizuddin Nesefi ye ait olan ve Ahmet Avni Konuk tarafında Tercüme edilen İnsanı Kâmil eserinin 10.Bölümünde konuyu daha başka bir açıdan ele alıyor kısaca ona bir bakalım;
Aziz Nesefî, varlık âlemini bir ağaca benzeterek Zuhur mertebelerini ve insanın bu mertebeler içindeki konumunu şu şekilde izah etmiştir.
1.İlk felek olan felek-i eflaki bu ağacın zemini dir.
2.İkinci felek olan felek-i sâbit ise ağacın köküdür.
3.Yedi semâ ağacın gövdesi olarak tasavvur edilir.
4.Dört unsur ve dört tabiat ise ağacın dallarıdır.
5.Üç mevâlid olarak adlandırılan maden, bitki ve hayvanlar, ağacın yaprağı ve çiçeğidir.
6.Bu varlık ağacının meyvesi, yani hem özü hem de derece olarak en üstte olanı ise insandır.
Ayrıca ne var alemde o var ademde kıyasınca bu Altı evreyi ÂLEM-İ SAGÎR niteliğinde olan insan ile bu bağlantıyı kurmaya çalışalım Hak Teala Mü’minûn Suresi 14. Ayetinde “Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra ona diğer bir hılkat neş'eti verdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.” İslam alimleri ve tefsirciler, bu ayetleri inceleyerek Kur’ân 'da insanın halk edilişinin temelde 6 aşamadan oluştuğunu belirtirler. Bu aşamalar, genellikle Mü'minûn Suresi'nin 12-14. ayetlerinde en net şekilde görülür. T.O.Muharrem Halil-İz Kur’ân 'daki İnsanın Halk ediliş Aşamaları
1. Nutfe (Sperm Damlası) Yaratılışın başlangıcı olarak tanımlanır. Kur’ân-ı Kerîm, insanın bir "nutfe“den, yani bir sperm damlasından var edildiğini ifade eder. Bu, döllenme anını ve zigot oluşumunu temsil eden ilk aşamadır.
2. Alaka (Pıhtılaşmış Kan Parçası)
"Alaka", kelime anlamı olarak asılıp yapışan, ilişik, kan pıhtısı gibi anlamlara gelir. Bu aşama, döllenmiş yumurtanın (zigotun) rahim duvarına tutunmasını ve gelişimini ifade eder. Embriyonun bu dönemde sahip olduğu görünüm, bir kan pıhtısına benzetilmiştir.
3. Mudga (Bir Çiğnem Et Parçası)
"Mudga", çiğnenmiş bir et parçasına benzeyen bir şekli ifade eder. Bu aşamada, embriyo şekillenmeye ve organ taslakları belirmeye başlar. Hücrelerin farklılaşarak vücudun ana hatlarını oluşturduğu evredir.
4. İzâm (Kemikler) Bu aşamada, "mudga" olan embriyonun içinde kemikler oluşur. İskelet sisteminin temelleri atılır. Kur’ân, kemiklerin etten önce halkedildiğinden ve daha sonra etle kaplandığını belirtir.
5. Lahm (Kemiklerin Etle Kaplanması) Kemikler oluştuktan sonra, onların üzerine et (kas dokusu) giydirilir. Bu, embriyonun insan şeklini daha belirgin hale getirdiği aşamadır.
6. Halk-ı Âhar (Başka Bir Hilkat) Son aşama, "başka bir Halkediliş" olarak tanımlanır. Bu, bedene ruhun üflenmesi ve canlının bir insan olarak tamamlanmasıdır. Bu aşamadan sonra insan, duygu, düşünce ve irade gibi manevi özelliklere sahip bir varlık haline gelir.
Farklı bir bakış açısını da Dr. Ömer Atilla ERGİ de görüyoruz, YouTube da bir kanalda Bing-Bang Teorisine atıf yaparaktan bir yorumu bulunmakta. Bu teori ile ilgili Gökyüzü İnsanları Cilt 1 sayfa 148-149 ayrıntılı bilgi bulunmakta. T.O.Muharrem Halil-İz
Kur’ân 'da "Altı Günde Yaratılış" ve Yorumu "Gün" İfadesinin Anlamı: Kur’ân'daki "gün" (yevm/eyyam) ifadesi, dünya günü (24 saat) anlamına gelmemektedir. Arapçada bu kelime aynı zamanda "aşama", "evre" veya "belirli dönemler" gibi anlamlara da gelir.
Meâric Suresi 4. Ayet: Bu ayet, "melekler ve ruh ona [Allah'a] sizin dünya günüyle 50.000 yıl olan bir günde ulaşırlar" buyurmaktadır. Dr. Ergi'ye göre bu ayet, Einstein'ın özel görelilik prensibine açıkça işaret etmektedir.
Matematiksel Uyum: Evrenin yaşı 13,8 milyar yıl olarak kabul edildiğinde, bunu 6 evreye bölersek, her bir evre 2,3 milyar yıla denk gelir (13.8 / 6 = 2,3 milyar yıl).
Fussilet Suresi 9. ayette "sadece arza yani sizin dünyanızı iki günde yarattık diyor yani iki aşamada" ifadesi geçmektedir.
Eğer bir "gün" 2,3 milyar yıl ise, "iki gün" 4,6 milyar yıl eder (2,3 x 2 = 4,6 milyar yıl).
Bu hesaplamanın önemi şudur: "Peki dünyanın yaşı ne kadar yaratılışı 4,6 milyar yıl." Bu, Kur’ân'daki ifade ile modern bilimsel verilerin birebir örtüştüğünü göstermektedir.
Sonuç: Dr. Ergi, "Bilim bazı şeyleri keşfettikçe esasında daha çok Kur’ân-ı Kerîm'e doğru dönüyor ve oradaki velilere baktığımızda Bilimsel verilere Kur’an-ı Kerim'deki ayetlerle birebir örtüşüyorlar böyle düşünüyorum ben" diyerek bilim ve Kur’ân arasındaki uyuma dikkat çekmektedir.
Kaynak: https://youtu.be/qxC7TE6vGOY?list=TLGGeN-EcQa7wrYwOTA4MjAyNQ
Ayrıca kişinin iç bünyesini imar etmesi için Allah’a İmanının 6 Şartı bulunmakta, İnsanın da 6 Ciheti bulunmakta. Görüldüğü üzere araştırılsa daha birçok bağlantısı bulunacak olan bu ayete kaldığımız yerden devam edelim.
Arş üstüne istiva buyurmuştur, ayetin bu kısmına iki ayrı mana yüklemeye çalışacağız;
Birinci yönü ile "اسْتَوَىٰ" (istevâ) fiili "doğrulmak, yükselmek, oturmak, hâkim olmak, yönelmek, eşit olmak" gibi anlamlara gelir. "الْعَرْش" (el-'Arş) ise "yükseklik, tavan, sultanın tahtı, saltanat" demektir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun şanına yakışır bir şekilde "Arş'a hâkim olması, onu hükmü altına alması, saltanatını kurması" olarak tefsir edilir. Yani yukarıda da ayrıntılı olarak ele aldığımız 6 evrenin üstündeki tüm bu mertebeleri kuşatandır anlamına geliyor.
İkinci Yönü ile de Arş insanın gönül alemidir bununla ilgili olarak Mesneviden alıntı yapalım T.O.Muharrem Halil-İz;
241. Arş şakinin medhinden titrer; muttakî onun medhinden sû-i zanna düşer.
"Arş"tan maksad, mü'min-i muttakinin (takva sahibi müminin) gönlüdür ve "mü'min-i muttakî"den murâd insân-ı kâmildir. Hadîs-i kudsîde (kutsî hadiste): لا يسعني ارضي و لا سمائى و لكن يسعني Ya'ni (Yani) "Ben yerime ve göğüme sığmadım; velâkin nakî ve takî (tertemiz ve takva sahibi) ve mü'min olan kulumun kalbine sığdım" buyurulur. Ve الرحمن على العرش استوى (Tâhâ, 20/5) ya'ni (yani) "Rahmân arş (taht) üzerine müstevî oldu" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret (işaret) buyurulur. Şimdi şakî ve zâlim olan kimse medh olunduğu vakit , insân-ı kâmilin kalbi titrer ve şakîyi (kötü kişiyi) medh edenin hüsn-i hâlinden şüpheye düşer. Nitekim hadîs-i şerîfde إِذَا مُدِحَ الْفَاسِقُ غَضِبَ الرَّبُّ وَاهْتَزَّ لِذَلِكَ الْعَرْشُ ya'ni "Fâsık (günahkâr) medh olunduğu vakit Rab gazab eder ve bundan dolayı arş (taht) titrer" buyurulmuştur.
4246. Onun zâhiri (dış görünüşü) bir sopadır; velâkin (fakat) boğazını açtığı vakit (zaman) kevn (evren) onun önünde bir lokmadır.
4246.“Hz. Mûsâ’nın asâsının zâhiri, bir sopadan ibârettir; fakat onun iç yüzü, âlem-i kevnî bir lokma edip yutabilecek bir ejderdir.” Bunun gibi insân-ı kâmilin sûreti dahi etten ve kemikten ve kandan mürekkeb (oluşmuş) bir cisimdir; fakat onun iç yüzü olan kalbi, âlem-i kevnî (evreni) bir lokma edecek kadar geniştir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri “Eğer yüz binlerce kere arş (gök, taht) ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa, onu duymaz” buyurur. Efdalüddîn Hâkânî hazretleri bu ma’nâda (anlamda) şöyle buyurur. Rubâî:
"Gönül sahrası efsundur cihandan
O hariçtir zeminden, asumandan
Ebu Zer (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste: Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Yedi göğün kürsî'ye göre misali, ancak geniş bir çölde atılmış bir yüzük gibidir. Arş'ın da kürsî'ye olan büyüklüğü, o çölün o yüzüğe olan büyüklüğü kadardır." (İbn Hibban, Sahih) İz-Terzibaba’nın Kur-an da Yolculuk serisinin Tâ-Hâ suresi tefsirinin 13. Sayfasından bir aktarım yapalım, (5) Er rahmânu alel arşistevâ.
(Tâ-Hâ, 20/5) “Rahmân arşın üzerine istivâ etti.” Bu Âyeti kerîme hakkında çok geniş yorumlar yapılmıştır. Anlaması ve idrâk etmesi kolay değildir. “istivâ etti” kelime olarak içten ve dıştan kapladı mânâsınadır. Bu iç ve dış ayırımı sırasında dahi;
İçteyken dışta değil miydi?
Dıştayken içte yok muydu?
Gibi, birçok sorular ortaya çıkmaktadır. Arş bütün bu madde âlemini çevreleyen bir olgudur ve Arş-ı Âlâ madde âleminin üstündedir, orada artık maddî düşünce ve varlıklar ve hatta manyetik haller dahi yoktur. Mülkümüz olan madde bedenimizin üstü, başımızı dahi ihâta eden O’nun varlığıdır. Bizler bu konulara alt düzeyden yani birimsellikten baktığımız için madde mertebesinde sadece kendimizi görüyoruz ve kendimizi âşikâr ediyoruz, oysa mânâ yönüyle bakılırsa beşerî benliğin olmayıp Hakk’ın Rahmâniyyeti yönüyle âşikâr olduğu görülmektedir. Rahmân hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler (9 Sûre-i Rahmân) isimli kitabımıza bakabilirler.
Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?
Veli Sözlükte “bir şeye çok yakın olmak, bir kimseyle yan yana bulunmak” anlamındaki vely ile “birinin işini üstlenmek; bir ülkeyi yönetmek; yardım etmek, sevmek” mânalarındaki velâyet (vilâyet) kökünden türeyen velî “yardımcı, dost” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “vly” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 1223-1226).
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmiyi aşkın âyette (bir yerde “vâlî”) Allah’a nisbet edilerek O’nun müminlerin dostu, koruyucusu olduğu bildirilmekte, bunların bir kısmında peygamberlerin ve müminlerin Allah’ı velî edindikleri belirtilmektedir. Bir kısmında ise velî kelimesinin yanında “nasîr” (yardımcı), ayrıca “şefî‘, vâkī” (koruyan) sıfatları yer almaktadır. Dokuz âyette velînin çoğul şekli evliyâ da bu mahiyette geçmektedir. Kur’an’da aynı kökten türeyen “mevlâ” da zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmiştir. Bundan başka kelimenin köklerinden birini teşkil eden velâyet, ayrıca evlâ ile tevellî (dost edinmek) kökünden türemiş iki muzâri sîgası Allah’ın ve müminlerin fiili olarak zikredilmektedir. https://islamansiklopedisi.org.tr/veli--esma-i-husna
Kişi evvela nefsi benliğini ardında da izafi olan benliğini belirli sistemli bir çalışma neticesinden kaldırabilirse oradan oluşan boşluğu da ilahi olan kimlik kaplar ve artık o mahallin velisi Allah olur. Allah aslında tüm alemlerin velisidir, ama bunu bilen ve müşahede edenler hakkın özel kulları arasına girebilmiş ve oradan da onun cennetini girecek olan Allah’ın kulları dır.
Allah’ın velisi olan zatlar da halkın arasında hak ile olmak sureti ile halka rahmet vesilesidir, bu rahmet ise kendisine gelenleri kendilerine tanıtmak sureti ile kendilerini kendilerine dost kılar. Buda nefsini bilmeleri suretiyle rabblerini tanımaları ile olur ve bu şekilde ancak kişi vehmi korkulardan ve endişelerden arınır ve alemde tasarruf edenin ve yegâne hüküm sahibinin de Allah c.c olduğunu idrak eder. Bu idrak ve anlayışa ulaşması da Allah’ın kullarına şefaati olmaktadır. İz-Terzibab’nın Fetih Suresi Kitabının 35-37 Sayfalarından özet alıntı ile Velilik kavramını daha iyi anlamaya çalışalım;
3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin velisidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir manevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.
Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i ilâyeden’dir ve Hak ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecellisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan 0lan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur.
Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise o nun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhurudur ki, kubbelerinin altındadır.
Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu ’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kul’unun Hakk’a ayna olmasıyla Hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta ’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (Zuhur halini kadîm haline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hali yani “beşeriyyet-i” kadîm haline yani “hakikatine” dönüşmektedir.)
“Zuhur hali” demek Hakk’tan en uzak mevkî de perdelenmiş olarak nefsinde zâhir olmak, demektir. “Kadim hali” ise kişinin (â’yan-ı sabitesi) ve, “venefahtü” hakikatiyle bâtın da ki gerçek ilâhi kimliğidir. İşte Velâyet zâhir varlığını ilâhi kimliğine (Veli) etmesi (yaklaştırması) ve onda (nefiy) yok etmesidir. İşte bu haliyle yaşayan, görüntü de olan o beden Hakk’ın velisi yani zuhur mahalli ve zât-î tecelligâhı dır. İz-Terzibaba
Öldükten sonra bir şefaat beklentisi torpil ile işe girme beklentisinden başka bir şey değildir. Bunun da oluşması mümkün değildir. Allah kimseye torpil geçmez. “Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur.” Necm Suresi 39. Ayet, bundan dolayı Allah’ın tüm işleri Adalet ve Hikmet üzeredir. Onun şefaatine burada mazhar olunur, Efendimiz s.a.v veya diğer evliya olan zatların şefaatleri haktır ve doğrudur ama onlarında şefaatleri yine bu dünya da oluşmaktadır. Hayalimizde tasavvur ettiğimiz ve öldükten sonra kavuşulacak bir şefaat yoktur. Nedeni ise şu ayette açık olarak ifade edilmekte; “Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.” İsrâ Suresi 72. Ayet. İşte tüm bu hakikatler insanın gözü önünde cereyan etmekte iken Rabbimiz “Artık düşünmeyecek misiniz? “diye bizi uyarmakta dır. T.O.Muharrem Halil-İz