Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe felâ tekun fî miryetin min likâ-ih(i)(s) vece'alnâhu huden libenî isrâ-îl(e)
Andolsun, biz Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur'an'a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık.
Andolsun ki biz vaktiyle Musa'ya kitap vermiştik. Şimdi de sen ona (öyle bir kitaba) kavuşmaktan şüphe içinde olma. Biz onu İsrailoğullarına doğru yolu göstren bir rehber kılmıştık.
Bu ayet, Hz. Musa'ya Kitap verilmesini, bu Kitab'ın İsrailoğulları için bir hidayet rehberi olmasını ve Hz. Muhammed'in bu konuda şüphe etmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi vahyin aktarımı, şüphenin reddi ve rehberlik işlevini içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îtâ'' kelimesinin 'vermek' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanı olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'âtenâ' fiili, Allah'ın Kitab'ı Hz. Musa'ya bir lütuf ve vahiy olarak bahşetmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'îtâ''nın bir şeyi başkasına ulaştırmak olduğunu ve Kur'an'da bu fiilin Allah'a nispet edildiğinde genellikle ilahi bir bağış ve ihsanı ifade ettiğini açıklar. Burada Kitab'ın Hz. Musa'ya ilahi bir lütuf olarak verildiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kitâb' kelimesinin 'yazılı şey' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın vahyini içeren ilahi metinler için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-Kitâb', Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı kastetmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kitâb'ın aslen 'harfleri bir araya getirmek' anlamından geldiğini ve bu nedenle 'yazılı metin' anlamına geldiğini ifade eder. Kur'an'da ise Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin genel adı olarak kullanıldığını, burada da Tevrat'ı işaret ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb' kavramının Kur'an'da sadece 'yazılı metin' değil, aynı zamanda 'ilahi buyruklar bütünü' ve 'Allah'ın değişmez kanunları' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Hz. Musa'ya verilen 'Kitâb'ın, İsrailoğulları için bir şeriat ve yaşam rehberi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mirye' kelimesinin 'şüphe' ve 'tereddüt' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fî miryetin' ifadesi, Hz. Peygamber'in, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın hakkaniyeti ve kendi vahyi ile olan benzerliği konusunda hiçbir kuşku duymaması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'mirye'nin 'şüphe' ve 'tartışma' anlamlarına geldiğini, kökeninde 'sütü sağmak için hayvanı sağa sola çekmek' anlamının yattığını ve bu durumun zihindeki kararsızlığı ifade ettiğini açıklar. Ayette, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın gerçekliği hakkında şüpheye düşülmemesi emredilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mirye'nin 'şüphe' ve 'ihtilaf' anlamlarını taşıdığını ve bu bağlamda, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın hakikatinden ve Hz. Peygamber'in kendi vahyi ile olan uyumundan şüphe edilmemesi gerektiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'likâ'' kelimesinin 'karşılaşmak' ve 'ulaşmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'likâihi' ifadesi, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın vaatlerinin gerçekleşmesi veya Hz. Peygamber'in kendi vahyi ile bu Kitab'ın hakikatine ulaşması anlamında yorumlanabilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'likâ''nın 'bir şeyle karşılaşmak' veya 'bir şeye ulaşmak' olduğunu ifade eder. Bu ayette, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın hakikatine ulaşmak veya onunla ilgili vaatlerin gerçekleşeceği konusunda şüphe edilmemesi gerektiği anlamını taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'hüdâ' kelimesinin 'doğru yolu gösterme' ve 'rehberlik etme' anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın İsrailoğulları için şaşkınlıktan kurtulma ve doğru yolu bulma aracı olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hüdâ'nın 'doğru yolu göstermek' ve 'rehberlik etmek' anlamında kullanıldığını, bunun bazen Allah'tan gelen bir lütuf, bazen de kişinin kendi çabasıyla ulaştığı bir durum olduğunu açıklar. Burada, Kitab'ın İsrailoğulları için ilahi bir rehberlik kaynağı olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hüdâ' kavramının Kur'an'da sadece 'yol gösterme' değil, aynı zamanda 'ilahi rehberlik' ve 'kurtuluşa götüren doğru yol' anlamlarını taşıdığını belirtir. Hz. Musa'ya verilen Kitab'ın, İsrailoğulları'nı hem dünyevi hem de uhrevi kurtuluşa yönlendiren bir rehber olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Benî İsrâîl'in, Hz. Yakup'un soyundan gelenler için kullanılan bir tabir olduğunu ve Kur'an'da genellikle bu topluluğun tarihsel ve dini deneyimlerine atıfta bulunulduğunu belirtir. Ayette, Kitab'ın özel olarak bu topluluğa gönderildiğini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'İsrâîl' kelimesinin 'Allah'ın kulu' veya 'Allah'a yolculuk eden' anlamlarına geldiğini ve 'Benî İsrâîl'in de bu peygamberin soyundan gelenleri ifade ettiğini açıklar. Ayette, Kitab'ın bu özel topluluğa bir rehber olarak verildiğini vurgular.
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.
Surenin bu son bölümünde ise Musa a.s ve kavmi hakkında bilgiler verilmekte dir. İslam dinin Rasûlûllâh s.a.v efendimiz ile kemale ermiş ve kıyamete kadar da hükümleri geçerli kılınmıştır. İslam dinin algılanması ve yaşanması üç temel esasa dayanmakta bunlar ise;
Tenzih: Musa a.s kadar olan süreçte halkı putlara firavunlara ve yıldızlara tapınmaların dan korumak için Cenâb-ı Hakk’ı ötelerde bilmektir. Ayrıca Zât-ı mutlak ifâdesiyle Allah-u Teâlâ bütün âlemlerden ganîdir bu mertebe ise “tenzîh-i kadîm” “mutlak tenzîh” tir, diğer tenzîhler ise mukayyet-kayıtlı tenzîhler dir ki, tenzîh edenin mertebesi ve idrakine göredir.
Teşbih: Cenâb-ı Hakk’ı misâllerle şehadet âlemi’nde bulmak-bilmektir.
Tevhid: Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerde o âlemin hakikati üzere müşahede etmektir, diyebiliriz. Ayrıca Tenzih ve Teşbih hakikatlerini bir arada idrak etmek halidir ki Hz.Rasulullah’a s.a.v efendimizin bu halin kemalini yaşadığı ve bunu aktardığı bilinmektedir. T.O.Muharrem Halil-İz.
Bu kısa tanımlamalardan sonra Hz. Musa a.s getirdiği ve kavmine aktardığı din anlayışının tenzihi bir din anlayışı olduğunu söyleye biliriz. Ayrıca Musâ a.s verilen Tevrat ile ilgili olarak 9 Levh den ibaret olduğunu Abdulkerim Ciyli den biliyoruz ve bu levhlerin de içerikleri özetle şunlardır;
Tebliğ Edilen Yedi Levha:
Bu levhalar mermer taşındandı ve kalplerin katılaşmasına sebep oldu. Her levha, galip olan ilimle isimlendirilse de, diğer levhalardaki ilimlerden de izler taşır. İçerdikleri ilimler özetle şunlardır:
Nûr Levhası: Hakk'ın vahdaniyetinin (birliğinin) ve tekliğinin mutlak tenzih yoluyla vasfı; Hakk'ı halktan ayıran hükümler; Rububiyyet, kudret, güzel isimler ve yüce sıfatların tenzih yoluyla anlatımı.
Hüda (Hidâyet) Levhası: Hakk'ın özünü anlatan zevke dayalı ilâhî haberler; müminlerin kalbine ilham yoluyla gelen nûr; ilâhî cezbe; milletlerin hallerine dair keşif ilmi; melekût (ruhlar âlemi) ve ceberût (Hazret-i Kudüs) âlemlerinin ilmi; Berzah, kıyamet, mizan, hesap, cennet, cehennem ilimleri; muhakkiklerin haberleri; eşkâl, sûret, tılsım sırları ilmi.
Hikmet Levhası: Tecelli ve zevk yoluyla ilmi sülûk (manevî yolculuk) şekilleri; ilâhî sırlar (Nalınları çıkarmak, Tûr'a çıkmak, ağaçla konuşmak, ateşi görmek gibi); ruhanî tecellileri bilme; heyet (astronomi), hesap, gök ilmi; ağaçlar, taşlar gibi varlıkların ilmi.
Kûvâ (Kuvvetler) Levhası: İnen hikmete dair işlerin ve beşerî güçlerin manevî zevke dayanan ilmi; remizler, işaretler, misâller; Simya ilmi; üstün büyü (keramet benzeri, hayâl âlemindeki sûretleri his âleminde gösterme gücü).
Hüküm Levhası: Emirler ve yasaklar ilmi; Allah'ın farz ve haram kıldığı hükümler; Mûsevî şeriatının esasları.
Ubudiyet (Kulluk) Levhası: Halka lâzım olan hükümler (zillet, iftikar/muhtaçlık, korku, huşû gibi); Tevhid sırları, teslimiyet, tevekkül, rıza, korku, rağbet, zühd, Hakk'a yönelme.
Saadet ve Şekâvet Levhası: Allah’a götüren yol; saadet ve şekavet (kötü âkıbet) yollarının ayrıştırılması; saadet yolunda câiz olan işler (kavmin ruhbanlığı icat etmesi gibi); beden ilmi ve dinlere ait bilgi.
Tebliğ Edilmeyen İki Levha:
Bu iki levha Rububiyyet ve Kudret sırlarını ihtiva etmekteydi.
Bunlar nurdan levhalardı ve içerdikleri sırlar, o zamane ehlinin aklının kabul edemeyeceği kadar derindi ve sadece Mûsâ'ya (a.s.) mahsustu. Eğer Mûsâ (a.s.) bunları açıklasaydı, kavmi îmân etmez, onu inkâr ederlerdi.
Bu sırların gizlenmesinin hikmeti, kavmin henüz kemâle ermemiş olması ve bu sırların Hz. Îsâ (a.s.) tarafından tebliğ edilecek olmasıydı.
İz-Terzibaba ’nın İrfan Mektebi ve diğer bazı eserlerinden Musa a.s ile bağlantılı ola Tevhidi Esma mertebesi hakkında kısa özet bir bilgi verelim.
Hakk'a doğru yapılan seyr-i sülûkta her bir Peygamber, bir mertebenin zuhur mahalli ve o mertebenin hakikatlerinin temsilcisidir. İşte Mûseviyyet mertebesi, "Tevhid-i Esmâ", yani İsimlerin Birliği idrakinin tecelli ettiği makamdır. Bu mertebenin Peygamberi Hz. Mûsâ (a.s.), lâkabı ise Kelîmullah'tır.
Tevhid-i Esmâ mertebesi, Tevhid-i Ef'âl'den (Hz. İbrâhim'in mertebesi) sonra gelen, sâlikin idrakini fiillerin ötesine taşıyarak, bütün fiilleri meydana getiren ve onlara kimlik veren İlâhî İsimler'in (Esmâ'ül Hüsnâ) birliğini müşahede etmeye başladığı yerdir. Bu makamda sâlik, gerek kendi varlığında (enfüsî) gerek dış âlemde (âfakî) gördüğü her şeyin ve her fiilin, Allah'ın güzel isimlerinden birinin zuhuru olduğunu kavrar. Âlemi Melekût'un, yani Esmâ âleminin, varlığın ve fiillerin kaynağı olduğu bilinci yerleşir.
Bu mertebenin kelimesi "Lâ mevcude illâllah"tır; yani hakikatte mevcûd olanın ancak Allah olduğu, görünen her varlığın O'nun isimlerinin bir tecellisi olduğu idrâk edilir. Bu idrak, kişiyi "Tenzih" anlayışına götürür. Ancak bu, taklidî bir tenzih değil, Hakk'ı bütün noksanlıklardan arındıran, O'nun isimlerinin tecellilerini her yerde görmekle birlikte Zât'ını bu tecellilerden münezzeh bilen tahkiki bir tenzihtir.
Mûsâ (a.s.)'ın "Kelîmullah" olması, bu mertebede kelâmın, yani Hakk'ın hitabını duymanın önemine işaret eder. Sâlik, bu makamda Hakk'ın kelâmını kendi bâtınından işitmeye başlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Tûr'da Mûsâ'ya (a.s.) doğrudan hitap etmiştir.
Özetle, Hz. Mûsâ (a.s.), seyr-i sülûkta Esmâ'ül Hüsnâ'nın tecellilerini idrak ederek varlıkların ardındaki birliği görme ve Hakk'ı noksanlıklardan tenzih etme yani noksanlık olmadığını idrak etme makamı olan Tevhid-i Esmâ mertebesinin temsilcisidir. Bu mertebe, ilk olarak Hz. Mûsâ'ya (a.s.) ın kavmine verilmiş ve onlarla zâhir olmuştur.
Musa a.s denildiğinde tarihte basitçe sadece Firavun (Nefsi Emmare) ile mücadele eden bir peygamber veya bir şahsiyet olarak tanımlamak sadece zahiri bir yaklaşım olurdu. Halbuki bunun ötesinde aleme getirdiği hakikatler cihetinde bakıldığında Tenzih hakikati ve Tevhidi Esma mertebelerinin de bu alem aynasına yansıtan bir Ulul Azm peygamberdir.
Dolayısıyla ayette geçen “Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik.” Den murat tüm bu anlatılan hakikatleri ona verdik ve ona verdiğimiz bu kapsamlı anlayış ve idraki sana da verdik ve buna talip olan herkese de kabiliyeti nispetince verilmekte. Yani tenzihi hakiki ile tevhidi esma hakikatlerine talip olanlara bu kitap da verilmekte. Buna ilaveten şunu belirte biliriz ki, Peygamber efendimize gelen ilk ayet “İkra/ bi-ismi rabbike-llezî halak” halk eden Rabbinin adı ile oku ayetinde ki rab kelimesi rububiyet mertebesinden olan bir hitabı belirtiyor ve ilk besmele de bu olmuş oluyor. Buradan efendimizin Vâsile b. Eska' (r.a.) tarafından rivayet edilen hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Bana, Tevrat'ın yerine Seb'u't-Tıvâl (Yedi Uzun Sûre) verildi. Zebur'un yerine el-Miûn (yaklaşık yüz ayetli sûreler) verildi. İncil'in yerine el-Mesânî (tekrarlanan sûreler) verildi. Ve ben el-Mufassal (kısa sûreler) ile fazladan üstün kılındım."
(Kaynak: Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned) Bu hadis, Kur'an-ı Kerim'i önceki ilahi kitapların temel özelliklerini de kapsayacak şekilde dörtlü bir tasnife tabi tutar:
Seb'u't-Tıvâl (السبع الطوال): Tevrat'a karşılık gelir. "Yedi Uzun Sûre" demektir. Bunlar genellikle Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En'âm, A'râf sûreleridir. Yedinci sûrenin Enfâl ve Tevbe (birleştirilerek) mi yoksa Yûnus sûresi mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır.
El-Miûn (المئون): Zebur'a karşılık gelir. Ayet sayısı yaklaşık yüz civarında olan sûrelerdir. Genellikle Yûnus sûresinden sonra başlayıp yaklaşık Şuarâ sûresine kadar olan bölüm olarak kabul edilir.
el-Mesânî (المثاني): İncil'e karşılık gelir. Kelime anlamı "tekrarlananlar" veya "ikişerliler" demektir. Ayet sayısı Miûn'dan az (yani 100'den az) olan sûreleri kapsar. Genellikle Şuarâ veya Neml sûresinden başlayıp Kâf veya Hucurât sûresine kadar olan bölümü ifade eder.
el-Mufassal (المفصل): Peygamberimize "fazladan" (nafile) verilen bölümdür. "Açık seçik, birbirinden ayrılmış" anlamına gelir. Kur'an'ın son bölümündeki kısa sûrelerdir. Genellikle Kâf sûresinden Nâs sûresine kadar olan bölümü kapsar.
Yukarıdaki hadisi şeriften de anlaşılacağı gibi efendimize Tevrat’ı şerif mukabilinde 7 uzun sure verilmiştir. Hz. Musa a.s Kur’an-ı Kerimde 34 farklı surede ve 136 defa anılması ile en çok ismi geçen Peygamber dir.
Musa a.s verilen Tevrat’ta şerri hukuk dediğimiz şeriat mertebesini temsil etmekte ve kaideleri katıdır.
Ardından Davud a.s onu takip eder ve ona da Zebur verilmişti ve tarikat mertebesini temsil eder demire şekil verme kabiliyeti ihsan edilmiştir yani halife olan İnsanı kamili demir mesabesinde olan nefsi emmarelere muhabbet ateşi ile nefislerini yumuşatması anlamına da gelmekte dir. Ayrıca Musa’nın a.s şeriatine tabi dir.
Sonrasında ise İncil gelmekte ve İsa a.s kendisi dir ve hakikat mertebesini alemde açığa çıkartmıştır.
Ve son en mükemmel kitab olan ve tüm bu kitaplarda vaaz edilen hakikatlerin de kemalini kendinde toplayan ve cem eden Kur’ân-ı Kerîm de Marifet mertebesi ile birlikte dört kitabın sonuncusu olarak Hz.Muhammed s.a.v efendimize verilmiştir.
Ayetin “Şimdi de sen ona kavuşmaktan şüphe içinde olma” kısmı da yukarıda belirtilen manalara kavuşmaktan şüphe içinde olma ve onlara verilen kitabın daha camii olanı sana da verilecektir anlamını taşır.
“ve onu Beni İsrâîl için bir hidayet rehberi kılmıştık” İsrail oğulları kimlerdir?
"İsrail" (İsrâîl), Hz. Yakub'un a.s. lakabıdır (diğer adıdır).Hz. Yakub; Hz. İbrahim'in a.s. torunu ve Hz. İshak'ın (a.s.) oğludur. Dolayısıyla "İsrailoğulları" demek, "Hz. Yakub'un soyundan gelenler" demektir.
Ayrıca "İsrail" kelimesinin "Allah'ın kulu" (Abdullah) veya "Allah'a giden, O'nun yolunda gece yürüyen" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Seyri sülükte ise gece kalkmak sureti ile manevi yolda ilerleyen anlamını taşır.
"Oğulları" Kimlerdir? Hz. Yakub'un (İsrail) 12 oğlu vardı. Bu oğulların isimleri (Hz. Yusuf ve Bünyamin dahil) şunlardır:
Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Dan, Naftali, Gad, Aşer, Yusuf, Bünyamin (Benjamin) Bu 12 oğul, zamanla büyüyerek "İsrailoğullarının 12 Kabilesi" (Kur'an'daki ifadesiyle Esbât) olarak bilinen büyük topluluğu oluşturmuştur.
Bu nedenle "İsrailoğulları" tabiri, bu 12 kabilenin tamamını ve onlardan türeyen nesilleri ifade eder.
Ayrıca yolumuzun Seyr-i Sülûk usulünde 12 ders vardır. Aynı bu on iki kola mensup olanlar gibi herkeste bu on iki dersten birine mensubiyeti vardır. Lakin kişi kendi nefsini gerçekten arındırıp kâmil insan mertebesine yükselte bilirse bir rehberin gözetiminde ozaman bu on iki koldan ve dersten Muhammediyetlik remzi olan 13. Ders ve makamına oturur.
Bu 12 rakamı bizim tasavvuf geleneğinde "On İki Tarikat" kavramına da denk düşmekte dir. En yaygın ve ana kol olarak kabul edilen, kendilerinden yüzlerce alt şubenin (kolun) türediği 12 ana yolu ifade eder. İsimlerine kısaca bir göz atalım;
1. Kâdiriyye: Pîri Abdülkâdir Geylânî
2. Rifâiyye :Pîri Ahmed er-Rifâî
3. Sühreverdiyye:Pîri Şihâbeddin Sühreverdî
4. Kübreviyye: Pîri Necmeddin Kübrâ
5. Çiştiyye: Pîri Muînüddin Çiştî
6. Bedeviyye: Pîri Ahmed el-Bedevî
7. Desûkiyye: Pîri İbrâhim Desûkī
8. Şâzeliyye: Pîri Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî
9. Nakşibendiyye Pîri: Bahâeddin Nakşibendi
10. Halvetiyye: Pîri Ömer el-Halvetî (Ancak tarikatı sistemleştiren ve "Pîr-i Sânî" olarak anılan Yahyâ-yı Şirvânî'dir)
11. Mevleviyye: Pîri Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
12. Bayramiyye: Pîri Hacı Bayram-ı Velî
Bu tasavvuf erbabı zatların bazılarının bugünde devam eden yolları ve her asırda yaşayan bir Pîri vardır. Lakin Tarikat ten gaye sadece o yola mensup olanların tarikatın zikir merasimlerini ve adetlerini yaşatmak olmamalı dır. Asıl gaye Hakikate ermek dir. Bu asli vazifesini ifa edemeyen yollar İz-Terzibaba ’nın da ifade ettiği gibi âtıl kalmaktadır.
Bugün İz-Terzibaba Uşşâki geleneğinden yetişen bir Pir olmasına karşın sadece Uşşâki yolunu yaşatmıyor. İbni Arabi nin Fusüs-ül Hikem eserini, Mevlana’nın Mesnevisini, Abdulkerim Çiğli’nin İnsanı Kâmil vb. eserlerin hem şerhlerini hemde şerhinin de şerhini yapmak sureti ile günümüz insanın anlaya bileceği hale getirmesi çok mühim bir hizmettir. Ayrıca O zatlarında bugün ki temsilcileri artık varsa da sadece ameli kısımları ve gösteri kısmı kaldı hakikatleri ise İz-Terzibaba da hayat bulmuştur, Allâhu Alem.
İsrailoğulları diye tarihte yaşaya Yakub a.s oğulları olduğu gibi bugünde o mertebelerin yaşanmasını yani Mertebeyi Mûsevîyyetin (Tarikat Mertebesi) devamını bu tarikler sağlamaktadır. İsrailoğulları kanalının nihayeti ve kemâlât noktası “Mertebe-i İseviyyet” dir. Yani Hakikat Mertebesine götüren tarikler vardır ve her meşrebe göre de yollar bulunmaktadır. Lakin Hakikat mertebesine gelindiğinde burada çeşitlilik ve kesret artık son bulmakta buradan öteye ancak Marifet mertebesinden bir dalın uzatılması ile bir geçişin olacağı aşikardır. Bu mevzu giriş bölümünde işlendiğinden bu kadarlık bilgi yeterli olacaktır.
İşte onlara hidayet olması sadece o dönemi kapsamadığını anladıktan sonra diğer ayete geçiş yapa biliriz. T.O.Muharrem Halil-İz.