İçeriğe atla
Secde 24Cüz 21 · Sayfa 417

Secde Sûresi 24. Âyet

السجدة

Sohbete sor

Vece'alnâ minhum e-immeten yehdûne bi-emrinâ lemmâ saberû(s) vekânû bi-âyâtinâ yûkinûn(e)

Sabredip ayetlerimize kesin olarak inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık.

Secde Sûresi

Ayetin Kaynağı: Zati Mertebeden bir ayettir.

Bu ayeti Kerimede üç ayrı mühim olan kelimeler üzerinde durmaya çalışacağız bunlar;

1-) Sabır 2-) Yakin 3-) İmamlık Önderlik.

Bunları sırasıyla anlamaya çalışmak ayet üzerinde ki tefekkürümüzü genişletecektir. İlk önce Sabır konusunu ele alalım;

Kur’ân-ı Kerîm’de Sabır kelimesi 103 ayette geçmektedir ve ortadaki sıfırı kaldırdığımızda da sabır halinin de 13 ile bağlantısı görülmekte dir.

"Sabır" (صَبْر), Arapça ص-ب-ر (Sâd-Be-Râ) kökünden gelen bir mastardır.

Sâd ص: Sıfatı İlahiye – Sıdk – Saadet

Be ب : Birliktelik ( ile ) Râ ر : Rahmaniyet Mertebesi Sabır kelimesinin içinde bu mertebeleri de barındırdığını ifade edebiliriz, yani Sabır ile bu mertebelerin faaliyete geçeceği bize anlatılıyor. T.O.Muharrem Halil-İz.

Sabır kelimesi sözlük karşılıkları hapsetmek, Tutmak (الْحَبْسُ / el-habs): Bir şeyi bir yere bağlamak, alıkoymak, hapsetmek. "Nefse sabretmek" (صَبَرَ نَفْسَهُ), nefsini tutmak, onu dizginlemek demektir.

Acı ve Dayanıklılık: Kökün ilginç bir bağlantısı daha vardır. الصَّبِر (es-sabir) veya الصُّبْر (es-subr), "aloe vera" gibi çok acı bir bitkinin adıdır. Bu bitki, acılığına rağmen şifa verici özelliklere sahiptir. Bu da, sabrın: Tadı acıdır, yutkunması zordur, ancak sonucu (şifası) hayırlı olduğunu bize anlatır.

Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât fî Garîbi'l Kur'ân eserinde;

Terim olarak Sabır: Nefsi, aklın ve şeriatın gerektirdiği hususlar üzerinde veya onların nefsi hapsetmeyi gerektirdikleri hususlara karşı hapsetmektir (tutmaktır).

Bu kök, kullanıldığı yere göre farklı isimler alabilir:

Musibete Karşı: Nefsin bir musibetten dolayı hapsedilmesine sadece صَبْر (sabr) denir. Zıddı جَزَع

(feryat)'tır.

Savaşta: Savaşta sabır göstermenin ismi شَجَاعَة (kahramanlık)'tır. Zıddı جُبْن (korkaklık)'tır.

Bunaltan Felâkete Karşı: Bu duruma رَحْبُ الصَّدْرِ (göğüs genişliği) denir. Zıddı ضَجَر (bunalma)'dır.

Konuşmama Konusunda: Sır saklama konusunda sabretmeye كِتْمَان (sır saklama) denir. Zıddı مَذْل (sırrı ifşa)'dır.

"Sabır, ferahın anahtarıdır" hadis-i şerifi mucibince sabır ferah ve sürurun anahtarıdır.

Yukarıdaki tanımlara bakıldığında sabrın her olayda ayrı bir anlam kazandığını görmekteyiz. Aynı şekilde her mertebede farklı bir anlam ve mana yüklemek mümkündür.

Şeriat mertebesinde: kişinin günaha düşmemesi ve amellerini şeriatın hudutları dahilinde tuta bilmesi için sabra ihtiyaç duyar.

Tarikat Mertebesinde: Başına gelen sıkıntı ve musibetlere sabredip nefsini şikâyetten alıkoyması dır. Ayrıca sülük ehli ise ozaman da bulunduğu dersten bir diğer dersine geçe bilmesi için gerekli olan çalışmaları yapa bilme kuvveti içinde sabra ihtiyacı vardır.

Bu mertebenin hakikatine bakan kısmında ise Esma mertebesi hakikatlerinin idrak edilmesi ve Allah'ın Es- Sabur esmasından aldığı kuvvet ile kendinde ki fiil ve düşüncelerin dengeli olması için yine sabra ihtiyaç duymaktadır.

Hakikat mertebesinde: Burada artık sabra ihtiyaç duyulmaz çünkü kul kendi beşerî kimliğinde ifna olmuştur ve artık orada hak el vekil dir bundan dolayı sabredilecek bir bakış ve olay kalmamıştır. Burada tüm işler hakka devredildiğinden seyreden ve seyredilen hep haktır ve yaşantı olarak fenafillah idrak ve şuuru hâkim dir.

Marifet Mertebesinde: Kendini bu mertebeye taşıya bilen kişi sabrı da diğer esmaları da dengeli çıkartır ve vaktin icabı olan esmanın veya halin yaşantısına uygun olan hale bürünür. Bakâbillâh hali üzerinde olduğundan dolayı halka göre eza ve cefa gibi görünen hadiselerin ardında mutlak bir hikmet olduğunu bilir ve müşahedesi hep Hakk ile dir. Evvel hep onu görür ve zevki ilahi ile hayatını sürdürür.

Allah'ın Kazasına Rıza göstere bilmek ancak sabır ile mümkün olmaktadır. Burada iyi veya kötü olmadan tamamı için bu sabra ihtiyaç vardır. Musibet geldiğinde Hakk’ı halka şikâyet etmemek için dilini ve gönlünü kontrol altında tutmak için sabırlı olması gerekmekte dir. Tam tersi olan, bir nimet ile karşılaştığında ise gaflete düşmemek için yine sabır kuvveti ile şükre yönelmesi gerekir.

Dolayısı ile Allah’tan razı olmak için acele tepki vermemek ve olayların hikmetine nüfuz ede bilmek için sabırlı olmaya ihtiyaç vardır. Efendimiz a.s şöyle buyurmuştur:

“Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.” [Tirmizi] Konu ile ilgili olması hasebiyle Muhyiddîn İbnü’l Arabî'nin Fusûsu’l-Hikem eserinin Ahmed Avni Konuk tercüme ve şerhinin Kelime-İ Eyyûbiyye’de bölümünden özet bir alıntı ile devam edeceğiz T.O.Muharrem Halil-İz.;


Eyyûb Kelimesindeki Hikmet: Sabır, Kaza ve Makzî'nin Hakikati Füsûs’ta, Hz. Eyyûb (a.s.) kelimesinde tecelli eden hikmet, "sabır" ve "dua" kavramlarının bâtınî manalarını açığa çıkarır. Bu hikmet, zahir ehlinin sabır anlayışı ile tahkik ehlinin (ariflerin) idraki arasındaki temel farkı ortaya koyar.

1. Sabrın Hakikati: Şekvâ Kime Yöneliktir?

Sabrın hakikati, zahir ulemasının zannettiği gibi nefsi mutlak olarak şikâyetten hapsetmek değildir. Bu, nefsi "Allah’ın gayrı"na (sebeplere, kullara) şikâyetten tutmaktır.

Vücûdda (varlıkta) Hakk’ın gayrı olmadığına göre, "gayr"dan murad, arifin nazarında olmayan, ancak mahcûb (perdeli) olanın nazarındaki "sebepler" perdesidir. Arif, sebeplere değil, Müsebbibe (Sebebi var edene) bakar.

Dolayısıyla kulun, aczini ve iftikarını (muhtaçlığını) bilerek Rabbine halini arz etmesi (dua etmesi), sabırsızlık değil; ubûdiyyetin (kulluğun) ta kendisidir. Hz. Eyyûb da bu sırra vakıf olduğu için Hakk’a dua etmiştir.

2. Kaza ve Makzî Ayrımı Arifin duası, Hakk’ın "kazâsı"na bir itiraz değildir. Zira burada "kaza" ve "makzî" ayrımı esastır:

Kaza: Hakk’ın küllî hükmüdür; O'nun a'yân-ı sâbitedeki ilmine tâbi olan fiilî sıfatıdır. Kazaya rıza farzdır.

Makzî (Kaza Olunan): O küllî hükmün, âlemde taayyün etmiş “sureti"dir. Hastalık, elem, günah veya küfür birer "makzî"dir.

Kul, kazaya razı olmakla mükelleftir; ancak makzîye (örneğin hastalığın verdiği eleme veya bir günah fiiline) razı olmakla emrolunmamıştır. Hz. Eyyûb’un duası, kazaya değil, "makzî" olan hastalığın ref'ine (kaldırılmasına) yönelikti.

3. Duanın Sırrı: "Hakk’a Ezâ" Bu bahsin en derin sırrı, (Ahzâb, 57) ayetinde geçen "Allah’a ezâ" tabirinde gizlidir. Varlık, Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği suretler (mazharlar) bütünüdür. Kulun suretinde zuhur eden bir elem veya hastalık, o surette mütecelli (görünen) olan Hakk’a raci bir "ezâ" hükmündedir.

Kulun, "sabrediyorum" diyerek bu elemin kaldırılması için dua etmemesi, Hakk’ın kendi suretindeki o ezasının devamına rıza göstermesi demektir ki; bu, ilahi kahra mukavemet (direnç) ve Hakk’a en büyük ezâdır.

Binâenaleyh arifin duası, bizzat Hakk’ı, kendi suretindeki (kulun suretindeki) bu ezadan kurtarmak için yaptığı bir fiildir.

4. Teveccüh (Yöneliş): Vech-i Hâss ve Sebepler Gafil olan, sebeplere (ilaç, tabip) teveccüh eder ve onlara şikâyet eder; bu, "Allah’ın gayrı"na yönelmektir.

Arif ise, sebepleri (vücûh-ı ilâhiyye) görür ancak onların, tüm isimleri kendinde toplayan "Vech-i Hâss"ın, yani "Allah" İsm-i Câmi'inin tafsili olduğunu bilir. Arif, sebepleri kullanırken onlarda perdelenmez; teveccühü daima o "Vech-i Hâss"adır (İsm-i Câmi'edir). Şifâyı ilaçtan değil, o ilacı mazhar kılan Şâfî isminden, yani Hak'tan bilir.


Sabrın en çok karıştırıldığı husus ise tahammül olduğu zan edilmesi dir. İkisinin arasında ki ayrımı şu olay bize çok açık bir şekilde anlatmakta dır.

Enes b. Malik (r.a) anlatıyor: "Hz. Peygamber (sav) bir kabrin başında ağlamakta olan bir kadına rastladı ve 'Allah'tan kork ve sabret. ' dedi. Kadın, "Git başımdan, başıma gelen musibeti sen yaşamadın!" diye cevap verdi. Hz. Peygamber'i tanımıyordu. Kendisine, onun Peygamber (sav) olduğu söylendi. Bunun üzerine kadın Hz. Peygamber'in (sav) kapısına gitti, kapıda bekleyen herhangi bir görevli de yoktu. (Peygamber'in yanına girdi ve); "Seni tanıyamadım." dedi. Peygamber Efendimiz de, 'Sabır, ancak (musibetin) ilk başa geldiği anda dır.' buyurdu. (Bl 283 Buhart, Cenfüz, 31; M 2140 Müslim, Cenaiz, 1 5) Sabırsızlığımızın sebebine bir başka açıdan bakıldığında, Risale-i Nur'da özetle şöyle bir tanım karşımıza çıkmaktadır:


"Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir.

Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Âdetâ, hâşâ, Cenâb-ı Hakkı insanlara şikâyet eder. Hem çok haksız bir sûrette hem dîvânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir."


Sabrın, her hususta lazım olan bir esmayı ilahiye olduğu çok açıktır. İbadette sabır gerekli, günaha düşmemek için sabır gerekli, nefsin hevasından kurtulmak için sabır ile sebat ederek Hak yolunda yürümek gerekli dir. Bu konu hakkında Mesneviden küçük bir alıntı ile yolumuza devam edelim;


1630. Her kim sabr getirdi ise felek üzerine gider; her kim helvâ yedi ise çok geriye gider.

Henüz nefislerinin sıfâtı dinç ve kavî iken, bu âlem-i kesâfetin lezzetlerine karşı sabr edip riyâzât ve mücâhedâta kıyâm edenlerin rûhu, felek-i ervâha urûc eder ve ahkâm-ı kesâfetden kurtulur; ve her kim riyâzât ve mücâhedâta yan çizer, "Ben anlamam her şey Hakk'ın tecelliyâtından ibârettir; öyle olunca güzel güzel yerim, içerim; ve tenim bana bir latîfe-i ilâhiyyedir, mükemmel beslerim" der ve hulviyyât-ı dünyeviyyeye dalar ise, felek-i ervâhdan pek geri kalır ve esfel-i sâfilîn-i tabîatde saplanıp kalır. Onun ahkâm-ı nefsâniyyesi bâkî iken, bu ma'rifeti kendisini kurtaramaz; fakat nefsinin hükmünden kurtulanların hâli bambaşkadır ki, âtîde Cenâb-ı Pîr îzâh buyururlar.


Şimdi de sırada yakin kelimesi var;

Sözlükte “sabit olmak, durulmak, sükûnete kavuşmak” anlamındaki y-k-n kökünden türeyen yakîn, terim olarak “doğruluğunda şüphe bulunmayan, vâkıaya uygun bilgi, sabit ve kesin inanış, kanaat (itikad), şüphe ve tereddütten sonra ulaşılan kesinlik” anlamına gelir. Yakîn kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi sekiz âyette yer almakta. Ayrıntı için İslam Ansiklopedisi yakîn maddesi incelene bilinir.

Özetle İz-Terzibaba ’ya göre de yakîn kelimesi şu anlamı taşımakta;


Yakîn (İkan) kelimesi, beşerî anlamda "yakınlık" (kurb) kelimesinden fersah fersah uzaktır. Yakınlık (Kurbiyyet), ayrı iki varlığın birbirine yaklaşmasını ifade ederken, gerçek Yakîn, o ikiliği ortadan kaldıran bir teklik anlayışının ta kendisidir. Arifler, Yakîn'i tarif ederken, "Yakîn Hakk'tır" (El yakînü hüvel Hak) buyurmuşlardır. Bu, kulun nefsinde kendine ait zannettiği bütün fiillerin, sıfatların ve esmaların hakikatte Hakk'a ait olduğunu kesin olarak idrak ve müşahede etmesidir.


Burada Yakîn halinin üç mertebesi bulunmakta özetle onlarda şu şekilde dir;

İlmel Yakîn: Bir şeyin varlığını deliller, işaretler veya haber yoluyla bilmektir. Ateşin varlığını, dumanını görerek veya birinin söylemesiyle bilmek gibidir.

Aynel Yakîn : Bir şeyin varlığını bizzat görerek, müşahede ederek bilmektir. Ateşin bizzat kendisini, alevini görmek gibidir.

Hakkal Yakîn : Bir şeyi bizzat yaşayarak, o şeyin içinde yok olarak bilmektir. Ateşe dokunmak değil, ateşte yanıp kül olmak ve ateşe dönüşmektir.

Bir başka ifade ile İlmel yakin: bilmekten öte ve öğrenmek ile değil ilmin kendisinde doğması açığa çıkması dır. Yani araç ve gereç olmadan kalbinde oluşan ilham ve keşfi olan ilim türüdür. Buda nefs mertebelerini hakkı ile geçmiş ve arınmış olan nefiste tecelli eder. Eğer mahal temiz değil ise ozaman gelen bilgiler nefsi emmarenin tuzağına düşer ve benlik yapar ki oda artık bilişten veya felsefeden öteye geçirmez kişiyi. Bu sebepten dolayı yakin ehli tevhid ehlidir.

Aynel Yakin: kendinde doğan ilim ile müşahede ve görüş sahibi olmasıdır. Yani Allah'ın basireti ile görüşe geçmesi dir burada beşeriyetinden artık bir koku dahi kalmamıştır. Burası aynı zamanda hakikat mertebesi yani İseviyet mertebesidir ve hakkı müşahede etmede ilk makam dır. Evvelce hep duyuş vardır, ama burada ise artık görüş faaliyete geçmiştir Niyazi Mısri bir nutku şerifinde kısa bir bölüm ilave edelim;

Bunca evsâfdan görünen bir cemâl Bir cemâli bunca elvân eylemiş Hep kitâb-ı Hakk'dır eşyâ sandığın

Ol okur kim seyr-i evtân eylemiş Hadisi Kudsi’de bildirilen;

Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” (Buhârî, Rikak 38.) Hakkal Yakin: Bu mertebe de artık Ölmeden evvel ölüm geçekleşmiş ve olma hali vardır. Bu kelime de aslında kifayet etmez lakin Mesnevide şu şekilde bir ibare bulunmakta;

“Demirin ateşe atılıp kor haline gelmesi gibidir. Demir o an "Ben ateşim" derse doğrudur, ama özünde hala demirdir. Hakkal Yakîn, bu "kor olma" halidir.” Efendimizin miraç dönüşü söylediği rivayet edilen “men reâni fekad reel Hakk.” Yani “Beni gören Hakkı görür.” Sözleri de bu mertebenin yaşantısını bize bildirmekte. Niyazi Mısri yukarıdaki Nutkun devamında şöyle der;

Hüsnünü izhâr eder bunca sıfât Zâtına insânı bürhân eylemiş Hakk'ı istersen yürü insâna bak Şems-i zât yüzünde rahşân eylemiş Hakk yüzü insân yüzünden görünür Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş

Hz. Musa, Medyen’de kayınpederi Hz. Şuayb a.s ile yaptığı anlaşma gereği süreyi (8 veya 10 yıl) tamamladıktan sonra, ailesini de yanına alarak Mısır’a doğru yola çıkar.

"Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş hissetti. Ailesine: 'Siz burada kalın, ben bir ateş sezdim. Umarım ondan size bir haber yahut ısınmanız için o ateşten bir kor getiririm' dedi." (Kasas Suresi, 29. Ayet) Ayette geçen "ânestu nârâ" ifadesi, "bir ateş gördüm"den ziyade "bir ateş hissettim, bir sıcaklık/ünsiyet sezdim" manasına gelir ki bu, ateşin sadece fiziksel bir alev olmadığını ihsas ettirir.

"Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaçtan şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım!'" (Kasas Suresi, 30. Ayet).

Ve Taha Suresinde, Musa'nın (a.s.) ayakkabılarını çıkarması emredilerek:

"Ateşin yanına gelince ona şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ!' 'Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuva’dasın.'" (Taha Suresi, 11-12. Ayet)

"Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacaklara kulak ver." (Taha Suresi, 13. Ayet) Burada bu ayetlerden çıkaracağımız bir hakikatte şudur ki Musa a.s İlmel Yakin mertebesi itibariyle bunları müşahede etmiştir ve son ayette de görüldüğü üzere kulak ver diyerek duyuş faaliyetinin bu mertebede oluştuğu anlaşılıyor.

Daha sonraki Peygamberlik döneminde Araf 143 de "Rabbi erinî unzur ileyk" (Rabbim bana kendini göster, sana bakayım). Yani Aynel Yakin mertebesinin tahakkuku istenilmekte ve duyuştan Rüyete geçme arzusu ve iştiyakı var Musa a.s da lakin henüz o ikilik ortadan kalmadığından sen ve ben halen var olmasından dolayı “ Len Terânî ” (Beni Asla Göremezsin) şeklinde Rabbinden cevap almıştır.

Ruyet ve görüş yani aynel yakin mertebesi İsa a.s ile dünya sahnesinde ki tecellisi görülmeye başlanıyor ve Hz. Muhammed s.a.v miraç hadisesi ile birlikte Necm 53/11 “Gözün gördüğünü kalb tekzip etmedi” ve ardında 17. Ayette ise “Göz, ne şaştı ne aştı” şeklinde Hakkal Yakin mertebesinin yaşantısını bize haber vermekte dir diye biliriz.

Bu konu başlı başına uzun uzadıya ele alınması bir konu olmasına rağmen biz burada bu kadarı ile yetinip yolumuza kaldığımız yerden devam edelim ve ayette geçen “e-immeten” yani İmam kelimesi üzerinde kısaca duralım.

Eimmeten (أَئِمَّةً) "İmam" kelimesinin çoğuludur (Cemi). Ayette "önderler/imamlar" manasında, nasb (üstün) halinde kullanılmıştır.

Kök Anlamı: "E-M-M" (Kastetmek ve Yönelmek). Bu kökün (أَمَّ) en temel, ilkel anlamı "bir şeye doğru yönelmek, kastetmek (kasıt) ve niyet etmektir”.

Bir kişi bir hedefe kilitlenip dosdoğru oraya yöneldiğinde bu fiil kullanılır.

Bu nedenle "İmam", "kendisine yönelinen kişi" demektir. İnsanlar yüzlerini ve dikkatlerini ona çevirirler.

"Eimmeten" kelimesinin manasını tam kavramak için, aynı kökten türeyen şu üç kelimeyle olan bağını bilmek gerekir. Bu bağlantılar kelimenin ruhunu ortaya çıkarır:

A. "Ümm" (أُمّ) - Anne / Asıl / Kaynak "İmam" kelimesi ile "Anne" (Ümm) kelimesi aynı kökten gelir. Bu, kelimenin en çarpıcı noktasıdır.

Neden? Anne, çocuğun sığınağı, beslendiği kaynak, dönüp dolaşıp geldiği yer ve varlığının aslıdır.

İmamet ile İlişkisi ise bir "İmam" (Önder), kendisine tabi olan topluluk (ümmet) için bir "anne" gibidir. Onları manevi sütle besler, nefsinin tuzaklarından korur, ve topluluğun varlık sebebini (aslını) temsil eder.

Mürşid, müridin manevi anne ve babasıdır; onu ikinci kez (manen) doğurur. Salikteki veledi kalbin de doğması kişinin kendisindeki ana kaynağı bulduğunu gösterir.

B. "Ümmet" (أُمَّة) - Topluluk

Bu kelime de aynı kökten gelir.

Anlamı: Rastgele bir kalabalık değil, "aynı imama/hedefe yönelmiş topluluk" demektir.

Bir grubu "ümmet" yapan şey, başlarındaki "imam"da birleşmiş olmalarıdır. İmam, ümmetin kurucu unsurudur.

C. "Emâm" (أَمَام) - Ön / İleri Mekân zarfı olarak "ön taraf" demektir.

İlişkisi: İmam, mekânsal ve manevi olarak "önde olan" dır. Ancak bu öncelik, arkasındakilerin yolunu açmak içindir.

İmama kelimesini inceledikten sonra şimdi de İbrâhimiyet mertebesi ile ilişkisini incelemeye çalışalım:

“Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, "Ben seni bütün insanlara imam yapacağım." buyurdu. İbrahim, "Zürriyetimden de yap!" dedi. Rabbi ona "zâlimler benim ahdime nail olamaz!" buyurdu.” Ayetten de anlaşıldığı üzere bu alemde Allah'ın zat mertebesinden hitabı ile ilk imamlık görevi Hz. İbrahim a.s verilmiştir. Nahl Suresi 120. Ayette ise;

Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmet idi, tek bir hanîf olarak Allaha itaat için kıyam etmişti ve hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” İz Terzibaba 6 Peygamber İbrahim adlı eserinde bu ayet ile ilgili olarak kısa bir alıntıyı ilave edelim;


İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.

Hâl böyle olunca bir kimse varlığında ne kadar çok esmâ-i İlâhiyyeyi faaliyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir. Yaşadığı devreye kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi. Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef’âl mertebesinin babası olmuştur.

Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi. Bu yüzden Allah’ın dostu oldu.


Ayette geçen Ümmet kavramını esmayı ilahiye topluluğuna imamlık etmesi şekliyle de anlaşılacağı gibi , "Ümm" (أُمّ) - Anne / Asıl / Kaynak şeklinde ele alırsak kelimeyi ozaman da bu hakikatlerin anlaşılması ve faaliyete geçmesinde ana kaynak oluştuğunu da belirte biliriz.

Ayeti özetleyecek olursak, yukarıda ki bahsi geçen hakikatleri kendi içinde hazmetmiş ve bir mürşidi kamilin irfan eğitiminden geçerek yetiştirilmiş kişilerin hallerinden bahsedildiğini söyleye biliriz. İbrahim a.s imtihan edildiği konuların veya diğer peygamberlerin yaşadıkları hadiselerin benzerlerini bu alemde salikler de seyri sülük esnasında yaşarlar ve bunlara sabrederek kendilerinin nefsi beşerî kimliğinden kurtulanlar yakin haline içinde kesin bir inançları oluşur ve kesinlik uzaklarda olan bir rab veya Allah anlayışı değil hazırda olana inanmayı doğurur ve bu hal üzere olanlar hem kendi beden ülkesinin imamı yani nefsi ruhuna tabi olmuş ve ona dönüşmüştür. Bu idrake ve yaşantıya sahip kişiler de bulundukları mahallin imamları olurlar ama fiziken değil mana yönü ile önde olurlar. T.O.Muharrem Halil-İz.